1 Kasım 2015 manzaraları

oykullanma-bw-cropRejimin 7 Haziran 2015 sonrasında başvurduğu seçimleri tekrarlamak icadı Türkiye’de riya, sahtekârlık, demagojiyle… ve kanla dolu tarihsel bir dönem oldu.

Mesela Ahmet Davutoğlu’nun “Ankara’daki terör saldırısından sonra oylarımız yükselme trendine girdi, 1-2 puan arttı” diyerek insanların öldürülmesiyle oy hesabı arasında bağlantı kurması mensubiyetinin tıynetini sergiledi, çünkü o katliamların sebebi hikmetini ifade etti.

Gerek usta Tayyip Erdoğan, gerek çırağı Davutoğlu “bu saldırı kokteyl bir saldırıdır” diyerek PKK, PYD, Daeş, Suriye Muhaberatı ve “Paralelciler” birlikte yaptılar diyerek Işid’in suçunu hafifletmeye, daha doğrusu faili belirsizleştirmeye yeltendiler. Çok geçmeden Savcılık “Ankara saldırısını Işid yaptı” demekle istemeyerek de olsa onları teyit değil, tekzip etti.

AKP’nin seçim kampanyasında söyleyecek lafı o denli kalmamıştı ki, C. Başkanı senelerdir tekrarladığı gibi konuştu, “duble yollar yaptık, IMF’e borcumuzu ödedik demekten başka laf bulamadı. [Ama 2002 sonunda 130 milyar dolar olan dış borcu, Eylül 2015 itibariyle 405 milyar dolara çıkardınız, bugün bu halk yılda 59 milyar dolar borç faizi ödüyor.]

3. havalimanı ve 3. köprü için peylediğiniz şirketlere yabancı şirketler borç vermediler, yerli özel bankalar da vermediler, Ziraat, Vakıfbank ve Halkbank adlı kamu bankaları toplam 4,5 milyar dolarlık krediyi çok düşük faizlerle ve devlet garantisiyle vermeyi kararlaştırdılar. Böylece “halkın anasını belleyecek olan” iş adamı bu sayede muradına nail olacak. Belleyecek.

Başbakan “ne olursunuz 1 Kasım’da beni Kılıçdaroğlu’yla Bahçeli’ye mecbur etmeyin” diye oy avcılığında merhale kat etti.

Daha da ilginci, bir başka konuşmasında çöpçatanlığa soyundu, televizyonlardaki evlenme programlarından aldığı ilhamla gençlere “anneniz size eş bulamıyorsa, bize gelin, biz sizi evlendiririz” diye saadet ve mürüvvet sözü verdi.

TEHDİT

13 senedir iktidarda değillermiş gibi, bir muhalefet partisi edasıyla vaatler savurdu. Kısacası 1 Kasım ortamında AKP topluma söyleyecek hiçbir lafı kalmadığını ortaya koydu.

Pardon özür dilerim, söyleyecek lafı vardı: Kendilerine tek başına iktidar verilmezse “Beyaz Toroslar gelir” diyerek Kürt seçmenleri faili meçhul cinayetlerle korkutmayı denedi.

O tehdidi seçim malzemesi sayar da, arkadaşları durur mu? TBMM’nin AKP’li Meclis Başkanı “ülkeyi koalisyonlara muhtaç ederseniz, evlatlarınıza iş bulmak zor olur, yoksula kömür dağıtmak, yeşil kartınıza olan ilacınızı vermek zor olur” diye buyurdu.

Politikacı esnafı seçimlerde genellikle bol keseden vaat sarfeder, bugüne değin seçmene tehdit savuranını görmemiştik, ama büyük reis başta olmak üzere AKP mâkulesinin tehdide başvurması ne kadar telaşlandıklarını ve yeniden seçimin sebebi olan asgari 276’yı yakalayacaklarından emin olmadıklarını gösteriyor.

Nitekim Numan Kurtulmuş ve benzerleri tek başın iktidar için “bıçak sırtındayız” diyorlar.

276 İSKEMLE İÇİN BİNBİR TAKLA

276’yı bulmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar: Tayyip Erdoğan her gün vesile yaratıp günde iki kez, üç kez nutuk irat ediyor.

Hiç bahane bulamayınca gün aşırı muhtarları topluyor, ekranlarda konuşuyor da konuşuyor ya da bir AKP’li gençlik kongresi ayarlıyor, “Güneydoğulu kanaat önderleri” diye tanımladığı korucu aşiret reislerini ve şıhları sarayına getiriyor, bir gün yeterli olduğu halde, misafirlerini ikiye bölüp gösterisini iki güne yayıyor. [Oysa boşuna gayret ediyor, zira çağırdığı adamlar ister korucu başı ağa olsunlar,  ister şıh, hacı hoca takımı, seçmenleri zaten bellidir ve AKP’lidir, onları toplasanız da, toplamasınız da size oy vereceklerdir, yani onlarla Kürtlerden ek oy alamazsınız.]

29 Ekim resepsiyonunda nutuk atıp siyaset yapıyor, tek başına iktidar isterken bu arada bir alay gülünçlükler de oluyor: Mesela “artık Cumhuriyet Bayramları cumhurla başkanının kucaklaştığı bayramlar olacak, her ilden vatandaşlar Külliye’ye gelecek” diyor. Nasıl mı? 81 ilden saptanmış 10’ar kişi saray geliyor. AKP teşkilatlarının tavsiyesiyle mülki amirlerin belirlediği 810 kişi 78 milyonluk ülkede cumhur oluyor.

CUMHUR NEREDE, BAŞKAN NEREDE?

Daha da ilginci, resepsiyon sırasında sarayın dışına gelen kitleye 300 metre uzaktan, balkondan nutuk atıyor, fotoğraflara bakmışsınızdır, cumhur kendi reisini uzaktaki balkondan küçücük görüyor. Demek ki, “Cumhurla reisinin buluşması” böyle oluyormuş, 200 korumayla halkın arasına giren bir reis başka nasıl yapabilirdi ki? Üstelik Saray kapılarına dayananlar onun cumhuru olmayıp, protesto için gelen gençlerdi, hem de dindar ve kindar olmaya da hiç niyetleri yoktu.

Saray dedim de aklıma geldi. Onun sarayına tepki duyan sadece muhalifler değildi, Angela Merkel de bir günlük Türkiye ziyaretinde kaçak saraya gitmemek için Ankara’ya değil, İstanbul’a geldi ve her ikisini de ayağına getirdi.

Bu aykırılığa niçin katlanıldı? Seçim arifesinde “bana ve partime yarar” diye düşünüldü, Merkel ise mülteciler kriziyle başı dertte olduğu için seçim öncesi randevuyu kabul etti, oysa uygar devletlerin birinci yöneticileri yakında genel seçimleri olan bir ülkeye gitmezler, seçimlerin geçmesini beklerler.

Seçim gününü 5,5 günlük bir tatile rastlatmak da bir aklı evvel kurnazlığıydı, muhalif olanlar dayanamazlar, tatile giderler, oy kullanmaktan imtina ederler sanıldı. Metropol kentlerin otobüs terminallerinde yoğunluk vardı, ama seçmen kütüğü başka şehir ya da kasabalarda olanların oy kullanmak için memleketlerine gittikleri saptandı.

GAZETE VE GAZETECİLERE SALDIRI

Seçim ortamında başka şeyler de oldu: Bir AKP milletvekilinin başını çektiği AK gençliğe ve Osmanlı Ocaklarına mensup güruh Hürriyet Gazetesine saldırdı, iki gün sonra saldırı tekrarlandı, derken gazeteci Ahmet Hakan dört AKP’li zorba tarafından gazeteden evine kadar takip edildi ve dövüldü.

Paralelci denilen 7 TV kanalı devletin emrindeki Dijitürk’ten ve Türksat’tan çıkarıldı.

Koza Holding’in 23 şirketine 26 kayyum atandı, holdinge bağlı Bugün televizyonuna ve Bugün ile Millet gazetelerine el konuldu, gazetecilerin iş akitleri kuralsız biçimde feshedildi, o gazeteler ertesi gün yalaka basına paralel ön sayfalarla çıkmaya başladılar. Üstelik o dört kişi resmen AKP üyesiydiler ve meslekleri medya değildi, bazı haber kaynakları her kayyumun 30 ila 40 bin lira maaş alacaklarını iddia ettiler. (ilkeli haber.com, yeniyon.tv)

Dilek Doğan evini basan polislere “galoş giyin” dediği için bir polis tarafından vuruldu, hastanede yaşamını yitirdi, cenazesi Cemevinden kaldırıldı. Tam bir müstemleke polisinin, işgal ordusunun yapacağı böyle bir olay sadece bu memlekette polisin niteliğini göstermiyor, o cüreti onlara destek değil emir veren Tayyip Erdoğan’dan aldıklarını da gösteriyor. O emri dün T. Özal veriyordu, önceki gün Demirel, daha önce A. Menderes, ondan da önce İsmet İnönü, ilh.

Göreceksiniz, bundan önce olduğu gibi şimdi de katil polis müsamaha ve himaye görecektir. Yalnızca şimdi değil, sadece 12 Eylül ve 12 Mart rejimleri altında da değil, tüm Cumhuriyet tarihi boyunca Adliye daima suçlu polisleri korumuştur. Bu ülkede devletin suç işleme, insan öldürme serbestiyeti vardır.

Gelelim futboldaki himayeli zorbalığa: Trabzonspor’un Avni Aker’de Gaziantep ile oynadığı maçın son anlarında izleyicilerin penaltı beklediği bir pozisyonda penaltı vermeyen hakem ve yardımcıları kulüp başkanının telefon emriyle dört saat hakem odasında mahsur ve mahpus tutuldular.

Başkan ertesi gün TV kameralarının karşısına geçip, “emri ben verdim, ‘İstanbul’dayım, gelene kadar salıvermeyin’ dedim, ama çok sevgi ve saygı duyduğum ve dünya lideri olan birisi telefon edip ‘dünyaya rezil oluruz, hakemleri bırakın gitsinler, hataların hesabı sorulacaktır’ deyince dediğini yaptım” diye demeç verdi. Bundan sonra Trabzon’a gelecek hakemlere tehditler savurdu. Artık Trabzon’da maç yönetecek hakemlerin Trabzonspor aleyhine nasıl düdük çalacakları belli değil.

Türkiye’nin haline bakınız, adam kanunsuzluk yapıyor, ancak Cumhurbaşkanın sözüyle zorbalığından vazgeçiyor, o cumhurbaşkanı da hakemleri kastederek “hataların hesabı sorulacak” diyor.

Trabzonspor Bşk. 2013 yılında başkan seçilene kadar MHP’li olarak bilinirdi,  başkan olunca Tayyip Erdoğan’a yanaştı. 15 kişilik yönetim kurulunda 8 yönetici istifa ettiği halde hâlâ genel kurula gidilmiş değil.

Bu başkan aynı konuşmasında “100 sene bir kadın gibi yaşamaktansa, 1 sene erkek gibi yaşarım” diyerek erkek oğlu erkek ve de Türkoğlu Türk olduğunu ispat etti. Tam AKP’ye yakışan bir başkan yani.

İYİMSERLİĞİN FAZLASI TEMENNİDİR

Muhalif medyada gün geçtikçe iyimserliğin arttığı gözleniyor. Oysa iyimserlik rejime muhalifi seçmende seçim sonrasında bir düş kırıklığına yola açacak raddede olmamalı, temenni tahminin yerin almamalı.

Mesela AKP oylarını % 40’ın altına düşeceğini savlayan anket yok gibi. CHP’deki artış ise yüzde birkaç puan, HDP oylarında artış yok.

1 Kasım’a fazla umut bağlamak için seçim sisteminin her türlü hile-hurdaya açık olduğuna aldırmamak, hele hele AKP’ye her şeye rağmen namus atfetmek olur.

Bir kez daha devlet var gücüyle AKP’ye çalıştı. Örneğin son 25 gün içinde TRT’de Tayyip Erdoğan’a 29 saat, Davutoğlu’na 30 saat, CHP’ye 5 saat, MHP’ye 70 dakika, HDP’ye 18 dakika yer verilmiş. AKP’ye verilen sürenin ancak onda biri ona karşı olan partilere verilmiş.

Fakat şurası muhakkak ki, ne olursa olsun AKP yönetemez duruma gelmiştir. Çünkü yönetmek sadece Meclis’teki kelle sayısıyla olmaz, yargı erkini ele geçirmek de yetmez.

Halkın beli bükülmüştür. Gençlerin dörtte biri işsizdir, kriminalite denilen suç oranları yükselmiştir, kaç milyon kişiye sosyal yardım verilirse verilsin, uzun olamayan bir erimde o yardımlar da çöküntünün etkilerini önleyemeyecektir.

Bu durumda rejimin yapacağı tek şey vardır: Baskıyı ve zorbalığı arttırmak. Olacak olan da budur.

Yani 1 Kasımda sandığa gitmek ve gitmeyecekleri götürmek için elbette azami çaba sarfedilmiştir, buna rağmen önümüzde kara ve karanlık günlerin bizleri beklediği kehanet değildir.

Zorlu bir mücadeleden başka çıkış yolu yoktur. Fazla iyimserliğin düş kırıklığı getireceğini, onu da umutsuzluk ortamının izleyeceğini bilerek buna izin vermemek gerekir.