Hayat Ağacı (Haziran 2017)

CHP’nin bardağı
Hüseyin Hasançebi
Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Küresel yeni kutuplaşmalar: Avrasya ve “Avrasyacılık”

kun-tsan-bw-crKutuplardan birinin gelişmesi diğerini yok etmeye kurgulanmış olduğu için sürdürülemez bir özellik kazanan 20. yüzyılın iki zıt kutuplu dünya düzeni, 1990’da Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist sistemin dağılmasıyla sona erdi.

Bu gelişmenin ardından, 1990-2010 yılları arasında, ABD ve AB kaynaklı dayatmacı bir küreselleşme politikasının, ekonomik, siyasi ve zaman zaman da askerî güç kullanılarak bütün dünya ülkelerine kabul ettirilmeye çalışıldığı bir dönem yaşandı.

Bu süreçte yeni küresel ekonomik düzeni önce Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ve arkasından da Dünya Ticaret Örgütü (WTO) kurallar koyarak belirlemeye çalıştı.

Yeni küresel ekonomik düzen, ABD’nin tek “süper güç” olduğu varsayımı üzerine ve tek yanlı bir dayatma biçiminde inşa edilmek isteniyordu.

Yorumlar, “Tek kutuplu yeni bir dünya düzeni kuruluyor” biçimindeydi.

***

2007’de başlayan küresel ekonomik kriz “tek kutupluluk” ütopyasını yıktı.

Bu küresel kriz, küresel ekonomik güç dengelerinde derin bir sarsıntı yarattı.

Sarsıntı dünyanın, ekonomik gerçekliğine ve gidişatına yeniden bakmamızı zorunlu kılan neticeler doğurdu.

Örneğin; ekonomik büyüme açısından Gelişmiş Ülkeler (GÜ) ile Gelişmekte Olan Ülkeleri (GOÜ) farklılaştırdı.

Küreselleşme sürecine karşı yine küresel kapsamda güçlü direnç unsurlarının fark edilmesini sağladı. Gördük ki, sanayi devrimi ile birlikte tanıdığımız ve 18. yüzyılın ortalarından bu yana dünya ekonomisini büyüten temel üretim dinamikleri Batı’dan Doğu’ya, ABD-AB-Japonya ekseninden, Avrasya-BRİC-ŞİÖ eksenine, küresel güç merkezi olma anlamında Atlantik-Pasifik ekseninden Asya-Pasifik eksenine kayıyordu.

Böylelikle tek kutuplu ya da tek eksenli dünya varsayımı gücünü yitiriyor, çok kutuplu dünya varsayımı güç kazanıyordu.

***

Gelişme bu yönde olunca, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’nün tek kutuplu bir dünya ekonomik sistemi dayatmalarına karşı yeni arayışlar da ortaya çıktı ve yeni ticari politikalar geliştirildi.

Bu yeni ticari politikalar çok kutupluluğun kabulünden hareket ediyordu.

12 Temmuz 2013’te duyurulan ABD ve Avrupa arasındaki “Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması (TTIP)”, DTÖ’nün koyduğu küresel ticari kuralları aşan ve dünyanın geri kalanını dışarıda tutan yeni bir çerçeve kazandırarak bu çok kutuplu sistemde Transatlantik eksenin rekabet edebilirliğini güçlendirmeye yönelikti.

Başka bir ifadeyle, Transatlantik Antlaşması, Amerika’nın bu çok kutuplu ya da eksenli ticari yapıyı kabullendiğini ve Avrupa ile ticari ilişkilerini güçlendirerek çok kutuplu yapıda kendine yeni bir yer tanımlamaya çalıştığı anlamına gelmekteydi.

Böylelikle Çin’in kural koyucu bir güç haline gelmesi engellenecekti.

Bu anlaşmada son noktaya gelindi ve 2020’de yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Diğer taraftan, Transatlantik Antlaşması, yeni kutuplaşmaları da teşvik etti ve hızlandırdı.

Bu bağlamda, Rusya, Kazakistan eksenli yeni bir entegrasyon sürecini başlatan Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) 1 Ocak 2015 tarihinde kuruldu. Buna paralel olarak, başlangıçta bir bölgesel güvenlik örgütlenmesi olarak tasarlanan Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yön değiştirdi, ekonomik entegrasyon sürecine dönüştü.

Avrasya’daki diğer muhtelif entegrasyon süreçleri de bu yönelime uyarak AEB-ŞİÖ eksenine yöneldi. BRİCS ülkeleri Brezilya ve Güney Afrika Cumhuriyeti Asya-Avrasya eksenli entegrasyon süreçlerine katılacaklarını duyurdular.

Vietnam ve İsrail dahil, 43 ülke AEB üyeliği için irade beyanında bulundu.

Toplamda ortak bir “Asya-Avrasya ekseni” görünür hale geldi.

Sonuç olarak şunu söylemek artık mümkün; kısa ve orta vadede dünya, çok kutupluluğun iki ana küresel eksen üzerinde varolduğu bir geleceğe doğru şekilleniyor.

***

Türkiye’nin bu yeni kutuplaşmalardaki yeri, yönelimi ve tercihleri bağlamında belirsizlik sürüyor. Bütün ülkeler oluşan bu yeni dünya düzenine göre seçimini yapıp stratejik politikalar izlerken Türkiye henüz konuyu tartışmış ve 21. yüzyılda izleyeceği ana stratejik çizgiyi belirleyebilmiş değildir. Türkiye’nin bölgesel ve küresel hedefleri bakımından yaşadığı kararsızlık ve muğlaklık, dış politikasına da yansımaktadır.

Bu durumuyla Türkiye, kendisi çözüm ortağı olamadığı gibi, yaşanan sorunların çözümünü de güçleştiren izole bir ülke konumuna sürüklenmiştir.

Örneğin, Türkiye'nin Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması (TTIP)’na dahil edilmeyeceği açıkça belli olduğu gibi, AB tam üyeliğine alınıp alınmayacağı da belirsizliğini koruduğu halde Batı’dan kopamıyor, diğer yandan Asya ve Avrasya’da gelişen entegrasyon süreçlerine de yakın olamıyor.

Batısı ve Doğusu yeniden kutuplaşırken seyirci durumunda kalan Türkiye “korkusuz” bir ülke gibi davranıyor ve böyle davrandıkça “korkulan” bir ülke oluyor.

***

Sonuç itibarıyla, gerek Batı’da, gerekse Doğu’da gelişen, ağırlıklı ekonomik, görece siyasi entegrasyon süreçleri karşısında Türkiye yalnızlık görüntüsü vermekte, her iki kutuplaşmaya göre “periferi ülke”olma pozisyonunu sürdürmektedir.

Siyaset kurumu Türkiye’nin bu pozisyonunu Kemalist Cumhuriyet’in yokedilmek istendiği biçiminde algılıyor ve tekrardan bir “kurtuluş savaşı vermek” gibi, anlaşılması güç bir refleks geliştiriyor.

***

Oysa Türkiye, gelinen noktada –kapitalizmini geliştirme bağlamında– 21. yüzyılın dışında kalmamak için yaşamsal karar ve tercihler oluşturmak zorunluluğu ile karşı karşıya bulunmaktadır.

Çünkü; Türkiye’nin bugünkü kritik tarihsel ve jeopolitik pozisyonu gelecek için büyük riskler taşıdığı gibi, büyük imkan ve avantajları da içermektedir.

21. yüzyıla girerken Türkiye’nin tarihsel önemde küresel “anlamlı” pozisyonuna dönemin ABD Başkanı Clinton 25 Kasım 1999'da, TBMM'de yaptığı konuşmada, şöyle parmak basıyordu:

20. yüzyılı anlamak için, Türkiye'nin tarihi, bir anahtardır; ancak, ben inanıyorum ki, Türkiye'nin geleceği, önümüzdeki binyılın ilk yüzyılının şekillenmesinde de son derece önemli bir rol oynayacaktır... İnsanlar, harita çizebilmeye başladıklarından bu yana, Türkiye'nin coğrafyasının sabit gerçeklerine dikkat çekmişlerdir ki, Anadolu, kıtalar arasında bir köprüdür; Boğaz’ın en yakın noktasında, 1 kilometreden kısa bir mesafe Avrupa ile Asya'yı ayırır. Sizlerin inşa ettiğiniz köprüler, Türkiye'yi her gün daha da saran ticaret ve dünyanın tüm bölgelerine anında bağlayan haberleşme devrimi sayesinde, aslında, kıtalar arasında ayırım da kalmamıştır. Türkiye'nin Doğu ile Batı'yı birleştirebilmesindeki başarısı, bu coğrafyayı göz önüne alınca, daha da önem kazanmaktadır... Doğu’da Sovyetler İmparatorluğu’nun harabelerinden 12 tane bağımsız devlet ortaya çıktı. Dünyada, şu anda, özellikle onların sağlam ve demokratik toplumlar haline gelmelerine yardım etmekten daha büyük bir görev yoktur. Bu görevde, aynı şekilde, Türkiye, özellikle aynı dil, tarih ve kültürü taşıyan devletlere ulaşmakta hep önder olmuştur; fakat, hâlâ yapılacak çok şey var... Önümüzde imtihan edilmemiş yeni bir yüzyıl bulunmaktadır. Bu, büyük bir fırsattır... (Gayretinizle...) Türkiye, dünyanın ilham kaynağı olabilir." (William Jefferson Clinton, 15 Kasım 1999, TBMM Tutanak Dergisi, https://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem21/yil2/bas/b019m.htm)

***

Clinton’ın Türkiye-Avrasya ilişkilerine bu “filozofik” bakışı siyasi, kültürel, coğrafi, ideolojik ve hatta “biyolojik soydaşlık” ima eden tarihsel bütün unsurları kapsıyor fakat küresel ekonomik gerçekliği ve Türkiye’nin ekonomik yararını kapsamıyor.

Türkiye’nin Avrasya’da, fakat ABD ve Batı adına daha etkin bir rol oynamasını istiyor ama bundan ekonomik ne yarar sağlayacağını es geçiyor.

Türkiye’nin Avrasya’da ve aynı anlamda olmak üzere Asya’da daha etkin olabilmesi sadece dil, tarih ve kültür yakınlığıyla mümkün değildir. Elbette bunlar önemlidir ama Türkiye eğer önerilen coğrafyada daha etkin bir rol oynamak istiyorsa, bu coğrafyada gerçekleşmekte olan yeni ekonomik entegrasyon süreçlerine de mümkün olan düzeylerde katılmak zorundadır.

Böyle bir niyetle girilmesi elbette AB ve Avrupa’nın yararına olmaz.

Türkiye’nin bugünkü küresel angajmanları ile de olmaz.

Türkiye’nin yeni bir küresel pozisyona geçmesi ile olur.

Türkiye’nin yeni bir küresel pozisyona geçmesi ise,

yeni bir siyasi buhranlar dönemine girmesine yol açar.

***

Konu kritiktir ve günceldir.

Ayrıca Türkiye’de 25 yıldır cazip bir konudur.

Ancak “Avrasyacılık” denilen ideolojik ve siyasi bir alanda kalmıştır.

Bu alanda bir yığın şarlatan, bilir bilmez laf söylemektedir.

“Kızıl Elma” ya da Kemalist Cumhuriyet’e dönüş teklifleri gırla gitmektedir.

“Kök” arayışına dönük ırkçı “Anadoluculuk” hayalleri depreştirilmektedir.

“Eksen” tartışmaları yapılmaktadır.

Putin-Erdoğan görüşmesine bile gülünç tarihsel anlamlar yüklenmektedir.

Çözümlemelerde çökmüş paradigmalar kullanılmaktadır.

Varsayımsız düşünülmektedir.

Kısaca 25 yıldır, Avrasya ordadır fakat Türkiye yerli yerinde saymaktadır.

Avrasya konusu ciddi bir ana çerçeve çizerek ele alınmalıdır.

“Avrasyacılık” ciddi bir çerçeve değildir, “sarhoşluk” ütopyasıdır.

“Mekânsız” sürmektedir.

“Batıcılık” ve “Doğuculuk” diriltilmektedir.

Oysa diriltilmesi gereken “başka bir şey” vardır.

O şey diriltilmelidir.

***

Dünyanın yeni kutuplaşma dinamiğini görebilmek için “Avrupa” ve “Avrasya” kavramları ekseninde orta boy bir tarih gezintisine çıkmamız, sonra da dünyanın son 25 yılına damgasını vuran gelişmelere yakın plandan bakmamız gerekmektedir. Bu konuda gelecek hafta Kızılcık’ta, aceleyle yaptığım bir araştırmayı yayınlamayı düşünüyorum.

19 Ağustos 2016’da yazıldı.