Diyarbakır, Suruç, Ankara…

ankara-bw-cropAnkara da barış mitingine karşı yapılan katliam tabi ki demokrasiden, barıştan yana insanları çok sarstı. derin bir üzüntüye ve mateme boğdu. Bir kısmımız “Türkiye bunu hak etmiyor” diyor.

Hepsi dile getirdikleri üzüntüde sonuna kadar haklılar, ama ülkenin olan bitenleri hak etmediği konusunda kanımca duygusallar.

Türkiye’ye yakıştıramadıkları şimdiki rejimdir. Oysa son 13 yıl boyunca da, ondan önceki on yıllarda da meydana gelen bir takım olaylar bu toplumun neyi hak ettiğini, neyi hak etmediğini ortaya koyuyor.

Düne gitmeden önce 2015 yılında kalalım: 7 Haziran seçimleri öncesinde Tendürek tertibini eski İçişleri Bakanıyla vali bey hazırlamamışlar mıydı?

Ya da HDP binalarına yapılan yüzlerce saldırı kimin marifetiydi?

18 Mayıs 2015’de HDP yöneticilerinin Adana ve Mersin’de bulunacağı iki gün içinde il binalarında birer bomba hadisesi yaşanmıştı. Bombalardan birisini getiren şahıs saptandığı halde, yakalanmadı, Suriye’ye gittiği söylendi, diğer bomba bubi tuzağıydı, kuryeyle gönderilmişti, kurye firmasına veren kişi kimdi, izi sürülmedi.

5 Haziran’da Diyarbakır mitingine patlayıcı koyup 7 kişiyi öldüren cani iki gün önce bir otelde saptanmış, ama GBT’si temiz denilerek serbest bırakılmıştı. Halbuki sınır kapılarında adı vardı. Serbest bırakıldı, gitti insanları öldürdü. Sonradan yakalandı, ama hiç bir bağlantısı ortaya çıkarılmadı.

20 Temmuz ‘da Pirsus (Suruç) katliamının bombacısı öldü, suç ortaklarının üzerinde durulmadı. 3 ay geçti, soruşturmada hiçbir ilerleme olmadı, çünkü tahkikat fiilen sonlandırılmıştı. [Nitekim ülkenin Başbakanı “yakalandı ve hukuka teslim edildi” diyecek kadar habersizdir, çünkü katliama kayıtsızdır.]

Saldırgan öldü diye Emniyet’in işi bitti mi? Katilin bağlantıları kimlerdi? Patlayıcıyı kimler yaptı, kimler taşıdı, vücuduna doladı, bunları saptamak kolaydı, fakat yapılmadı. Öyle olduğu için Ankara barış mitingi katliamı oldu.

Hürriyet gazetesi 23 Temmuz’da Suruç katilinin ağabeyinin de canlı bomba olduğu haberini manşetten vermiş. Mayıs ayından beri arandığını bildirmiş. Üç ay geçmeden Ankara katliamı olmuş. İki kardeşin annesi mülki ve adli makamlara başvurmuş, oğullarım canlı bomba olacaklar, bunları cezaevine koyun demiş. Ankara’nın diğer bombacısı iddia edilen ablası iki yıl önce devletin en üst iki makamına başvurmuş, “ikiz kardeşlerimi ölmeye götürdüler” diye yardım istemiş (Hürriyet, 16. 10. 2015). Cumhuriyet ise her iki bombacının da bilindiğini, teknik takip altında tutulduğunu, yani Suruç gibi Ankara katliamının da göz göre göre geldiğini ortaya koymuşlardır. Gazetede yayınlanan canlı bombalara ait ses kayıtlarının yazılı metinleri o kişilere göz yumulmasında ihmal değil, ancak kasıt olabileceğini göstermektedir. Cumhuriyet ve Birgün gazetelerinin bu konuda verdiği bilgiler bombacı saldırganların nasıl himaye edildiklerini belgelemektedir. [Her iki gazete de kanunsuz buldukları yasağı dinlemeyerek basın özgürlüğüne hizmet ederek önemli bir işlev üstlenmişler ve yasağı geçersiz hale getirmişlerdir. Yasağın işe yaramadığını gören rejim zaten kadük olan kararını iptal etmek zorunda kalmıştır.]

DEVLET EBED MÜDDET

Selahattin Demirtaş “bu saldırıyı halka karşı devlet yaptı” dedi diye onu topa tuttular. Devlet hiç halkına böyle bir şey yapar mı?” diye kıyameti kopardılar.

Bu çaptaki olaylar ancak devletçe düzenlenir, ya da devletin bilerek göz yummasıyla yapılır. Hele bugünkü gibi, rejimin başı yürütme, yasama ve yargıya hâkimse, devlet tabii ki “Devlet benim” diyenindir.

Ülkenin siyasi tarihi katliamlarla, suikastlarla doludur: Bunların başında Ermeni soykırımı gelir.

Cumhuriyet’in ilk döneminde 19 kez Kürt katliamı vardır.

Ocak 1921’de Türkiye’ye gelen Türkiye Komünist Partisi kurucularından 15 kişi Ankara’dan gelen bir şifreli emirle Trabzon’da bir tekneye bindirilip öldürüldüler.

Temmuz 1942’de C. Başkanı İnönü ve Genel Kurmay Bşk. Çakmak’ın yetkilendirdiği 3. Ordu. K. Mustafa Muğlalı’nın emriyle 32 köylüyü kuşuna dizdirmiştir. İnönü Van’da yaptığı konuşmada, general için “O Şark’ta olduğu için, ben Ankara’da rahat uyuyorum” demiştir.

6-7 Eylül 1955 pogromunu Özel Harp Dairesi, istihbarat teşkilatı ve Demokrat Parti birlikte düzenlemişlerdir.

1 Mayıs 1977’de katliamını devletin bir kanadının suçu saymak gerekir. Suç KKK Org. Namık Kemal Ersun cuntası ile işbirliği içindeki ABD profesyonellerine aittir.  Hadiseden bir süre sonra Ersun ve 800 kadar subay emekliye sevk edilmişlerdir. [Ersun acele etmeseydi, askeri diktatörlük koltuğuna halefi Kenan Evren değil, kendisi oturacaktı.]

Aralık 1978’de K. Maraş katliamı tertiplenmiştir. Çoğu Alevi 110 kişi, öldürülmüştür. Sonradan askeri mahkemede yargılanıp beraat ettirilen 1 no. lı sanık, ileriki yıllarda Tayyip Erdoğan’ın İstanbul İl Başkanı olduğu Refah Partisi’nden milletvekili yapılmıştır.

Mart 1994’te Türk savaş uçakları ve helikopterleri Cizre kırsalında Gever (Kuşkonar) ve Beysukê (Koçağılı) köylerini bombaladılar. 38 kişi öldü. TSK önce inkâr etti, sonra kabul etti, bombaların yanlışlıkla düştüğünü söyledi. Sonuçta –tıpkı sonradan Roboski’de de olacağı– gibi suçlular ceza almayınca aileler 2006’da AİHM’e başvurdular, Tayyip Erdoğan Hükümeti Mahkemeye "Olayın faili PKK olabilir. Eğer sorumlu PKK değilse bile askeri uçakların menşei belli değil. Uçakların Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) ait olduğuna dair bir kanıt yoktur” diye yanıt verdi. Kasım 2013’de T.C. 38 kişinin ailesine toplam 2 milyon Euro ödemeye mahkûm edildi. Dört ay sonra Türk adliyesindeki dava 20 sene sonunda zaman aşımından düştü. Olay İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden James Ron’un “Savaş ve İnsan, Türkiye’ye silah transferleri ve savaş yasaları ihlalleri” adlı kitabında tanıklıklarla anlatılır (Belge Y., İst., 1995).

Ocak 1996’da Şırnak ili sınırları içinde Basê (Güçlükonak) kırsalında 10 köylü Jandarma Taburuna götürüldü, oradan ticari bir minibüse bindirilerek tekrar yola çıkarıldı, yolda bir Jitem timi tarafından minibüs sürücüsüyle birlikte 11 kişi kurşunlanarak ya da araç içinde yakılarak öldürüldü. 2009’da dönemin bakanlarından Adnan Ekmen cinayeti Jitem’în işlediğini söyledi.

Sayısının kaç bin olduğunu bilemediğiniz “faili meçhul” denilen cinayetler Jitem’in, özel harekâtın ve jandarma komandonun marifetidir. Her hangi bir Jitem’ci işlediği suçlardan dolayı yargılanmış mıdır? Hayır.

Temmuz 2003’teki Madımak katliamı devletten bağımsız değildir. Olayın örtülü kısmı belli olmamakla birlikte, otelin etrafındaki dinci, linççi kuşatma saatlerce sürmüş, C. Başkanı Demirel telefon başında emirler yağdırarak saldırganlara müdahale edilmemesini sağlamıştır. Sonuçta C. Başkanı Demirel, Başbakan Tansu Çiller ve onların emrindekilerden adeta teşvik gören kalabalık “Allahu ekber” çekerek 35 insanı yakmış ya da dumanla boğmuşlardır. O katillerin avukatlarından bir kısmı Refah Partisinden, sonra da AKP’den milletvekili olmuşlardır.

2011’in son günlerinde Qıleban (Uludere) kırsalındaki Roboski (Ortasu) ve Bujeh (Gülyazı) köylülerinden 17’si çocuk 35 kişi F-16 uçaklarının bombardımanıyla toplu halde öldürüldüler. MİT istihbaratına dayanarak verilen bombalama kararı yasalar gereği (konu sınır ötesine bir askeri müdahale olduğu için) ancak Başbakanın yetkisindeydi. Kendisi “emri ben verdim” diyemedi, ama sadece Gen. Kur. Başkanını kutlayıp teşekkür etti. Yayın yasağı konulduğu için konu medyada konuşulamadı, perde arkası karanlıkta kaldı.

Ancak şimdilerde ortaya çıktı ki, yerel askeri birim gelenin bir kaçakçı kafilesi olduğunu Genel Kurmay’a bildirmiş, fakat siyasi otorite dinlememiş, bombalama emrini vermiş. Kafilede bulunduğu iddia edilen PKK yöneticilerinden Bahoz Erdal’ı öldürmüş olmanın Türk toplumundaki siyasi propagandası yerine, 34 canı yok etmenin lekesi geldi.

Eğer halka kıymak bu değilse, başka nedir? Açılan soruşturmalar hem askeri hem de sivil mahkemede sonuçsuz kaldı. Devletin ölen her kişi başına vereceğini açıkladığı 123 bin liralık tazminatı aileler almadılar. Bu katliam devletin suçu değildiyse, neden tazminat vermeye kalkışmıştı?

Toplu öldürmelerin yanında birkaç münferit suikasti anacağım:

1992’de Jitem Musa Anter’i öldürmüştü. Emekli bir üst düzey istihbaratçı o suikastin yapılmasının yanlış olduğunu söyleyerek “uluslararası terminolojide buna “pardon cinayeti” adı verilir” demişti.

2007’de Hrant Dink cinayetinde devletin bütün kanatları vardı. Mesela Sabiha Gökçen’in Ermeni asıllı olduğunu Agos’da yazdığı için Dink önce Gen. Kurmay’dan azar işitti. Özel Harp Dairesine bağlı birileri Agos önünde protesto gösterisi yaptılar. Sonra İstanbul Vilayet binasında iki MİT görevlisi ona kendi haberini tekzip etmesini, yoksa başına bir iş geleceğinden endişelendiklerini söylediler.

Suikast yapılacağından Trabzon Emniyet’inin, İl Jandarma Komutanının, Em. Genel Müdürlüğünün, İstanbul Valisinin ve Em. Md. nün haberleri vardı. Cinayetten sonra zamanın başbakanı hepsini korudu. Hatta valiyi önce milletvekili sonra bakan, Em. Md.nü  ise vali yaptı.

2013’de Paris’de (PKK kurucularından) Sakine Cansız ile tesadüfen yanında bulunan Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in Türk istihbaratının emriyle bir tetikçi tarafından öldürüldüğü açık kanıtlarıyla, ses kayıtlarıyla ortaya çıktı.

ASIL SORUMLU IŞİD Mİ?

Diyarbakır, Suruç ve Ankara’da Işid suçludur demek meseleyi geçiştirmek olur. Evet, o saldırıları yapanlar Işid mensubudur, ama onlar sadece patlayıcının pimini çekmişlerdir. Asli fail değildirler. Tıpkı Hrant Dink’in asıl katillerinin yakalananlar olmadığı gibi.

Ne hikmetse, saldırılar AKP iktidarından yana ve sola karşı olmaktadır. Havuz gazeteleri ise “bu olay Türkiye’ye saldırıdır” diye manşet atıyorlar. “Hedef Türkiye’dir” demek konuyu muğlâklaştırıp, saldırının sola düşman karakterini maskelemek olur ve Türk toplumundaki paranoyaya hitap eder. Türkiye’de zaten her kötülüğün altında yabancı parmağı aramak, “bizi çekemeyen” diye adı konulmamış güçlere bağlamak güdüsü çok baskındır. Zihinler hep komplo teorileriyle doludur.

Nitekim Hükümet sözcüsü saldırıyı yapanların çok organize ve çok profesyonel olduğunu söyledikten sonra, olayı birkaç devletten oluşan bir “üst akıl” tarafından yönlendirdiğinden dem vurmuştur. Her zaman kabahatli ilan edilen bu “dış güçler” klişesi saldırıları örtbas etmenin ve asıl suç odağını gizlemenin alışılmış yoludur.

Başbakan ve AKP Genel Başkanı ise işbaşındaki hükümetin AKP hükümeti olmadığını söyleyerek suçu AKP’nin üzerine atmaya kalkışmıştır. Oysa yayın yasağına rağmen gazetecilerin çabalarıyla bombacıların faaliyetine nasıl göz yumulduğu ortaya çıkmaktadır.

Ne var ki, aynı Davutoğlu sonradan “Ankara’daki terör saldırısı oylarımızı arttırdı” diyecektir.

İşbaşındaki rejim böyle olaylara yayın yasağı getirerek gerçeklerin medya tarafından kurcalanmasını, ayrıntıların öğrenilmesini önlemeyi adet haline getirmiştir. Böylece konu gündemden düşürülmekte ve kısa zamanda unutturulmaktadır. Olayın sorumluluğu her zamanki gibi dış güçlere yüklenip yurttaşların haber alması, düşünmesi, irdelemesi istenmemektedir. Bir kez daha aynısı olmuş, yasak konulmuştur, hem de öncekilerden daha kapsamlı olarak konulmuştur. Bu yasak suçluların telaşıdır.

HANGİ BİRLİK?

Rejimin başındakiler “birlik, beraberlik” çağrıları yapıyorlar. Bütün bu olaylara sebep olmak mı birlikçilik? Milli irade, milli irade deyip, o irade tek başına iktidar vermeyince, seçimi yok saymak mı birlikçilik? Kendisinden olmayanlara her daim çatıp, iktidarı ayrıştırma ve ötekileştirme üzerine kurmak mı birlikçilik? Yoksa muhalif olmayıp, tarafsız kalanları bile “Bîtaraf olan, bertaraf olur” diye tehdit etmek mi?

Sadece o partinin politikacıları değil, seçmenlerinin çoğu da Ankara’da öldürülenlere “oh oldu” demektedirler. Sosyal medyadaki binlerce tweet ve tetikçi gazetelerdeki zehir saçan düşmanlıklar neyin, ne olduğunu göstermektedir. Çünkü yukarıdan ne verilirse, onlar da öyle şekillenirler.

Türkiye-İzlanda maçında şahit olduk: Başlama vuruşundan önce yapılan saygı duruşu esnasında tribünlerin –tamamı değilse bile– büyük bir kısmı ıslıkladılar, yuhaladılar ve tekbir getirdiler. AKP’nin %65 oy aldığı bir şehirde yaşanan çirkinlik Ankara’da ölenlere nasıl kin ve düşmanlıkla bakıldığını göstermekteydi.

Bu bize Hrant Dink’in öldürülmesinden bir hafta sonra Avni Aker’deki Trabzonspor maçına on bin kadar seyircinin katilin beyaz beresiyle geldiklerini hatırlattı.

İzlanda maçında son dakikada galibiyet golünü atan Selçuk İnan İskenderun’lu bir Alevi diye hoşa gitmedi. Alevi düşmanlığı bu boyutta olunca, Selefi Işid bu ülkenin gençlerinin % 4’ünün sempatisini elbette kazanır.

7 Haziran seçim sonuçlarından telaşlanıp, yeniden seçime gitmek ve “istikrarı ancak ben getiririm” demek için ülke kaosa sürüklendi. Hırsızlığa, yolsuzluğa, rüşvete bulanan ve avantasını, talanını sürdürmekte olan bir iktidarın ne pahasına olursa olsun başta kalma ihtirası memleketin başına ne felaketler açtı?

Tabi yaşanılan kaosta MHP’nin de büyük günahı var. 7 Haziran sonuçlarının gereğine uyulmasına engel olan, sonra Meclis Başkanlığını AKP’ye hediye eden ve rejime hayat öpücüğü veren bu stepnenin mevcut durumdan şikayet etmeye hiç hakkı yok.

İşbaşındaki otorite iki bin TIR dolusu silahla, parayla, cihatçıyla, diğer tüm imkânlarıyla Işid’i desteklemiştir, onun en önemli parasal kaynağı olan petrolü ve akaryakıtı Türkiye üzerinde pazarlamaktadır.

28 Temmuz 2015’te The Guardian’da yer alan habere göre, Mayıs ayında ABD bir özel kuvvetler birliği Işid’in Petrol Bakanı diye anılan ve çoğunlukla Türkiye ile petrol ticaretini yürüten Ebu Sayyaf’ı öldürmüştü.

Günde 1 ila 4 milyon dolar arasında değişen petrol gelirinin Işid’in büyümesinde en etkili kaynak olarak biliniyor. Gazeteye konuşan bir Batılı istihbarat kaynağına göre Ebu Sayyaf’ın evinden ele geçirilen belgelerde Türk yetkililerle Işid üyeleri arasındaki doğrudan ilişki artık inkâr edilemez bir şekilde ispatlanıyordu. Ebu Sayyaf’ın evinden çıkan yüzlerce flaş bellek ve doküman Işid ile Ankara arasındaki bağın çok net olduğunu ortaya koymaktaydı.

Türkiye Işid katillerine veya Batı’dan gelip ona katılacak olanlara yolgeçen hanı olmuştur, destekçi rejim yaralı cihatçıları 112’li ambülanslarla getirip, özel hastanelerde tedavi ettirmiştir.  Bu cani güruhu Suriye’den Türkiye’ye vızır vızır girip çıkmıştır. Batı dünyası kadar Rusya ve Çin de onun en büyük destekçisinin Ankara olduğunu bilmektedir. Işid’in Irak ve Suriye’deki siyasal amacı ne olursa olsun, Türkiye’deki misyonu kiralık katilliktir. Örgüt sola karşı istihdam edilen taşeron, tetikçi bir yapılanmadır.

Davutoğlu onun İslam anlayışının AKP’ninkinden 360 derece farklı olduğunu söyleyerek (çemberin başlangıç noktası olan 0 derece ile bitiş olan 360 derecenin aynı nokta olduğunu ilkokulda öğrenen) çocuk öğrencileri bile güldürmüşse de, Başbakan “İslam’dan “biz” diye söz etmesiyle, İslam’ı referans almasıyla yönettiği devletin laik olmadığını itiraf ettiğinin farkında bile değildir.

AKP YARAR-ZARAR HESABI YAPAR

AKP yöneticileri böyle toplu ölümlerde siyasi getiri, götürü hesabı yaparlar. İnsan yaşamlarına biçtikleri değeri siyasetle ölçerler. İçeride polisin öldürdüğü muhalif göstericileri suçlu ilan ederken de, dışarıda Mısır ordusu tarafından öldürülen Esma’ya ağlarken de siyasi hesapları vardır.

Mesela resmi rakamlara göre 102 kişinin hayatını kaybettiği saldırı için “İçişleri Bakanı istifa edecek mi?” diye soran gazeteciye Tayyip Erdoğan şu yanıtı veriyor: Her olayda istifa mekanizmasını çalıştırmak doğru değil, diyor. Olayı “her olay” diyerek olağan ve sıradan buluyor. Tıpkı Soma’da 301 işçi öldüğünde “bunlar sürekli olan şeyler, bu işin fıtratında var” dediği gibi.

27 AB ülkesinin Büyükelçileri (Konsolosları değil, tamamının Büyükelçileri) katliam mahalline gidip çiçek bıraktıktan sonra, ancak o zaman (4. günde) Başbakan oraya gitmiştir. Tayyip Erdoğan ise konuk Finlandiya C. Başkanı aynı yere karanfillerle gitmek istediği için (5. günde) ona refakat etmiştir.

Yazının başına dönersek, son yıllar göstermiştir ki, bu ülke demokrasiden henüz uzaktadır, şayet bir kişi çıkıp diktatörlüğünü kurabiliyorsa, anayasayı, yasaları çiğniyorsa, yasakları, sansürleri, hapisleri ve ölümleri dayatabiliyorsa bu topumun demokrasi için uzun bir yolu var demektir.

Kimse kendisini kandırmasın: Oyları hâlâ  % 40 civarındadır. Seçmenlerinin biricik kahramanıdır, ayan beyan ortaya dökülen hırsızlığa da, yolsuzluğa da oylarıyla alenen onay vermektedirler.

Bu tablo Türkiye’ye yakışıyor mu? Yakışıyor. Gerçek Türkiye bu. Ve her toplum lâyık olduğu yönetimle yönetilir.