AKP faşist değildir

kukla2-crSiyasette gidişat şöyle okunuyor:

“Türkiye’de siyasi güç tek elde, giderek C.Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın elinde toplanmaya başladı. Süreç böyle gelişir ve mantıksal sonucuna ulaşırsa Erdoğan siyasi tekelini kurmuş olur ki, literatürde buna ‘Faşizm’ deniyor. AKP ‘islamcı’dır, dolayısıyla kurmayı amaçladığı rejime ‘islami faşizm’ diyebiliriz.”

Bu, yanlış bir okumadır. Faşizm tanımını Avrupa’dan ödünç alarak kullanıyorsak, tekelci sınıf içinden belli bir zümrenin ‘siyasi tekel’i anlamına gelir ki, ‘koalisyon’ ile uygulanamaz. AKP bir siyasi koalisyondur ve onunla faşizm yapılamaz. Faşizm ayrıca üçüncü sınıf salaş ve demagog bir siyasi lider figürünü yüceltse bile tüm burjuva birikimin rüknüne varmış “elit” siyasal kadrolarla yapılır ki AKP’de bu birikimin zerresi yoktur.

Türkiye yüz yıllık “çoğulcu parlamenter” deneyimi olan bir ülkedir. Akla gelir ki Türkiye’de, tıpkı Avrupa’da vaktiyle olduğu gibi, belli bir tekelci zümrenin açık siyasi diktatörlüğü olarak faşizmi, bir sivil toplum örgütü (parti) aracılığıyla işbaşına getirmek mümkündür. AKP de bir sivil toplum örgütü olduğuna göre, onunla pek ala faşist bir siyasal rejim –veya hükümet– kurulup sürdürülebilir…

Evet ama bu kuramsal doğru Türkiye’de işlemez. Faşist bir hükümeti Türkiye’de işbaşına getirecek sınıf veya zümre ancak TÜSİAD çatısı altında örgütlenmiş tekelci güçlerin içinden çıkabilir. TÜSİAD henüz bu “gözü kara” noktaya gelmiş değildir. TÜSİAD’ın bu noktaya gelmesi, tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi, sermaye birikim süreçlerinin iyice tıkanması gerekir. Türkiye’de sermaye birikim sürecinin önü, AKP hükümetleri sayesinde alabildiğine açıktır ve bu yolu daraltacak bir emekçi sınıf hareketi bulunmamaktadır.

Bir diğer husus, genel olarak Avrupa’da ve Batı dünyasında egemen sermaye sınıflarının “gerici hükümet modelleri”ne meyletmesidir. Avrupa’da bu yönelim Macaristan, Polonya, Avusturya’da görünür olmuştur. Korkut Boratav’ın ABD’de iki başkan adayının ikisinin de dünyada gericiliği azgınlaştıracağı besbelli figürler olmasını bir sermaye eğilimi olarak göstermesi ve bu geniş çerçevenin Türkiye’yi de içine alabileceğine dikkat çekmesi de ayrıca kaydedilmeli.

Türkiye’de siyasal gidişata bu çerçeveden bakarsak bir de şunu eklemek gerekir: Kürt meselesi bağlamında sahici ya da sahte, liberal tüm niyetler rafa kaldırılmıştır. PKK’ya, “silahlarını göm, üstüne beton dök” denilirken ordunun bütün silahları depolardan çıkarılmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu, başta Erdoğan’ın doldurduğu alan olmak üzere, siyasi yapının tümüne fiilen el koymuş durumdadır. HDP devlet tarafından tasfiye edilirken CHP ve MHP de Milli Güvenlik Kurulu’nun önerdiği çizgiye boyun eğerek kendi kendilerini tasfiye etmektedirler; bu da parlamentonun tasfiyesi sonucunu doğurmaktadır. Vaziyet “askeri vesayet” denilen biçimi aşmış olsa bile “askeri müdahale” şeklinde karar kılarak “açık askeri faşist diktatörlüğe” yürümekten –şimdilik– vazgeçilmiştir.

Bu tabloda CHP ve MHP’nin, “Erdoğan başkan olmak, diktatör olmak istiyor” demesi boş laftır. Erdoğan bugün kullanmakta olduğu iktidar yoğunluğunu ne kendi ve ne de partisi AKP, düpedüz TSK adına kullanmaktadır. Kısaca, Erdoğan açısından gidilmek istenen yere gelinmiştir. Gidilecek daha ileri bir “yer” varsa, oraya “Erdoğansız” gidileceği kesindir. Özeti, bu aşamada artık Erdoğan’ın “başkan” olması ile “muhtar” olması arasında bir fark kalmamıştır.

Ortaya konulmuş açık politikalar olmadığı için bu Türkiye tablosunda HDP ve sol-sosyalist-komünist potansiyelin ne düşündüğü henüz bilinmemektedir. “Diktatörlüğe karşı birleşik mücadele” ve bu mücadelenin “tabandan örülmesi” gibi sloganlara, köşe başlarına asılan afişlerde rastlanmaktadır. Bunlar, politikasızlık göstergeleridir. Bir kere artık şu açıkça kavranmalıdır: “Tabandan siyaset geliştirmek” icad edilmiş bir safsatadır. “Anarşist iktidarsızlık” da denilebilir. Siyaset “merkezler”den gelişir. Merkez yoksa siyaset de yok demektir. “Merkez” var, “siyaset” de var ama toplumda bir karşılığı yok; bunun da adı “yapılacak bir şey yok” demektir.

Yapılacak şey gerçekten de yok mudur? Vardır tabi. HDP, kurulurken öngöremediği bir ortamın içine düşmüştür. Siyasi bir kulvarda değil, koşu bandında yürümektedir. Bu durumda yapılacak tek iş, tutunacak bir “sabit” bulabilmek için iskandil atmaktır. Bir… üç… beş… belki 85 iskandil atılacaktır, ama sonunda bulunacaktır. Söyleyelim. Bulunacak tutamak noktası “Kürt halkı” değildir. HDP zaten Kürt halkını temsilen aranmaktadır. Dönüp bu toplumun 100 yıllık siyasi encamına bakıyoruz. Böylesine kritik dönemlerde iskandil atılacak tek toplumsal potansiyel, ne yazık ki hâlâ CHP tarafından temsil edilmektedir.

Başka ve ayrıca “devrimci” olan bir yol yok mudur?

Vardır; “Dolap beygiri”dir!