Şehitler ölmez, Vatan bölünmez, Milli Takım yenilmez

millimac-bw-cropAhmet Davutoğlu’nun “Onlar terör örgütü değil, öfkeli, bir grup genç” diye tanımladığı Işid katillerinden dokuzu 13 Kasım 2015 akşamı Paris’de 132 kişiyi  öldürdüler, 100 kadarını ağır yaraladılar.

Dört gün sonra İstanbul’da yapılan Türkiye-Yunanistan özel maçında izleyiciler Yunanistan milli marşını yuhaladıkları gibi, başlama vuruşundan önce Paris’de öldürülenler için yapılan saygı duruşunda bir stadyum dolusu Türk saygı duruşu yapılmasını ıslıkladı, tekbir getirdi. AKP’nin –ve yandaşı MHP’nin– kitle tabanının tıynetine, cibilliyetine dair yeni bir örnek ortaya koydu. Zira onlar 13 Ekim’deki İzlanda maçından önce de aynısını yapmışlar, Ankara’da öldürülenler için de saygıya duranları ıslıklamışlardı. Onların benzerleri Hrant Dink öldürüldükten sonra Trabzon’daki ilk maçta stadyuma tetikçinin beyaz beresiyle gelerek katile olan hayranlıklarını ve Ermenilere olan nefretlerini ifade etmişlerdi.

O izleyicilerin çoğunluğunun AKP seçmenleri olduğunu anlamak kehanet değildi, nitekim siyasi iktidar sayesinde Büyükşehir Belediye başkan yardımcılığına ve İBB futbol takımının başkanlığına, Kulüpler Birliği başkanlığına gelen Göksel Gümüşdağ başkanlığını şimdiki adı Başakşehir olan kulüpte sürdürmektedir. Söz konusu maçın oynandığı stadyum bu kulübe aittir ve çok sayıda AKP’liye bedava bilet dağıtılmıştır (Cumhuriyet, 20. 11. 2015.)

Maçın o stadyumda oynanması da kasıtlıdır. İstanbul’da maçın oynanabileceği üç büyük stadyum varken bu stadın seçilmiş olması siyasidir, Başakşehir AKP’nin oy deposudur. Seyircilerin AKP’li olması ve saygı duruşunun protesto edilmesi AKP’nin eseridir.  Bir milli maçta Federasyona ait olan yetki siyasi iktidarın sallabaşı TFF Başkanı tarafından bu kulübe bırakılmıştır. Kaldı ki lig maçlarında iktidar protesto edilmesin diye uygulanan pasolig bu maçta geçerli olmamış, stada “nasıl olsa bizden” diye AKP’liler doldurulmuştur.

Ne var ki, AKP’nin tertibi kendi Başbakanlarını vurmuş, konuğunun önünde onu rezil rüsva etmiştir. Asıl önemlisi o seyirciler Türkiye’yi dünya kamuoyunda kepaze etmişlerdir.

İşte “Yeni Türkiye” dedikleri AKP’nin Türkiyesi budur.

Yukarıda üç şehrin maç seyircilerinden söz ettik. Sadece o kadar mı? Diyarbakırspor’a da İzmir’de, Bursa’da öyle davranmışlardı. Takımın teknik direktörü Ziya Doğan deplasman maçlarında seyircilerin kendilerine olan davranışlarından sık sık yakınırdı.

Yunanistan maçında bağıranların hiç birisinde insan sevgisinin zerresi, insan hayatının değeri yoktur. Paris katliamına yürekten sevinmişlerdir.

 Tayyip Erdoğan yuhalayanlara kızmış, ama onları “birkaç yüz kendini bilmez” diye betimlemiş.

Birincisi, onlara niçin kızıyor? İstediği dindar ve kindar gençlik bu değil midir? Dindar, çünkü Müslüman Işid’e ve yaptıklarına hayran, kindar, çünkü Müslüman olmayanlara düşman. Tekbir getirmelerinin başka bir izahı yoktur. Paris katliamından sonra Işid bayraklarıyla korna çalarak zafer kutlamasına çıkan konvoydakilerden farkların yoktur.

İkincisi, onlar “bir kaç yüz kişi” değildiler, herkes gördü, işitti: 18 bin kapasiteli stadyumda bağırmayan, ıslık çalmayan olsa olsa 2-3 bin kadardı.

Olayda dikkatimi çeken diğer bir nokta o ıslıkçı, tekbirci topluluğun nasıl da robotlaşmış olduğuydu: Şartlı refleksli gibi “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye haykırıp durdular.

Onlara sorun bakalım: Paris’de öldürülenlerle bu tekerlemenin uzaktan yakından her hangi bir ilgisi var mı? Yurt içinde PKK için veya Sol için dillerine pelesenk ettikleri bu lafı Paris’de katliam yapan Işid’ci katilleri alkışlamak için hangi sebeple kullandılar? Olayın Türkiye’yle ne ilgisi var? Bu soruya yanıt veremeyeceklerdir.

Belli ki, kafalarında üç-beş sığ kalıptan, dillerinde birkaç klişeden ve siyasi dağarcıklarında Tayyip Erdoğan hayranlığından başka bir şey yoktur. Bildikleri başka slogan da yoktur, olur olmaz her yerde “Şehitler ölmez” diye haykırırlar, “En büyük Türkiye” diye tempo tutarlar, kendi kendilerine gaz verip kendilerinden geçerler.

Düşünmeyen, muhakeme yapmayan, zihinlerindeki üç-beş hazırlop siyasi kalıpla davranan bir topluluğa istediğinizi yaptırabilirsiniz, “oğlum paraları sıfırla”yı bile yutturabilirsiniz.

Böyle olduğu içindir ki, “milletimin yeni anayasayı kabul edeceğinden eminim” diyebilmektedir. (Oysa yanıp tutuştuğu başkanlık sistemi için % 40 oy yetmez. Fakat o “% 49,5’u aldım, nasıl olsa 1 puan daha alırım” diye düşünmektedir.)

Yıllardır toplumdaki çürümeden yakınırız. Şimdi çürümenin, sıradanlaşmanın, yozlaşmanın âlâsını yaşıyoruz. Bir toplum yukarıdan ne verilirse, onu alır. Tapındıkları kişi habire ona buna çatıyorsa, düşmanlar yaratmakla oy toplamayı adet edinmişse, topluma öfke ve nefret saçıyorsa, onu izleyenler de öyle olacaklardır.

TÜRKİYE’NİN SAYGINLIĞI MI, DEDİNİZ?

Paris katliamı üzerine Fransa ve dünya medyası Işid’e destek veren rejimlerin başında Ankara’yı saymıştı. Avrupa’nın değişik ülkelerinde bulunanlar bilirler, halkın zihninde “Türkler Kürtleri eziyorlar” diye yerleşmiş bir kanaat vardır, bunu size söylerler. Son zamanlarda “Türkler radikal İslam teröristlerini destekliyorlar” kanısı da buna eklendi.

Bahsettiğimiz maçtaki ıslıklama ve yuhalama olayı da o kanıya tüy dikti. Çünkü basında olaya geniş yer verildi.

Haksız da değillerdi. Mesela T.C. Varşova Büyükelçisi ve eski YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, Paris saldırısını kınayan Türkiyeliler için “Fransız piçleri Cezayir’de 1,5 milyon Müslümanı katlederken hiç sesiniz çıkmıyordu” demiş. Bu adam Türkiye’nin resmi bir temsilcisidir, daha önce üniversitelerin (bilimciler ve öğrencilerin) teslim edilmiş olduğu şahıstır.

Üstelik cahildir. Cahildir, çünkü Celal Bayar-Adnan Menderes rejiminin 1957’de Birleşmiş Milletler’de Asya Afrika Grubunun getirdiği Cezayir’in bağımsızlığı önergesine çekimser oy kullandığını ve karar taslağının o tek oy yüzünden Genel Kuruldan geçmediğini bilmez.

Ondan önceki yıllarda da Ankara hükümeti Cezayir Milli Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) silahlı kolu Milli Kurtuluş Ordusu (Armée de Libération Nationale, ALN) için “tedhişçi” (terörist), “isyancı”, “eşkıya”, “çapulcu” kelimelerini kullanmaktaydı, (sonradan Hariciye Vekili olacak) Başvekil Muavini Fatin Rüştü Zorlu bağlantısız ülkelerin oluşturduğu Bandung Konferansında “Cezayir’in istiklaline” karşı oy vermişti.

Yusuf Ziya Özcan’ın partisinin liderleri Adnan Menderes’e tapınmayı kendilerine siyaset edinmişlerdir.  [Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın askeri rejim tarafından asılmış olmasına itirazımız, onların hükümetinin demokrasi suçlarını ve emperyalist yardakçılığını görmemeyi gerektirmez. Ancak o rejime özeniyorsanız onları yüceltirsiniz, daha çok da kendinizi mağdur gösterme propagandasına alet edersiniz, “Dün Menderes’e bunu yaptılar, bugün de bana yapmak istiyorlar” dersiniz.]

Batı medyası Türk ve Müslüman büyükelçinin bu sözlerini de tabi ki ıskalamadı.

Islıklama olayına gelince televizyonlar ve Avrupa’nın ünlü gazeteleri hadiseyi “Türkler Paris kurbanları için yapılan saygı duruşunu tekbirle karşıladılar” dedi.

İşte, işbaşındaki siyasi rejimin Yeni Türkiye’sinin dünyadaki imajı böyle. Batı toplumu neyin ne olduğunu AKP seçmeninden çok daha iyi biliyor. Mesela silah yüklü TIR’lardan haberleri var. Onları yakalamış savcının ve jandarma subayının şu anda cezaevinde olduğunu biliyor.

New York Times’ın Internet sitesi Işid petrolünü taşıyan ve altına akaryakıt tankları monte edilmiş TR plakalı TIR’ların 3 dk.lık çekimini yayınlamıştı, Putin G20 zirvesinde “Işid’in akaryakıt tankerlerinin Türkiye’ye gittiğini gösteren uzay fotoğrafları elimizde” dedi. Son olarak John Kerry de Işid petrolünün Türkiye eliyle pazarlanmasını durdurmak gerektiğini söyledi. Yasa dışı yapılan bu ticaretin adı korsanlıktır.

ANKARA İLE PARİS KATLİAMI ÖZDEŞ DEĞİL

Ahmet Davutoğlu Paris saldırısı karşısında Fransa muhalefetinin ve aydınlarının hükümetin yanında durduğunu, Türkiye’de ise Ankara saldırısı konusunda hükümetin suçlandığını söyledi.

Diyarbakır, Suruç (Pirsus) ve Ankara saldırılarıyla, Paris saldırılarının hepsi Işid damgasını taşısa da, nitelikleri aynı değildir.

Mesela Paris saldırılarından François Hollande ve partisi yararlanmadı, 6 Aralık’da yapılacak Yerel Seçimler için merkezi iktidardaki Sosyalist Parti’nin bir çıkarı yoktur, tersine olay neo- faşist Milli Cephe’nin (FN) işine yaramıştır.  Hatta Fransa medyası böyle giderse önümüzdeki ilk C.Başkanlığı seçiminde FN Başkanı Marine LePen’in ikinci tura kalabilecek ikinci aday olma ihtimalinden söz etmeye başladı.

İkincisi, Paris katliamı ortaya yapılmış (konser salonunu, cafe’leri hedef almış)  bir saldırıdır. Diyarbakır, Suruç ve Ankara saldırıları (ve Adana-Mersin bomba tuzakları) münhasıran HDP’yi ve Solu hedef almıştır.

Ayrıca, Rus uçağını düşürerek 227 insanı katletmek, Paris’i kana bulamak, Lübnan’da 44 Şiiyi öldürmek, Paris’de 132 kişinin canına kıymak dâhil her eylemini övünerek üstlenen Işid, ne Diyarbakır, ne Suruç ne de Ankara saldırılarını üstlenmiştir.

Neden acaba? Yoksa Işid’deki Türkler tarafından yapılan o saldırılar merkezi bir karar sonucu değil miydiler? Yoksa Işid taşeronluk eylemlerini kendisine ait saymamakta mıdır?

Üçüncüsü Diyarbakır, Suruç ve Ankara saldırıları Türkiyeli İşid mensupları tarafından kotarılmıştı, Malatya milletvekili Ağababa daha önce yaptığı bir duyuruda o kişilerin MİT kontrolünde olduğunu açıklamıştı.

Nitekim ortaya çıktı ki, Suruç ve Ankara katliamlarının failleri kardeştiler, anneleri tarafından devletin en üst makamlarına ve bizzat Davutoğlu’nun şahsına kadar şikâyet edilmişlerdi, kurtarılmaları istenmişti. Devletin elinde kardeşlerin telefon konuşmalarının kayıtları vardı. Ama hiçbir önlem alınmamıştı. Yani ya yapacakları katliamlar onlara sipariş edilmişti, ya da suç işleyecekleri bilindiği halde bile bile onlara göz yumulmuştu.

Suruç’un failinin kimliği ortaya çıktığı halde hiçbir suç ortağının ortaya çıkarılmaması, kardeşlerin telefon konuşması bilindiği halde yok sayılması devletin veremediği bir hesaptır.

Rakka’da öldürüldüğü ileri sürülen Işid celladı “Cihadî John” lakaplı Muhammed Emwazi’nin koordinatları MI-6 ile MİT’in işbirliği sonucu saptanarak CIA ajanlarına bildirildiği iddiasını da hatırlatmalıyız.

Keza, MİT Emwazi’nin yardımcısı Anwar al Awlaki takma adlı Britanyalı Aine Leslie Davis’in 7 Kasım akşamı Kilis’in Çıldıroba köyünden Türkiye’ye girdiğini saptamış. Davis Gaziantep’te bir Işid evinde geceledikten sonra, gece otobüsüyle İstanbul’a gelmiş, burada temaslarda bulunmuş, Avrupa’ya geçmeden önce 12 Kasım gecesi hücre evlerine yapılan baskınlar neticesinde 4 kişiyle gözaltına alınmış.

Suriye’deki faaliyeti Türkiyeli olmayan Işid’cileri izleyecek kadar teşkilatlı olan MİT’in oradaki Türkiyelilerden habersiz olduğu düşünülemez.

Ve nihayet, ne François Hollande, ne Başbakan Manuel Valls, Türk Başbakanı gibi, “kamuoyu yoklaması yaptırdık, saldırıdan sonra oylarımız 2-3 puan arttı” dedi.

SİLVAN, NUSAYBİN, LİCE

Bütün dünya ve Türkiye Paris katliamıyla meşgulken, Silvan 12 gün süreyle yasaklı şehirdi. Orada sokağa çıkma yasağı kalktı, özel harekatçılar çekilirken duvarlara “Esedullah Timi burada 58. —Ne Mutlu Türküm Diyene , —TC Her yerde. —POH, JÖH, TEM burada, Burada, Piçler nerede. —Devlet Kızlar Geldik Her Yerde İninize Girdik. —TC Ne derse odur (MHP’nin amblemi 3 hilal), Kurdun dişine kan değdi, korkun” gibi ırkçı, faşist ve katil yazılar yazdılar.

Karargâhlarına döndüklerinde havaya ateş açarak ve tekbir getirerek gazalarını kutladılar.

Silvan’ı Nusaybin, onu da Lice ve Gevar (Yüksekova)  izledi.

Ne Paris gürültüsü, ne de Mali’deki otel katliamı dün Varto’da, Cizre’de, bugün Silvan’da, Nusaybin’de, Lice’de, Yüksekova,  yarın başka bir Kürt şehrinde yapılanları unutturabilir, ne de onları zihnimizde ikinci plana itebilir.

Bütün bu olup bitenlerden sonra kalkıp “Kürtler bizim kardeşimiz” diyeceksiniz, öyle mi?

Siz o insanları müstemleke mezalimiyle yönetebileceğinizi mi sanıyorsunuz?