Kriz bitti mi?

12 buyuk-bunalim-corba-sirasi2-brHoldingler yönetimindeki medya hemen her alanda toplumu istediği biçimde yoğurmaktadır. Sermayenin yeniden yapılanma dönemlerinde kriz çığırtkanlığı yaparak, işten atılmaları toplumsal açıdan normalleştirmekte, operasyon bitince de krizin bittiği ya da hafiflediği aldatmacaları ile toplumun kafasını karıştırmakta, sinirleri soğurtmakta ve sistemi kurtarmaktadır. Son günlerde topluma enjekte edilen krizin bittiği aldatmacaları da, kapitalist manevraların en alışılagelmiş olanlarından biridir. Hiç bir oluşumun maddi temellerine inilmeden, organik yapısı irdelenmeden, salt yüzeysel görüntülerle, biraz da toplumu istenen yöne çekebilmek için kurulan tezgâhlar, halkı doğru yönde bilgilendirmeden sadece sermayenin işine yaramaktadır.

Kriz nedir; Türkiye son iki yılda ne krizi yaşadı; kriz olarak yansıtılan durum kimin işine yaradı; bu süreçte alınan (daha doğrusu, dayatılan) önlemlerin niteliği ne idi; ve en son olarak da, yaşanan acılar bitti mi? Hayır, çekilen acılar bitmedi ve bu gidişle bitmeyecek de. Ama, yazının son cümlesi niteliğindeki bu yanıta nasıl ulaştığımı gösterebilmek açısından, bütün bir süreci şöyle bir gözden geçirmek zorundayız.

Önce şu kriz sözcüğüne bir göz atalım. Kriz sözcüğünün iki farklı anlamı vardır. Birinci anlamı ile kriz, bir sistemin belirsiz bir zamanda, belirsiz bir dış etkenle şok yemesi ve yara almasıdır. Bu tanımlamaya göre, bir ekonomik sistem kendi olağan koşulları içinde devinirken, bir dış etmenle sarsılır ve işleyiş dengeleri bozularak, geçici bir süre için kendi dinamikleri dışındaki güçlerin etkisi ile savrulur. Böyle durumlarda ekonomi dışı müdahale ajanı olarak kamu kesimi devreye girer ve para veya maliye politikalarını iradi olarak kullanarak sistemi yeniden dengeli biçimde rayına oturtur, ekonomiyi düzlüğe çıkarır. Söz konusu politikalar genellikle geçici ve arızi olarak görülür; ekonominin düzelmesi halinde kamu ajanının rolü de tamamlanmış olur. Klasik ekonomi teorisi alanında bu görüş hâkimdir.

Oysa, kapitalist iktisat tarihi krizlerle dolu olarak bu görüşü doğrulamamaktadır. Krizlerle dolu bu serüven, belirgin olarak, 1929 Krizi ile tarih sahnesine çıkmıştır. 1929 Krizi’nin politik sonucu olarak yaşanmış olan İkinci Paylaşım Savaşı’nı izleyen dönemde uygulanan politikaların teorik olarak kısa-dönemli olması düşünülmüş, belki de hedeflenmiş olabilir. Ancak, uygulama böyle gerçekleşmedi; açıkça ifade edilmemekle beraber, uygulamada ekonominin çok temel işleyiş dinamiklerine müdahale edildi. Başka bir ifade ile, İkinci Paylaşım Savaşı’na dek tabu gibi algılanan serbest piyasa mekanizmasının kitaplarda anlatıldığı biçimde işlemediği ve kamu ajanının elinin daima ekonomi üzerinde olması gerektiği görüşü açık veya gizli olarak kabul gördü ve uygulamaya koyuldu. Üstelik de kamu ajanları tarafından bu anlamda piyasa işleyişine müdahale edilmesi, sermaye kesimi de dahil olarak, toplumun tüm kesimleri tarafından benimsendi. Çünkü bu politikalar, bir yandan sermaye teşvikleri oluşturduğundan, diğer yandan da geliştirilen sosyal politika uygulamaları ile piyasaları canlandı rdığından sermayenin önünü açıcı nitelikte idi. Söz konusu politikaları, piyasaları rahatlattığı için sermaye memnuniyetle desteklerken, sermaye-dışı kesimler de bu dönemde geliştirilen uygulamaları mücadeleler sonucunda kazanılmış demokratik haklar ya da alanlar olarak algıladı ve kazanımları hanesine kaydetti. Tüm bu gelişmelerde ve yaşam koşullarının iyileştirilmesinde emekçilerin yadsınamaz mücadelesinin de etkisi olmakla beraber, bir yandan sol dünyanın kapitalizmi tehdidi, diğer yandan da sermayenin piyasa gereksinimi sonucunda oluşturulan, fakat sermayenin mülkiyet biçiminde ve hakimiyet hakları açısından emek lehine hiç bir kısıtlayıcı değişiklik getirmeyen bu politikaları emekçilerin kendi lehlerine olarak algılamasını, sermayenin büyük aldatmacası, emekçiler açısından da tarihsel yanılgı olarak görmek gerekir.

12 buyuk-bunalim-corba-sirasi3-crİkinci Paylaşım Savaşı’nı izleyen dönemde kapitalizmin kendi iç dinamikleri ile krizlere sürükleneceği örtülü bir biçimde kabul edilmiş bir gerçek idi. Giderek teknolojik boyutu büyüyen, bileşiminde ölü emek oranı arttıkça diri emeği üretim dışına iten sermayenin, birikimi süreci içinde daha yüksek birikim oranına gereksinim duymasına karşın, emeğe dayalı birikim havzaları daralıyordu. Bir yandan, yoğun teknolojinin aşırı üretimi ile doyma noktasına gelen ileri ekonomilerde piyasa sıkışıklıkları yaşanıyor, diğer yandan da sömürü alanları daralıyordu. Gelişmiş ekonomilerde oluşturulmuş sosyal güvenlik şemsiyesi de sermaye üzerinde ilave yük yaratmaya başlıyordu. Kısacası, merkez kapitalizm için artık kriz, iç dinamiklerden kaynaklanan ve devamlılık gösteren bir olgu olarak kabul edilerek, bu krizi çevreye yayma yolları geliştirilmeye çalışıldı.

Merkez kapitalizm, eski sömürgecilik dönemini kapattıktan sonra, merkezde yaşanan krizleri çevreye yayma yolları arasında bu kez de ekonomik ilişkiler görüntüsü altında modern sömürgecilik politikaları geliştirdi ve bu politikaları çevresel konumlu ekonomiler üzerine uygulamaya başladı. 1950-1958 arasında Türkiye’ye dayatılan ticari emperyalizm, Türkiye’yi Ağustos 1958 Moratoryum kararlarına taşırken, Batılı gelişmiş merkezler Türkiye üzerinden ciddi kaynak aktarımı yaptı. Ticari emperyalizm çevresel konumlu ekonomilerin ticari ilişkiler ortamında sömürgeleştirilmesi sürecidir. Doğal olarak, bu süreci sadece Türkiye yaşamadı, fakat tüm gelişmekte olan ekonomiler merkez kapitalizmin bu manevrasından kendi payına düşen hisseyi almış oldu.

İkinci Paylaşım Savaşı sonuna doğru, 1944 yılında kurulan Dünya Bankası, gelişmekte olan ekonomilerin sol politikalara yönelmemelerini engellemek ve sanayileşmelerini denetimli olarak gerçekleştirmeleri için bu ülkelere proje kredisi vermekle yükümlü kılındı. Ticarî ilişkilerle soyulan çevresel konumlu kalkınmakta olan ekonomiler bu kez de ithal ikameci ve korumacı politikalara itildi. İlk bakışta ülkelerin kendi sanayi atılımını yapmaya yönelik ulusal politikalar gibi algılanabilen korumacı politikalar, yine merkez kapitalizmin güdülemesi doğrultusunda ve onların çıkarlarına uygun olarak çevresel konumlu ekonomilere dayatıldı ve uygulatıldı. Bu süreç içinde, çevresel konumlu ekonomiler gelişmiş merkezler tarafından üretim alanları olarak aralarında paylaştırılarak, büyük merkezler hem kendi aralarındaki rekabete son vermiş, hem de girdikleri ülke rantlarına el koymuş oluyorlardı. Çevresel konumlu ekonomilere ikinci sınıf sanayi alt-yapısını taşıyan merkez kapitalizm, montaj üretimin temel girdilerinin olağanüstü yüksek fiyatlarla merkezden karşılanması, buna karşılık üretimin sadece iç piyasaya yönelik olarak düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi biçimindeki planlama ve uygulama sonucunda, kalkınma halindeki çevresel konumlu ülkeleri döviz sorunu yanında ağır borç yüküyle de karşı karşıya getirdiler. Türkiye’nin 1960-1979 dönemi böyle bir acı hikayeyi yansıtır.

1980’lere geldiğimizde ise kapitalist merkezler finansal alana geçmiş, çevresel konumlu ekonomiler ise borçlu durumda idi. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dönemde, özellikle de 1960’ların ikinci yarısından sonra merkez kapitalizm yaşadığı sıkışıklığını, gelişmekte olan ekonomileri denetimli sanayileşme ve sözde kalkındırma politikalarına yönelik olarak, Dünya Bankası ve IMF marifetiyle borçlandırarak, yani bir anlamda uluslararası Keynesgil politika izleyerek aşmaya çalıştı. Ama sonuçta çevre ekonomileri kalkınamadılar, aşırı biçimde borçlu konuma itilmiş oldular.

İşte bu tablo, tüm çevresel konumlu gelişmekte olan ekonomilerin genel kader çizgisi olduğu gibi, aynı dönemlerde Türkiye’nin de yaşamış olduğu gerçeklikleri yansıtmaktadır. Yani, tüm dönemlerinde merkez kapitalizmin sorunlarına çare olacak biçimde şekillendirilen Türkiye, geri teknoloji kullanan ikinci sınıf bir ekonomik alt-yapı ve ağır borçlu durumda 1900’lü yılların sonuna ulaşmış oldu.

12 buyuk-bunalim-corba-sirasi-crBu durumda, gelişmekte olan ekonomilerin krizi iki katmandan oluşmakta ve bu iki katman da devamlılık gösterdiğinden, kriz de kaçı nılmaz olarak devamlı olmak niteliğindedir. Krizin birinci katmanı, gelişmiş merkezlerin gelişmekte olan ekonomilere kendi çıkarları doğrultusunda yaptıkları dayatmaların bu ekonomilerde oluşturduğu ikinci sınıf ve verimsiz ekonomik alt-yapının sorunlarından oluşmaktadı r. Krizin ikinci katmanı ise, uzun dönemli kriz yaşayan merkez kapitalizmin bu krizini aşabilmek için çevresel konumlu ekonomileri kendi yönünde ve çıkarı doğrultusunda kullanması sonucunda oluşmaktadır. Binaenaleyh, krizin her iki katmanı da çok ciddi yapısal nedenlere dayandığından ve gelişmekte olan ekonomiler merkeze bağımlı ve merkez-güdümlü olduğundan dolayı, krizin bittiği söylemi temelden ve mantıktan yoksundur. Doğal olarak, kriz derinleşirken, geçici bazı önlemler ya da merkezden sağlanan ufak destekler ekonominin bir miktar nefes almasına yarıyor olabilir. Benzer biçimde, toplumun krizi içselleştirmesi ve sosyolojik yapısına bağlı olarak geleneksel dokularda yoğunlaşması veya cemaat tipi yaşantı lara yönelerek sorunlarını cemaatler içinde yayması, krizin görüntüsünü grileştirebilir. Ancak, sorun bu durumda da varlığını koruduğ u gibi, bunun da ötesinde zaman içinde derinleşmektedir de!

2000 yılı başlarına ikinci sınıf bir sanayi ve ekonomik alt-yapı ve borç yükü ile ulaşmış olan ekonomide IMF denetiminde, adı "istikrar programı" olan, üç yıllık bir uygulama başlatıldı. Bu programın borç yönetimini raya oturtmak ve enflâsyonu denetlemek biçiminde iki temel hedefi olduğu ifade edildi. İki yılı geride bıraktıktan ve üçüncü yılın neredeyse yarısına gelmiş olmamıza rağmen, ne borç miktarımızda ciddi bir değişim, ne de bu denli baskılar karşısında enflasyonda hatırı sayılır bir gerileme söz konusudur. Buna rağmen, kamu kesimi nerede ise tümü ile işlevsizleştirilmiş, tarım kesimi ölmek üzere, iki milyona yakın emekçi ilâve işsiz olarak işsizler ordusuna katılmış, binlerce işyeri kapanmış bir tablo ile karşı karşıya bulunuyoruz. Borç ödeme programı, faiz karşılığında IMF’den gelecek kredilere, bütçenin olağanüstü baskılanması sonucunda yaratılacak faiz dışı fazlaya ve özelleştirme aldatmacası altında değerli kuruluşların yabancılara devri ile elde edilecek döviz girdisine dayandırılmış bulunmaktadır. Bir arada ele alındığında, ekonominin ve ulusun değerli birikimleri satışa çıkarılmakta, baskılanabilen kesimler ölümüne bastırılmakta ve gelecek nesiller ilave yükümlülük altına sokularak yeni borçlanmalara gidilmekte, böylece borç ve enflasyon sorununa çare bulunmaya çalışılmaktadır.

Açıkça belli ki, bu programın asıl ve temel amacı, ifade edildiği gibi, Türkiye’nin borç yönetimini olumlu bir raya oturtmak ve enflasyonu denetlemek olmayıp, Türkiye’nin aleyhine ve merkez kapitalizmin yararına, Türkiye’yi borç cenderesine sokarak, (1) alacaklıların alacaklarını garanti altına almak ve ileride de borç verme durumunda olanlara elverişli alanlar açarak, finansal spekülatörlere kârlı oyun alanı yaratmak; (2) Türkiye’yi bu cendere içine sokarak, Petkim ya da THY gibi değerli varlıklarına yabancılarca el koyulması ortamını hazırlamak; (3) yapısal reform aldatmacası altında, ekonominin serbestleştirilmesi ve kuralsızlaştırılması sonucunda dış üreticilere elverişli piyasa koşulları oluşturmaktır. Oysa, giderek çökertilen bir ekonominin hem sağlıklı gelişmesini gerçekleştirebilmesi, hem de yükümlülüklerini yerine getirebilmesi olası değildir. Şu halde, dayatılan programla amaç ve hedef çok açıktır.

Bu programdan sadece merkez kapitalizmi ve onun ajanı olan IMF’yi sorumlu tutmak tabloyu eksik bırakır. İthal ikameci ve korumacı dönemden itibaren cılız gelişmesini yapan ikinci sınıf işbirlikçi burjuvazi de bu krizin yaratılmasında ve sürdürülmesinde merkez kapitalizmle aynı derecede suçludur. Bir kez, inanılmaz boyutlara varan kamusal desteğe, vergi avantajlarına ve dış kaynaklara sahip olmuş olan burjuvazi, kârını yükseltebilmek için daima rekabetten kaçmış ve geri teknoloji ile gününü kurtarmaya yönelmiştir. Böyle bir sanayi yapısı ülkenin büyüyen istihdam ve tüketim ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzaktır. Koruyucu dönemin piyasa yapıları ile çalışan sanayi rekabetten uzak bir koşulda fiyat belirleyici hakimiyetini sürdürme alışkanlığına sahiptir.

Bu kriz, büyük sermayenin bir yandan küçük sermaye ile, diğer yandan da emek cephesi ile hesaplaşma alanı olma işlevi de görmüştür. TÜSİAD sermayesi KOBİ cephesine hakimiyet savaşı açmıştır. Sermayenin iç çatışması olarak karşımıza çıkan bu çatışmada, bir ara koalisyon biçiminde de olsa iktidara ortak olan KOBİ’lerin askeri müdahale ile siyasetten uzaklaştırıldıktan sonra, ekonomik alanda da kesin yenilgiye uğratılması, enflasyonla mücadele görüntüsü altında, bu kuruluşların yeşerdiği alanları kurutmakla olası idi. Diğer taraftan, istihdam politikalarını değiştirme peşindeki büyük sermaye yeni politikalarını da devreye sokmada büyük bir başarı elde etti. Doğal olarak, bu arada siyasi erkle de pazarlığını ihmal etmeyen burjuvazi kıdem tazminatı, emek üzerindeki yükler vb konularda pazarlığını sürdürmekten de geri durmamaktadır. Şu halde, merkez kapitalizm ve işbirlikçi yerli burjuvazi, kapitalist krizini aşabilmek için, Türkiye’yi sarmalayarak küreselleşme politikalarına teslim olmaya zorlamaktadır. Bu teslimiyet, açıktır ki, Türkiye’nin değerli varlıklarının el değiştirmesine, iç üretiminin baltalanmasına, madenlerinin elden çıkmasına –yani halkının/insanlarının varlık koşullarının çökertilmesine– hatta siyasal ve askeri güçlerinin teslim alınmasına kadar gidebilir.

12 buyuk-bunalim-goc-crBu durumda, kriz bitmedi, zaten bitemezdi de. Biten aşama, kriz olarak yapılan dayatmanın ilk teslim alma aşamasıdır. Bu aşamada ana işlev, toplumda derin bir şok yaratıp, olası karşı dinamikleri paralize edip, bazı güçleri devre dışı bırakıp, ileriye yönelik temel hatları döşemek idi. Bu yapıldı. Kemal Derviş’in, Türkiye’de gerçekleştirilen yapısal reformlar sonucunda, bundan böyle olası siyasal değişimlerden ekonominin etkilenmeyeceğini açıkça ifade etmesi, hem bir gerçeği, hem de pervasızlaşan bir gücü simgelemektedir.

Kriz sözcüğünün ikinci anlamı işte budur: sermayenin sıkışık ortamı kendi lehine bir fırsat olarak değerlendirerek, bir yandan kendi iç düzenlemesini yapmasına, diğer yandan da rakiplerini ortadan kaldırarak, yeni döneme daha diri ve güçlü başlamasına olanak sağlayacak olan iradi politikaları devreye koyduğu bir ortamdır. Bu kural dünya kapitalizmi açısından olduğu kadar, bir ekonomi içinde de geçerlidir. Nitekim, dünyanın birçok yerinde izlenen yerel çatışmalar kadar, küreselleşme olgusu da dünya kapitalizminin kendi sorununu aşmaya yönelik politikaların sonucudur. Aynı şekilde, Türkiye’de de verimsiz ve yetersiz ekonomik alt-yapının oluşturduğu kriz de bizzat sermayenin çabaları ile abartılarak, yeniden yapılanmalar için fırsat olarak değerlendirilmiştir. Bu ortamda istihdam politikalarında ve emek-sermaye ilişkilerinde köklü değişimler yapılmakta, sermaye-hükümet ilişkileri sermaye lehine dönüştürülmekte, hatta sermaye-toplum ilişkileri de yine sermaye lehine köklü değişime uğratılmaktadır. Topluma “ekonominin yeniden yapılandırılması” ya da “yapısal reform” olarak yutturulan tüm bu değişimlerde sermaye avantaj sağlamakta ve kendi krizini aşmaya çalışmaktadır. Kriz sözcüğünün ikinci anlamı bu dönüşümleri ifade etmektedir.

Kapitalist sistem içinde, sermayenin organik yapısında yaşanan değişim sonucunda, sermayenin teknik boyutu yükselip, yarattığı istihdam olanakları küçülürken, hem sermayenin birikim havzaları daralmakta, hem de ekonomilerde gelir dağılımı bozulmakta ve artan üretim karşısında piyasa olanakları kısıtlanmaktadır. Böylece oluşan kapitalist krizler, dış şoklardan değil, sistemin iç dinamiklerinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle kapitalizmin krizleri devamlıdır ve içsel faktörlere bağlıdır. Her kriz, sistemi daha da daraltırken, göreceli olarak merkezi rahatlatmaktadır. Sistemin maddi baskı araçları ve maddi olmayan ideolojik aygı tları merkezin emir ve komutasında olduğu için, çevre merkez tarafından çeşitli biçimlerde baskı altına alınarak sisteme ve merkeze toplu kalkışma olasılığı zayıflatılmaktadır. Kapitalist sistemlerde devamlı kriz yaşandığından dolayı, kriz dönemlerinin şiddetinde değişimler olabileceği halde, krizin başlaması söz konusu olamayacağı gibi, krizin bitmesi de kesinlikle olası değildir. Hele de, Türkiye gibi gelişmekte olan çevresel konumlu ekonomiler, kendi sıkışıklıkları üzerine bir de merkezin olumsuz yansıtmalarını yaşadıklarından dolayı, krizlerden başlarını kurtarmaları söz konusu olamaz.

Kriz bitmedi, giderek derinleşiyor!