Nazım’la gölgesi

nazım-necipfazilMecbur muyuz Nazım’ı sevebilmek ya da büyük şair olduğunda karar kılabilmek için illa Necip Fazıl’ı da sevmeye ya da ona da “Büyük şair!” demeye?

“Nerden çıktı şimdi bu?” demeyin. Yetmiş şu kadar yıldır hep böyle olmuştur. Nazım’ın şiirleri yasaklıyken de o şiirin sesine vurulup onu takdire cesaret eden kimi sağcılar, o cesareti solcuların Necip Fazıl’a duydukları hayranlıktan almışlardır. Biri olmadan öbürü olamazmış gibi.

Nerde Nazım, orda Necip Fazıl... Nazım’ı sevenlerin boynunun borcu olmuştur âdeta Necip Fazıl’ın “hakkı”nı vermek. Cumhuriyet dönemi solcu edebiyat duyarlığının onulmaz meşruiyet takıntısının tipik örneklerinden biridir bu. Bugünlere kadar geliyor. Necip Fazıl severler böyle bir borcun altına hiç girmediler.

Nazım’ın hakkı yeniyor bu alışverişte. Nazım büyük ama Necip Fazıl da aynı ayarda büyük şair demek ne demektir? Necip Fazıl’a selam çakmadan Nazım’a geçit yok demektir. Nazım’ı seven, anlayan, tutan ve baştacı eden solcular bu tuzağa düştüler. Nazımı sevmenin, şiirinin hakkını vermenin onca bahasına bir de bu eklendi.

Nazım olsa olsa Yahya Kemal ayarında bir şairle kıyaslanabilir. Necip Fazıl ise, sözgelimi, Dağlarca ya da Dranas’la... ve o kıyaslamadan Dağlarca da, Dranas da haydi haydi üstün çıkarlar. Necip Fazıl’da hece vezni, nakarattan menkul biteviye sesin dışına bir türlü taşamaz. Taşamaz, çünkü çalkantılı ruhuyla aklı “Bodleryen” imgelere takılı Necip Fazıl’da bunu başaracak şiir duyusu ve şair sabrı yoktur. Duyarlığı “şairane”, şiiri esnaf işidir. Dranas, Selam’da, Kar’da, Fahriye Abla’da heceden has şiir çıkarmıştır; Necip Fazıl, en ünlü şiiri Kaldırım Taşları’nda, heceyi marazi muhayyelesinin içinde hapsolduğu bir kuru kalıptan öteye götürememiştir.

Şiir onun umuru değildi çünkü. Kendini ifade biçimlerinden biriydi sadece. Şiirden “ideoloji”ye kaçmakta hiç tereddüt etmedi. O ideoloji, kendi iç dünyasında yankılanan “mavera” referansıyla ona sığınak oldu. “Hidayete erip aydıktan” sonra yazdığı manzumelerin şiir sanılması ve sayılması da bundandır. (Onun umursamayıp hiç el atmadığı işi daha sonra İsmet Özel başardı.) O manzumeler mutantan parlak laflarla, mistisizmin evrensel klişeleriyle tıkış tıkıştır. Şiiri arayın ki bulasınız.

Çok yönlü, karmaşık bir ruh/kafa yapısı vardı Necip Fazıl’ın. Hayatı da öyleydi. “Şeyh”liğin ne olduğunu, ne olmadığını bilecek kadar zekiydi, bilgiliydi. Gençliğinde, orta yaşlarda hiç o taraklarda bezi yokken, sonraları “Şeyh” olmak onu rahatlattı. Rahatlamaya ihtiyacı vardı. Şiiri çoktan boşlamış olduğunu da yine en iyi o bilirdi. Bilmezmiş gibi yapmak işine gelmiştir. “Şair” rantını tepmemiştir.

Nazım onun tam zıttıydı. Sade, yalın. İçi, dışı, hayatı bir. Coşkusunda, öfkesinde olduğu kadar hüznünde ve aşkında da sağlıklı. İdeolojiye hiç sığınmadı. Buna ihtiyacı yoktu. Sonuna kadar hem şair, hem komünist ve yurtsever olabilirdi. Oldu.

Nerden çıkıyor o “Hem o, hem o” tavrı? Ya da, adeta, “O değilse, o da değil”?

Nazım’ı gölgesinden kurtarmak gerekir. T.A