Hayat Ağacı (Haziran 2017)

CHP’nin bardağı
Hüseyin Hasançebi
Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Aydınlanma

aydinlanma-bw-crSolun her kesimi AKP iktidarına karşı mücadeleyi birleştirecek ideolojik ve siyasi bir zemin arıyor. Bu amaçla “çoğulculuk”, “yurtseverlik”, “devrimcilik”, “devrimci demokratlık”, “vatanseverlik”, “liberal demokratlık”, “ekolojik solculuk” gibi, örtüşen veya hiç örtüşmeyen bir yığın öneri üretiliyor. Bunlardan biri de “Aydınlanma savunuculuğu”.

“Aydınlanma savunuculuğu”nu genel olarak Marksist kökenli sosyalistler öneriyor. Türkiye’de solun her kesimi esasen “aydınlanma savunucusu” olduğu için, önerinin niçin ve kime yapıldığı anlaşılamıyor, solun ancak belli bazı kesimlerinin anlayabileceği bir “iç mesajlaşma” gibi kalıyor. Çünkü Aydınlanma aydınların işi olarak bilinir, bu öneri ise aydınlara değil, siyasi alana yapılıyor. Konuyla ilgili polemiklerden de anlaşılıyor ki, öneriyi yapanlar “Marksizm aydınlanmanın mirasçısıdır” görüşüne de yakın durmaktadırlar.

Aydınlanma konusunda Türkiye Marksist solunun konsolide olmuş berrak bir tutumu varken sol siyaset alanında aydınlanma savunuculuğuna özel vurgu yapılması siyasi islamın yükselişiyle ilgili olmalı. Çünkü konu Türkiye solunun gündemine, “Siyasi İslam” olduğu söylenen hareketin (RP) 1994 yılında yerel yönetimlerden başlayarak iktidara ortaklığına ve 2002’de AKP’ye dönüşerek, 14 yıl sürecek mutlak merkezi iktidara yükselişinin karşılığı olarak girdi. Bugün de zaten “Aydınlanmayı savunmak”, AKP’yi iktidardan göndermeyi amaçlayan birleştirici etkin bir siyasal strateji olacağı varsayımı ile önerilmektedir.

Öneriyi elbette önemsemek ve çeşitli açılardan irdelemek gerekir. Biri şu: İlker Başbuğ, ancak tek kere kullanılabilen kullanılmış bir bazukaya, milletin gözünün içine bakarak “Bu borudur” demişti. Söylediği doğru idi. Biz de bu noktaya bakmalıyız. Çünkü Türkiye’de siyasette “Aydınlanma” daha önce bir silah olarak kullanılmıştı. Elinizdeki “Cumhuriyet” odur işte. Bu durumda sormalıyız: Acaba “Aydınlanma” Türkiye’de kullanılmış bir bazuka mıdır, bugün sadece bir “boru” mudur, yoksa siyasette hâlâ iş görebilir bir kuvvet midir?

Kavramı netleştirerek ilerlemekte yarar vardır. Çünkü, “Aydınlanma” şişman bir kavramdır, içinden çok şey çıkar. Sadece “Aydınlanma” dersek hiç bir şey söylememiş oluruz. Tarihi düz bir “ilerleme” olarak görenler bu ilerlemenin bize “uzun atlama” ya da “sıçrama” gibi görünen dönemlerine “Aydınlanma” demişlerdir. İlki Antik Yunan (Atina) aydınlanmasıdır. Bilim-felsefe-sanatta sıçramadır. Marks da öyle görmüş; “İnsanlığın tekrarı mümkün olmayan çocukluk mucizesi” demiştir. İşte bu dinamik Atina’da söner ve gider Bağdat’ta, Fars-Arap İslam Aydınlanmasını yaratır. Orda sönümlenir, gider bildiğimiz Avrupa Aydınlanmasının dinamosu olur. Ve nihayet Bolşevik devrimciler de 20. Yüzyılda “sosyalist aydınlanma”dan söz etmişlerdir. Türkiye’de bugün bunlardan hangisi savunulacak?

Türkiye’de savunulması önerilen adıyla sanıyla Avrupa Aydınlanmasının Türkiye’ye de geçen izdüşümüdür. İyi ama, Avrupa Aydınlanması’nın neyini niçin savunacağımızı da bilmeliyiz. Çünkü Avrupa Aydınlanmasının teorik ve deneysel fizikteki gelişmelere, astronomi ve mekanik bilimlerdeki ilerlemeye dayanın bir bilimsel temeli, bir de bunun toplum hayatına etkileri var. Avrupa Aydınlanmasının bilim temelini savunmaya çağrılmıyoruz elbette, bilim kendini zaten savunur. Demek ki bizden istenen, Aydınlanmanın toplumda ve siyasetteki sonuçlarının savunulmasıdır.

Bunları biliyoruz, birey-toplum ve birey-devlet ilişkileridir. Dinin toplum hayatındaki, devletteki ve siyasetteki yeridir. Laik devlet ve laik eğitim prensipleri ve kuvvetler ayrılığıdır. Güncellenmiş haliyle çoğaltırsak; demokrasi, yargı bağımsızlığı, özerk üniversite, kadın erkek eşitliği ve insan hakları vs.’dir. Bunların Avrupa’dan bize geçen karşılıklarına topluca “Türk aydınlanması” denilmiştir; özetini Kemalist dönemin egemen prensiplerinde bulabiliriz.

Aydınlanma savunusu, çoğunluğu müslüman bir toplumda siyasete önerildiği için önemli bir noktayı daha tesbit edelim. Savunusu önerilen Fransız Aydınlanması’dır. Bu aydınlanma “giyotinsiz” önerilemez, hele siyaseten “Müslüman” bir topluma hiç önerilemez. Fransız Aydınlanması genel olarak dine, özel olarak İslam dinini kuran Muhammed Peygamber’e karşı küfürbazdır. Volter’den biliyoruz, İslamın kurucusu için yazdıkları –ahlaken öyle uygun görüldüğü için– hiçbir Avrupa diline sansürsüz çevrilmemiştir. Alman hükümeti ise çeviri görevini, Volter’e husumetini bildiği, üyesi Johann Wolfgang Goethe’ye vermiş, iyi ki de öyle yapmıştır. Goethe Muhammed’in dinindeki, aktarmacı da olsa, aydınlanmaya kapı açan felsefeyi görmüş, bu felsefenin Farabi’leri, Hayyam’ları, Biruni’leri, İbni Sina’ları, hatta İslamın dışına çıkmayan akılcıları ve maddecileri yaratan bir “öz” taşıdığını, “Tabiat varlıktır ve dışında hiçbir şey yoktur, o halde tanrı tabiattır ve dolayısıyla varlıktır” diyerek aslında “Tanrı yoktur” dediğini sezmiştir. Engels’in bu çıkarıma katıldığını da biliyoruz.

İşte Türkiye’de Kemalist siyasi modernleşmenin öncülük ettiği ve ancak giyotin ile başardığı “Aydınlanma”, bu Fransız Aydınlanması’dır. Marksist solun analitik yaklaşımında bu tür aydınlanma reddedilmiş değildir, ancak kullanılmış bazuka olduğu ve özellikle siyasette ikinci kez kullanılmasının kullanıcıyı vuracağı hesaba katılmalıdır.

Aydınlanmanın sağladığı birikimin siyasete, “ne yapmalı?” sorusunun cevabı olarak aktarılması ve kullanılması, Türkiye’nin siyasal tarihi açısından da makbul bir öneri değildir. Vizyon daraltıcıdır. Her şeyden önce, “Siyasi İslam” dediğimiz siyaset sınıfsaldır. Siyasi İslamcıların önde gideni Erbakan TOBB’un başına sınıfsal tercihlerle gelebilmişti ve oradan Demirel tarafından düşürülmesi de sınıfsal bir tercih (TÜSİAD) idi. Milliyetçi Cephe hükümetleri aracılığıyla sola ve işçi sınıfına, TOBB ve TÜSİAD, yani İslamcı ve Laik siyasetler birlikte saldırmışlardı.

Ecevit Erbakan’la kurduğu koalisyona “tarihi uzlaşma” diyerek bunun laiklerle İslamcıların ittifakı olduğunu söylemekteydi. Bu durumda “Aydınlanma” ne oluyordu? Ecevit Avrupa Aydınlanması’nın Türkiye’deki en rafine uzantısı değil mi idi? Siyasi İslam’ın sola saldırısı Kanlı Pazar’a bakalım. Din ve TİP içindeydi.

Türkiye’de din bu iken ve bütün bunlar olur iken sosyalist parti TİP Çorum-Bolu-Antep’de devlet müftülerini, sevap kazanmak için milletvekili adayı göstermemişti. Ayrıca Türkiye’de siyasi islama karşı “Aydınlanma savunuculuğu” görevi, bizzat Türk Aydınlanmasının siyasi öncüsü tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı’na tevdi edilmiştir. Sosyalistlerin işi başka yerdedir. Belki buna “Aydınlanma” demek yerine “Sınıfsal bilinçlendirme” denilse daha doğrudur.

“Sınıf bilinci”nden Türkiye’de sadece işçi ve emekçi sınıflar yoksun değildir, eski-yeni bütün kuşaklarıyla burjuvazi de yoksundur. Aydın Doğan’ı ele alalım. Böyle burjuva mı olur? Kıytırık bir MİT görevlisi Erdoğancı köşe yazarı; “seni ayaklarımın altına alır, çiğnerim” diyor, “burjuva!” Aydın Doğan ise, “Vallahi billahi yapmadım” diye yalvarıyor. Böyle burjuva mı olurmuş. Burjuvamız bu olduğu ve öyle olsun istediği için AKP Türkiye’de 14 yıl iktidar olabilmiştir. Burjuva bu olunca bir 15 yıl daha olacaktır. Burjuvayı gerçek burjuva yapan da sınıf mücadelesidir. Bir ülkede sınıf mücadelesi yoksa, burjuva dahil herkes çürür. Türkiye’de olmayan şey, –kimle kim arasında olursa olsun– sınıf mücadelesidir.