Ermeni Soykırımı: Almanlar “suçlu”, Türkler “taşeron”

alman-askeri-misyonu-1913-crAlman parlamentosu nihayet 1915 Osmanlı Ermeni Olayı’nın adını koydu: Soykırım.

Karar, diğer bütün ülkelerin bu konuda aldığı kararların toplamından daha önemlidir.

Türkiye’nin tepkisine bağlı olarak önemli sonuçlar doğurabilecektir.

Türkiye’nin devlet düzeyinde ilk tepkisi de, “dil sürçmesi” denebilecek ölçüde ilginç ve önemli olmuştur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Bizi soykırımla en son suçlayabilecek olan ülke Almanya’dır. Almanya kendine suç ortağı arıyor” demiştir. Erdoğan doğru söylemiştir, aynen öyledir.

Başbakan Binali Yıldırım’ın tepkisi de önemlidir. “Eski defterleri karıştırmayın, açarsanız o kayıtlarda en az bizim adımız geçer” demiştir.

Besbelli ki süreç, “eski defterlerin açılmasına” doğru gelişecektir ve Türk Başbakan’ın söylediği doğrulanacaktır.

Ermeni Meselesi’ne çözüm bulmanın, Türk-Alman işbirliğinden başka yolu da yoktur. Çözüm, “Almanlar suçlu, Türkler taşeron” diyen siyasi hükme varıldığında çözülmüş olacaktır.

Ermeni Meselesi’nin çözümüne Türkiye’den nasıl yardımcı olunur?

Bu soruya doğru yanıt vermek için hem Ermenilerin, hem Türklerin, bazı kavramları netleştirmesi gerekir.

Ermeniler, Türk devletinin olayın “soykırım” olduğunu kabulünün çözüm için şart olduğundan başka bir şey söylemediler. Bu bakış Ermeni milliyetçiliğidir, sorun çözmez. Çünkü olayın jenosid olup olmadığına karar verecek olan, bu amaç için özel olarak görevlendirilmiş uluslararası bir mahkeme olacaktır. Bu ayrıntı gözardı edildiği için Doğu Perinçek AİHM’de haklı bulundu ve Ermeni tezini zayıflattı. Oysa AİHM, “Soykırım” davasına bakmakla yetkili bir mahkeme olsaydı, Perinçek’i haklı bulurken, muhtemelen aynı zamanda 1915 Osmanlı Ermeni Olayı’na da “Jenosid” diyecekti.

1915 yılında Osmanlı yurtdaşı Ermenilerin başına gelene “soykırım” demek için elbette kurulacak bir uluslararası mahkemenin vereceği, nasıl olacağını bilmediğimiz kararını beklemeye gerek yoktur.

Çünkü, soykırımın kriterleri az çok belirlenmiştir ve bu kriterlere uyan her olaya soykırım deme hakkına sahibiz. Ancak söylediğimizin gerçek tarih şablonunda yerine oturması gerekir. “Hepimiz Ermeniyiz!” deriz ve bunun için bırakınız “solcu” olmayı, “demokrat” olmanız bile gerekmez. Şu “naifliğe” dikkat çekmek istiyorum: Türkiye’nin genç-yaşlı bütün solcuları şöyle demeye başladılar: “Ermenileri kestik”, “Rumları kestik”, Süryanileri kestik”, “Kürtleri kestik, kesiyoruz”; “Ne acımasız ve vahşi milletmişiz”, “Tarihimizden utanıyoruz”…

Bu “kendine zulüm” o hale geldi ki, Kürt Ahmet Türk bile dayanamadı, “Atalarımın Ermenilere yaptığından utanç duyuyorum” deyiverdi.

Bu yapılanların yanlış olduğunu değil, çocuksu olduğunu, çözüme etkisi olmadığını söylüyorum.

Bu üslubu değiştirmek gerekir. Şu veya bu kabul etti, şu kadar aydın özür diledi diye Ermeni Meselesi çözülmüş olmaz. “Ermeni” dediğin somut bir kavramdır. “Ermeni olduğu için” öldürülmüştür, kapitali gasbedilmiştir.

Bana ne Ethen Mahçupyan’dan, Markar Eseyan’dan? Sözgelimi, bütün Ermenileri tek tırnağına bile değiştirmeyeceğim bir komünist olan Masis Kürkçügil’i nereye koyacağım? Demek ki “soykırım” ve buna tavır almak başka, sağcılık-solculuk ise bambaşka bir şeydir. Genelleme yapılamaz ama Türkiye’de şunu da söyleyebiliriz: “Ermeni Soykırımı”nı kabullenmede Türkiye’de sağ ideolojiler, sol ideolojilere göre daha samimi gözükmektedir. Türkiye’deki Ermeni nüfusun ezici çoğunluğunun sağ partilere oy vermesinin nedeni de budur. Yaşayan Ermenilerin bugünkü ihtiyacı ve bizden beklediği de üstünkörü bir Ermeni muhipliği değildir. Ermeni muhipliği kişiyi solcu da yapmaz, enternasyonalist de.

Osmanlı Ermeni Olayı’nı Türklerin uyguladığı bir “soykırım” olarak peşinen kabullenmenin bir diğer sakıncası da, “Almanya’nın aklanması” sonucunu doğurmaktadır. Şöyle: Olay 1915 Yılında, 1. Dünya Savaşı içinde olmuş ve gelişmiştir. Türkler, Ermenilerin yaşadığı felaketi, “savaşın doğal sonucu” olarak açıklamaktadırlar. Milliyetçi Ermeni tarih tezi ise, olayı Türklerin “planlı” ve “savaştan bağımsız” eylemi olarak açıklamaktadır. Olay savaştan koparılınca, Almanya’dan da koparılmaktadır. Oysa Türk-Ermeni davası savaştan hemen önce bambaşka yerdeydi, savaş içinde başka bir şey oldu. Türkler Ermeni vilayetlerine “otonomi” tanımıştı, iki yıl sonra savaş içinde “yaşam hakkı” bile tanımadılar.

Buyurun, okuyun:

“… Elçiler konferansı 30 Haziran 1913'de İstanbul'da toplandı. Rus büyükelçisi De Giers konferansa 22 maddelik ‘Ermenistan'da uygulanacak ıslahatın öntasarısı’nı sundu. Bu öntasarı Rus büyükelçiliği baştercümanı Mandelstam tarafından ‘1895 tarihli Ermenistan Islahatı ve 1880 tarihli Avrupa Türkiye'si vilayetleri kanun tasarıları esas alınarak’ hazırlanmıştı. Rus öntasarısı altı Doğu Anadolu vilayetini bir eyalet halinde birleştiriyordu (1. madde). Genel vali Büyük Devletler'in tasvibiyle Padişah tarafından beş yıl için atanacak ve Osmanlı tebaası hıristiyan, tercihan da Avrupalı olacaktı (2. madde). Genel valiye icra kuvveti tanınacak, eyaletin idare, adliye ve polis amirleriyle jandarma kumandanı tayin yetkisine sahip bulunacaktı (3. madde). Eyalet meclisi kazalarda seçimle belirlenmiş eşit sayıda müslim ve gayrimüslim üyelerinden kurulacaktı (5. madde). Eyalet meclisinin kanun yapma yetkisi olacaktı. Meclisten oy çokluğuyla geçen kanunu Padişah iki ay içinde kabul veya reddedecekti (7. madde). Eyalet sancaklarının birer idare meclisi bulunacak. ve meclis, tabii üye olan mülki ve dini reisIerden başka, kaza idare meclisleri tarafından seçilmiş üçü müslüman üçü hıristiyan altı üyeden teşekkül edecekti (8. Madde). Eyalette oturan erkekler askerlik hizmetini barış zamanında kendi bölgelerinde yapacaklardı (12. madde).” [1] André Mandelstam, Le Sort de L'Empire Ottoman, Paris, 1917, s. 218-222.

“…. İki gün sonra, yani 2 Temmuz 1913'de, Osmanlı hükümeti kendi ıslahat tasarısını komisyona bildirdi. Bu tasarı 26 Mart 1913 tarihli ‘İdare-i Umumiye-i Vilayat Kanun-ı Muvakkatı’na yedi ek madde getirmekteydi. Bu maddelere göre, Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu vilayetleri iki genel müfettişlik idaresine bağlanıyordu. Şöyle ki, Erzurum, Sivas, Trabzon vilayetleri ile Canik müstakil sancağı Kuzeydoğu Anadolu genel müfettişliğine, Van, Bitlis, Diyarbakır ve Mamuretülaziz vilayetleri de Doğu Anadolu genel müfettişliğine tabi olacaktı. Genel müfettişler Meclis-i Vükela'ca, Büyük Devletler'in görüşü alınmadan, beş yıl müddetle yabancı kişilerden atanacaktı. Genel müfettişlerle İstanbul'daki nazırlıklar arasında anlaşmazlık çıktığı takdirde son kararı Meclis-i Vükela verecekti.” [2] Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, c.II kıs. 3, Ankara, 1951, s. 119-120.

“… Rusya Almanya'nın Orta Doğu'da güttüğü siyasetin farkındaydı. Bazı tavizler karşılığında bu devletle anlaşmayı denedi. 30 Ağustosta Berlin'deki Rus maslahatgüzarı Alman Hariciye Nezareti siyasi işler müdürüne bir nota vererek Doğu Anadolu Islahatı görüşmelerinin yeniden başlaması dileğini açıkladı. İki hükumet arasında gizlice sürdürülen görüşmeler uyuşma ile sonuçlandı: Nitekim Rus Hariciye Nazır yardımcısı Neretov 6 Eylül’de Paris ve Londra büyükelçilerine gönderdiği telgraflarda İstanbul'daki Rus temsilcisine ‘Ermeni Islahatı’ meselesini Alman meslektaşıyla görüşmesi talimatı verildiğini bildirdi. De Giers ile Wangenheim 23 Eylül 1913'de altı maddelik bir tasarı üzerinde anlaştılar. Buna göre, Doğu Anadolu vilayetleri iki kesime ayrılacak; her birinin başına Büyük Devletler'in tavsiyesiyle Osmanlı hükümeti tarafından beş yıl için genel müfettiş tayin olunacak; onların atayacağı yüksek memurlar ve hâkimler Padişah'ın tasdikine sunulacak; her kesimde eşit sayıda seçimle gelmiş müslüman ve hristiyan üyelerden kurulu meclis bulunacak ve Büyük Devletlere ıslahatın yürütülmesinde denetim hakkı tanınacaktı. 8 Şubat 1914'de Doğu Anadolu Islahatı konusunda anlaşma imzalandı. Anlaşma metni 23 Eylül 1913 tarihli tasarıya uygundu.” [3] Bayur, a.g.e., s. 205.

Şark meselesi “Alman Usulü” çözülmüştür. Soykırım dosyasını buradan açmak gerekir.