Şiddetin toplumsal boyutu

6 guernica-detail-bw“Türkiye’de şiddet topluma tarihten miras olgudur. Aile içi şiddet ve despotik devlet ‘eli sopalı baba’nın birbirini tanımlayan iki veçhesidir.”

Sahiden öyle midir? Bu türden bir söylemi artık layık olduğu yere gömmek gerekiyor. Şiddetin toplumsal boyutunu tarihsel gelenekte ararsanız bulursunuz da, bu, işin kolayına kaçmaktır. Ondan da öte, toplumda süregiden şiddeti aklamak, olağanlaştırmak, hatta “kaçınılmaz”laştırmaktır. Şiddet uygulayanları sorumluluktan ve suçtan tenzih etmektir. Kadın dövmekle övünen erkekler bu cüreti nereden alıyorlar? Tarihsel gelenekten mi, yoksa “geleneğimiz”in ısrarla öne çıkarılmasından mı? “Tarihsel gelenek”çiler hiç istemedikleri halde suç bağışlatıcı bir rol oynamakta olduklarının farkında değiller.

Şiddetin toplumsal boyutu toplumun tarihten geldiği söylenen ve niçin hiç değişmediği nedense hiç irdelenmeyen dokusunda değil, bugün yaşanan hayatın dokusunda aranmalı. Yaşanan hayatın dokusunu ören ne? Sömürü. Sömürünün cinsi, kategorisi, azlığı ya da çokluğu, geçici olup olmadığı ya da ne kadar geçici olduğu hiç farketmez. Sömürünün azı, çoğu; kalıcısı, geçicisi; vahşisi, uygarı birdir. Hepsi şiddet içerir. İşin içinde şiddete maruz kalmak yoksa, kim kendini ne kadar sömürtür?

Aç kalmamak için başkasına çalışmaktan başka çaresi olmayan bir insana, “Sana bugün de iş yok,” demek, ona doğrudan şiddet uygulamaktır. Elli kişinin işe alınacağı bir kapıya dayanan üç bin kişiyi zaptetebilmek için neler yapıldığını düşünün. Örneklerini sık sık görüyoruz. Aç insana, “Git yarın da aç kal!” deme yetkisi kimlere, nereden verilmiştir? O yetkiye itirazınız mı var? İtirazın “yasal”, hukuksal”, “demokratik”, “siyasal”, “medeni” yolları da var. Var da, bütün yollar tıkalıysa? Ve açlık sürüyorsa? Orada olanları ya da olacakları önlemek için şiddet devreye girer mi, girmez mi? Girer de, gökten zembille mi iner? O zaten, baştanberi, oradadır. Su yüzüne çıkmayı beklemektedir. Bir insanın aç kalmamak için başkasına çalışmaktan başka çaresi olmamasının da ardında yine şiddet yatmaktadır.

Sömürü yalnız bizde mi var? Küresel kapitalizmin egemen olduğu günümüz koşullarında her yerde var. Her yerde insanların akıl ve ruh sağlığı üzerinde tahribatını arttırarak sürdürüyor. En akla gelmeyecek ülkelerde, toplumlarda –İsveç, Danimarka, vb...– kocalar karılarını kıyasıya dövüyor, analar çocuklarına olmadık eziyetler edip canlarından bezdirtiyor. Oralarda bizdeki gibi suçtan arındırıcı, sağaltıcı “tarihsel gelenek” iddiaları ciddiye alınmadığı için aile içi şiddete karşı ciddi ve yaygın önlemler alınıyor. Bu da, olgunun ne kadar yaygın olduğunun kanıtı. Yaşanan hayatta şiddetin erkek egemen boyutunu besleyen, yine kapitalist sömürüdür. Erkek egemenlik denilen şey, sömürü toplumunun ailenin erkeğinden başlayarak bütün aile üzerinde egemenliğinden başka nedir ki?

Şiddet, sık sık söylendiği gibi, insanın yapısında var olan bir dürtü ise, kökeni hayatta kalma ve kendini savunma içgüdüsündedir. Kapitalist toplumun “hayat kavgası”nda taşın altına sürülen ve kendini savunmaktan aciz hale düşürülen kişi “hayat”ın hedef şaşırtıcı baskısı altında kendini kolaylıkla şiddete kaptırabilir.

Şiddeti yaşanan hayatın dokusuna işleyen canlı bir kültür her gün, her alanda, her vesile ile hayatın maddi zemininden beslenip bilinçlerde kendini yeniden üretiyor. Televizyon milyonlarca evin “harimi ismeti”nde her gün, her günün her saati, mafya şirretliğine bulanmış haberlerden tutun, vur-kır’lı “sıcak” filmlere, pembe-sarı-kara dizilere, çocuklar için yapılan çizgi filmlere, hatta çoğu da pekala ilginç vahşi doğa belgesellerine kadar her işlediği konuda ve her konuyu işleyiş biçimiyle şiddet ve vahşet saçıyor. Amerikan film endüstrisinin tek tek her bir ülke pazarını bu tür filmlerle tıka basa doldurma girişimleri Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşların sıkı koruması altında.

Devlet terörü –işkencesiyle, polis vahşetiyle, silah şakırtıları ve cankurtaran sirenleriyle– bu canlı kültürün ayrılmaz bir parçası: kapitalist toplumda sınıf tahakkümünü sürdürme ve sürdürerek yeniden üretme işleviyle yüklü. Bizim gibi ülkelerde göze batması, ileri ve uygar denilen ülkelerde ekilenin buralarda biçilmesinden!

İki yıl olmadı, bütün dünya NATO sözü dinlemeyen Yugoslavya’nın nasıl uranyum bulaştırılmış mermilerle havadan dövülerek tepelendiğini gördü. On yıl önce aynısı Körfez Savaşı’nda Irak’ın başına gelmişti. “Tek kutuplu dünya” dedikleri, gücün ve şiddetin borusunun öttüğü ABD hegemonyasından başka ne ki? Irak ve Yugoslavya “Holocaust”larına alkış tutanların güç ve şiddet tapıncı Yeni Dünya Düzeni’nde her gün yeniden üretilen şiddet kültürünün bir ürünü. Uzantıları Türkiye’de ustasından sopa yiyen on iki yaşında çocuğun bir de evde baba dayağı yemesinden, kazara karakola düşen garibanın “fukara aile çocuğu” polisler elinde işkenceden ölmesine kadar varır. Brezilya’nın ultra modern şehirlerinde her gün birkaç düzine sokak çocuğunun sürek avı misali polis operasyonlarında öldürülmesiyle de New York ve Frankfurt borsalarında dolar-euro çekişmesi arasındaki bağlantı sanıldığı kadar dolaylı-dolambaçlı değildir.