Grev özgürlüğü ve “Evrensel Değerler”

4 15-16haziran-cropToplumsal barış dedikleri iyi bir şey değil mi? Hayatın gerçekliği içinde niçin sık sık bozuluyor ya da bozulmaya yüz tutuyor, ha bozuldu ha bozulacak diye de herkesi telaşa, endişeye salıyor? Bozulunca ne oluyor? “Toplum”u biliyoruz, “barış”ı da biliyoruz da sahiden biliyor muyuz?

Bir yerde, bir zaman işçiler greve gittiklerinde basında, hükümet ve işveren sözcülerinin ağzında hemen birtakım ince hesaplar öne çıkar, “Falanca yerde şu kadar süren filanca grev bilmem ne kadar iş günü kaybına neden oldu,” diye. On binlerle, yüz binlerle sayılan iş günleri ... Grevin topluma pahalıya mal olduğu, işçilerin grev yapmakla “fena bir iş” yapmış oldukları izlenimini uyandırmak, yaymak için bulunmaz fırsat!

Buna karşılık, “Peki, grevsiz geçip de kaybedilmeyen iş günleri, yani toplumsal barış, çalışanlara neye mal oluyor? Bundan çalışanların hiç kaybı yok mu? Bir de filmin arabına baksak ne görürüz acaba?”diye soracak olursanız şimdilerde adınız hâlâ bir yerlerde otlayan enayiye çıkıyor. Enayi yerine konulmakta inat eden otçul dinozorlar olarak biz de soruyoruz: ülkede “toplumsal barış” koşullarında gelir dağılımı had safhada bozulmayı sürdürürken ve “ülke sorunları”nın çözümünde bütün yük, fedakârlık çalışanların sırtına yıkılırken ikide bir demokrasi ve özgürlük talebini tekrarlayıp duranlar neden hep düşünce özgürlüğü, hukuk devleti ve insan haklarından, vb. söz ediyorlar da işçi haklarından, çalışanların iş bırakma özgürlüğünden çok az söz açıyorlar? O olmasa da olur diye düşünüyor olmalılar!

AB sözcüleri, buralara gelip giden “iyi niyet elçileri” de herhalde öyle düşünüyorlar ki onların da Türkiye’den talepleri arasında düşünce özgürlüğü, hukuk devleti, insan hakları, azınlık hakları gibi konularda “Avrupa değerleri“ ya da “evrensel değerler”e uyulması hep yer alıyor ama çalışanlar için en azından AB ülkelerinde geçerli bugünkü ölçütler düzeyinde grev özgürlüğü hemen hiç yer almıyor. Neden yer almıyor dersiniz? “Evrensel değerler” çalışanların iş bırakma özgürlüğüne ilişkin kriterleri kapsamıyor mu?

Yer almıyor, çünkü iş bırakma özgürlüğü başka özgürlüklere benzemez: ekonominin ve toplum düzeninin can damarının attığı yerden ses getirir. Belli toplumsal (“özel”) koşullarda “kıyamet”in kopmasına neden olabilir. Bunun için olsa gerek, AB çevreleri işçi hakları alanında Türkiye’nin kendine özgü “özel koşulları”nı ötedenberi hep anlayışla karşıladılar, bugün de o özel koşulların Avrupa sermayesinin Avrupa’da halen tam bulamayıp dünyada aramaya çıktığı kendisi için de “özel koşullar”dan olduğunu çok iyi biliyorlar.

Bugün bu ülkede çalışanların yasal iş bırakma özgürlüğü var mı? Var diyen beri gelsin! Onca iş ve üretim alanında (eksiğiyle gediğiyle rastgele sayarsak: hepsinin üzerinde özelleştirme rüzgarı estirilen su-elektrik-doğalgaz-petrol üretim ve dağıtımı, petro kimya, kent içi ulaşım, eğitim, sağlık, bankacılık, vb.,vb... ve ayrıca askeri işyerlerinde ve serbest bölgelerde) grev yapılabiliyor mu? Çalışanların kendi aralarında dayanışma grevi yapmaları yasak değil mi? Çalışanlar için onca hayati sorunlarla ilgili “hak grevi” niye yapılamaz? Hükümetlerin grev erteleme yetkisi bir elle verilmiş özgürlük kırıntısının dahi öbür elle geri alınması değilse nedir? “% 10 barajı” ne iş görüyor? Kamu emekçileri yıllardır toplu sözleşmeli, grevli sendikal hak mücadelesi veriyorlar. Başarıya ulaştıklarında fiilen ne kazanmış olacaklar?

Belki bütün bunların bir topyekûn “yeniden yapılanma” sorunu olduğu, çözüm için vaktin henüz erken olduğu düşünülüyordur. Vakit niçin erken? “Erken” ne demek? Bu gibi soruları yalnız iş yerlerinde sendikalı çalışan ya da rengi sararmamış sendika yaşatmamaya yeminli “çağdaş” ve “demokrat” sanayicilere, onların bir dediğini iki etmeyen “milletin vekilleri”ne, gazetelerinin semtine sendika uğratılmayan kürsü demokratı sözde “özgürlükçü” köşe yazarlarına değil, her gün birkaç kez, “Taleplerimiz yerine getirilmezse üretimden gelen gücümüzü ortaya koyarız, haa!” diye efelenen sendika babalarına da sormak gerekiyor.

Evet, “toplumsal barış”ın gerçek yüzü ayan beyan görünsün istiyorsanız, “teknoloji devrimi”nin kaldırıp bir kenara attığı eski fotoğraf arşivinizdeki negatifleri kazıyıp çıkarın: neyin ne olmadığını ola ki daha iyi seçersiniz...

Toplumsal barışın dingin sularında işsizlik artık hiç ağıza alınmayan boyutlarda seyrediyorsa, işçinin, memurun, öğretmenin, yoksul ve orta çiftçinin, emeklinin yoksulluğu diz boyunu hızla aşıyorsa ve birileri, eskimiş derisinden sıyrılan engerek yılanı gibi, “benim köylüm, benim işçim” diyerekten siyaset sahnesini yine işgale hazırlanıyorsa ve siz işsizlikle, yoksullukla mücadele edecekseniz, o mücadelenin –yani işsizliğe ve yoksulluğa karşı politikaların gündemi işgal edebilmesinin– araçlarının kazanılması gerekir. Bunun için de, demokrasi ve özgürlük talebinin kapsamı içinde bütün çalışanların her türlü yasakçı mevzuattan, uygulamadan arınmış iş bırakma ve sendikal /siyasal örgütlenme ve eylem özgürlüğü talebini ülke gündeminin en başına çıkarmak –hem de acilen çıkarmak– ve ısrarla orada tutmak gerekir.

İnsan hakları, hukuk devleti, düşünce özgürlüğü mü istiyorsunuz? Demokrasi mi istiyorsunuz? Bilin ki bu bir sınıf mücadelesi sorunudur. “Yeni bir toplumsal sözleşme” (ya da devlet) sorunu değil, doğrudan kapitalizmle mücadele sorunudur. En çok da, “toplumsal barış”.