21. Yüzyıl Avuntusu

modern-times-reszdKızılcık'ın geçen (31) sayısında yayınlanan “Sanayi devrimi ve çağı aşılmıştır” başlıklı yazısında Ömer Özkan , benim gibi düşünenlere, şunları yazdı: "...Sanayi çağı gerek dinamikleri, gerekse kurumları açısından etkinliğini, başatlığını kaybetmiştir. Kapitalizmin –ve onunla birlikte sosyalizmin– aşıldığı dünyada yeni bir ekonomik/toplumsal sistemin, yani globalist sürecin başladığı, bilginin üretim faktörü olarak devreye girmesinden, tarihsel itici güçlerin ... ve küresel oluşumların engel tanımamalarından... ulus devletin aşıldığından, AB projesinin hızla ilerlemesinden anlaşılmaktadır. Bundan böyle kesinlikle 'bilgi çağı' sözkonusudur. …Sayın Çebi, kapitalizm –yeni liberalizmin nesnel temeli– sanayi devriminin dinamikleriyle hayat bulan bir sistemdir. Sanayi devrimi ömrünü tamamladığı için sosyalizm gibi kapitalizm de aşılmıştır...Bilgi çağı koşullarında sermaye düşmanlığına gerek yoktur…Sermaye birikimine karşı çıkmak tarihsel ilerlemeye karşı çıkmaktır. Marksizmin özüne karşı gelmektir. Proletaryanın çıkarları, emeğin, emekçi sınıfların çıkarları biçimindeki dünkü sol söylem terk edilmeli, 'insanlığın çıkarları' söylemi güncelleştirilmelidir. Siz Marks gibi değil, Lenin gibi düşünüyorsunuz, sayın Çebi. Proletarya diktatörlüğünün bundan böyle hiç bir biçimde uygulanma şansı yoktur. Bu nedenle mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmeleri de gerçekleşmeyecektir. Sayın Somer'in 'toplumsal özel mülkiyet' arayışı kategorik olarak daha doğrudur. Çalışan kitlelerin fonlarında büyüyen bir başka sermaye daha vardır ki, henüz bu sermaye üretimin dışındadır. Fakat bu sermaye akıl almaz ölçülerde yoğunlaşmaktadır. Asıl bu, toplumsal tabanı giderek genişleyen ve âtıl olmaktan çıkma aşamasında olan kamusal sermaye çok önemlidir. Marx bu gerçeğe parmak basmış, 'sermaye birikimi hızlandıkça, sermayenin sınıfsal özellikleri kaybolur ve toplumsal nitelikleri ağır basar' demiştir. Gelecekte sermayenin toplumsallaşması gerçekten yeni bir hız kazanacak ve özel mülkiyetin yeniden biçimlenmesi süreci yeni toplumsal biçimler doğuracaktır..."

Anlaşıldığı kadarıyla Ömer Özkan şunun kavranılmasını istiyor: Sanayi devriminin yarattığı çağ sona ermiştir. Yeni bir devrimin içinden geçmekteyiz. Içinden geçmekte olduğumuz devrim, "Bilimsel Teknik Devrim"dir. Sanayi devrimi, kapitalizm ve sosyalizm şeklinde iki tür olmak üzere sanayi toplumunu yaratmıştı. Şimdi "Bilimsel Teknik Devrim" "Sanayi Çağı'nı, dolayısıyla onun toplumsal örgütlenme biçimleri olan kapitalizmi ve sosyalizmi sona erdirdi ve kendi çağını, yani "Bilgi Çağı"nı ve bu çağın toplumu olan "Bilgi Toplumu"nu yarattı. Bu durumda kapitalizme karşı sosyalizm için mücadelenin de bir anlamı kalmamış oluyor. Kapitalizme karşı sosyalizm için mücadelenin sanayi çağında bir anlamı vardı. Marksizm/Leninizm o çağa mahsus bir düşünce ve pratiği temsil ediyordu. Hala Marksizm-Leninizmden bahsetmek "geri kafalılık"tır. "Sınıf"lardan, hele "işçi sınıfı"ndan ve onun tarihsel misyonundan sözetmek saçmalıktır. Bilimsel Teknik Devrim işçi sınıfının kendisini ve ona biçilen tarihsel misyonu iptal etmiştir. Bugün ve bundan sonra geçerli olan "insanlık" ve "insanlık için çalışma"dır. Bu "Komünist toplum"dur... Globalizasyon (Küreselleşme) komünizme götürmektedir.

Ömer Özkan "düşünme"nin dozunu kaçırmış. Söylenecek söz bırakmamış. Ancak "Bilimsel Teknik Devrim" vurgusuyla düşünen pek çok Marksist yazar, düşünür ve siyasetçi var. Bunlar şimdilik, Ömer Özkan gibi dozunu kaçırmıyorlar. Gerçeklikten (Marx) ve somut durumun somut tahlilin(Lenin)’den kopmadıkça tartışmaya değer tezler ileri sürüyorlar. Tezlerini şöyle özetlemek mümkündür: Sanayi devrimi ile birlikte doğmuş ve gelişmiş bulunan kapitalist üretim ilişkileri ve sınıfsal ilişkiler artık geçerliliğini yitirmiş ve "Bilgi Çağı"nın toplumsal ve sınıfsal ilişkilerine geçilmiştir. Sanayi çağında geçerli olmuş varsayımlarla oyalanmak vakit kaybıdır. Marx'ın düşüncesine dayanarak "Yeni Çağ"ın mantığına uygun yeni varsayımlar üretmemiz gerekir. Lenin'in varsayımı üzerinden, o hâlâ geçerliymiş gibi düşünmekle bugünkü dünyayı kavramamız olanaksızdır.

"Bilimsel Teknik Devrim" adını verdikleri gelişmenin kapitalizmin niteliğini değiştirdiği varsayımını Marx'ın düşüncesine dayanarak ileri sürenlerin Marksist düşünceyi sığlaştırdıklarını söylememiz gerekir. Bunun kusuru onlarda değil, Marx'ın düşüncesinin kendisindedir. Marx'ın düşüncesi üzerinden kurulmuş yüzelli yıllık bir düşünce ve eylem çizgisini toptan yok sayıp, ama gene Marx'ın düşüncesinden yola çıkarak, içinde sınıflar mücadelesinin olmadığı, işçi sınıfının misyonunun ortadan kalktığı, sınıfsız topluma geçiş için "mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi"nin zorunluluk olmaktan çıktığı bir tasarıma ulaşmak, kuramsal değer taşıyan bir şey üretmekten çok, "film montajı"na benzemektedir. "Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” ile başlayıp biten Marx'ın düşüncesinden çıkarak "Bilgi Çağı"na mahsus yeni mülkiyet arayışlarına girişmek, boş gayret gibi gözükmektedir. Ama önce, kavramakta zorlandığımızın sık sık yüzümüze vurulduğu şu, "Bilimsel Teknik Devrim" kavramı üzerinde duralım: Bilimde (ne ise!) ve teknolojideki gelişmeleri Bilimsel Teknolojik Devrim adı altında mitleştirme saplantısı otuz yıl kadar önce, o günkü reel sosyalist ülkelerde başlatıldı. Reel sosyalizmin teorisyenleri sosyalizmin kapitalizmle girdiği "kalkınma yarışı"nı kaybetmiş olmasının nedenlerini Bilimsel Teknik Devrim kavramıyla açıklamaya başladılar. Ancak bu öyle bir açıklama tarzıydı ki, reel sosyalizmin dünya üzerindeki etkinliğini kapitalizme armağan etme planının teorik kılıfı diye keşfedildiği halde, hastalık derecesinde bir kapitalizm hayranlığına dönüşüyordu. Kapitalizm bu devrimi başarmış, ama reel sosyalizm dışında kalmış oluyordu. Yani Bilimsel Teknik Devrim kavramı, aynı zamanda bir reel sosyalizm eleştirisi olarak kullanılıyordu. Marksist kökenli Bilimsel Teknik Devrimci düşünür tipi Reel sosyalist mirasın uzantısında şekillendi. Bunlar daha sonra Batı'dan "küreselleşme" (globalizasyon) kavramını da alarak konseptlerini genişlettiler. Dünyayı bu iki yeni "uydurulmuş" kavram üzerinden kavrayıp açıklamaya, kapitalistlerden çok, solcu ve sosyalist aydınlar itibar ettiler.

"Bilimsel Teknik Devrim"ci Marksistler önümüze, kafa karışıklığı da içeren tezler çıkarıyorlar. Örneğin bilginin ve bilgisayar sistemlerinin makinaya ve üretim sürecine en azından 70 yıldır uygulandığının farkında olanlar "BTD" yerine "Üçüncü Sanayi Devrimi" tanımını tercih ediyorlar. Bunlara göre insanlık tarihi bakımından getirisini ve götürüsünü bugünden tam olarak bilemediğimiz yeni bir sayfa açılmıştır. Biz bugün, açılan bu yeni çağın öncüllerini hissedebiliyoruz. Hissedebildiğimiz öncüller bize, dünya tarihinin yeni bir çığırının açıldığı (Arno Peters), açılan bu çığırda sosyalizmin "bilgisayar sosyalizmi" olacağını gösteriyor. Ama bütün bunlar yaşam gerçekliğiyle yüzleşmemiş, "öncüllere dayalı hissiyat" oldukları için tutarlı varsayım düzeyine erişemiyorlar. "Bilgi çağı”nda zaten meteoroloji haberleri bile artık "Hava '- 8' derece olacak ama '-12' derece hissedilecek" biçiminde verilmiyor mu? Burada Marx’ın düşüncesini sığlaştıran nokta; ona dayanılarak “hissedilmesi”dir. Oysa Marx'ın "hissedilen"e göre değil, gerçeklik ne ise ona göre düşünmekte çok inatçı olduğu bilinmektedir. Eserini yaşanmış ve yaşanmakta olan bütün bir insanlık tarihi üzerine bina ettiği, eserinde eseri ağırlığınca dipnot düşmesinden belli değil midir? "Bilimsel ve Teknik Devrim" üzerine ise cek-cak eklerinden arınmış bir düşünce kurulamıyor. Sunulduğu kadarıyla ve biçimiyle, üretici güçlerde yaşanmakta olan bir kapitalist devrimden başka bir şey olmaması gereken Bilimsel Teknik Devrim dünya çapında geçerlilik kazanmış hangi sonuçlarıyla bize kendini gösteriyor? Bilimsel Teknik Devrimcilik 1980'lerde başlayan neoliberal ekonomilerin ve siyasetlerin yükselişiyle kendini gösterdi. "Bilgi toplumu" denilen toplum da ayırdedici tarihsel özelliğini bize, devletçi kapitalist ekonomilerin tasfiyesinde, serbest ticarette ve neoliberal devlet ve hukuk tipinin (DTÖ ve Küresellik) ortaya çıkmasında gösteriyor. Sol düşüncenin demokrasi kabızlığına tutulması da aynı sürece paraleldir. Halbuki, neoliberal devlet denilen bugünkü kapitalist devlet tipinin klasik faşist devlet tipiyle büyük benzerlikler gösterdiğini ve gelişen kapitalizmin kendi klasik tarihsel temeli olan demokrasiyi inkâra yöneldiğini esasen 20. Yüzyılın her iki yarısındaki gelişmelerderden ve bu döneme ilişkin demokrasi analizlerinden biliyoruz. "Yeni sol" ile sosyal demokrasinin savaş sonrası Avrupası’ndaki temel polemiği bu merkezdeydi ve Yeni Sol bu tartışmayı kazanmıştı. "Bilimsel Teknik Devrim" denilen gelişmeye en çok atfedilen şey üretimi aşırı biçimde hızlandırıp dünyaya bereket saçtığı, çalışmayı eziyet olmaktan çıkardığı ve "boş zaman"ı artırdığıyla ilgilidir. Bu savı, hattâ, Bilimsel Teknik Devrim kol emeğinden ibaret olan işçi sınıfını üretim sürecinin dışına çıkardı noktasına vardıranlar da bir hayliydi.

Her geçen gün daha az çalışma gerektiren yeni teknolojilerin sürekli artan verimliliği açısından bakıldığında çalışmanın eziyet olmaktan çıkıp azaba dönüşmesi, çalışma zamanının daha uzaması arasındaki çelişkiyi nasıl açıklayacağız? Bu ayrıca bugünün sorunu değil. Avrupa'da 25 yıl önce sendikaların başlıca gündem maddesi, teknoloji verimliliğinden doğan zamanın, cüzi de olsa bir bölümünün çalışanlara verilmesiydi. Bu mücadelede, çalışanlar bir saniye bile kazanamadılar. Marx, "İşçi için hayat çalışma bittikten sonra başlar," demişti ve kapitalizm, bolluk ve berekete boğulduğu durumda bile işçiye bundan zırnık koklatmıyordu. Zenginleştiren olması gereken iş ve işin örgütlenmesi bugün tümüyle askeri bir faaliyettir. Kapitalizm, "Yeni ekonomi" adı altında yeni bir hegemonya felsefesi geliştirmektedir. Emek verimliliğini artırma eksenli bu felsefe çalışma zamanını en son salisesine kadar planlamaya odaklanmıştır. Kapitalizmde bugün abartılı planlama mutlak planlamaya dönüştü. Sadece üretim değil, tüketim, sosyal ve kültürel, hatta düşünsel ve moral olan, yani insana dair her şey, dışına çıkıldığında sistemi dağıtacak önemde katı planlama kalıpları içine sokulmuştur. Kimin nerede öleceği ve nereye gömüleceği dahi katı bir plan içinde, âdeta kesinleşmiştir. Kapitalizmin bütün başarısı bu planlama kabiliyetine yorulmaktadır. Tamamen kâr maksimizasyonuyla ilgili olan bu kapitalist eğilim açıkken, ilginçtir, Reel Sosyalizm en çok planlamacı bir ekonomi olmakla eleştirilmişti. Bilgisayar dahil yeni teknolojilerin, bütün dünyayı, bütün dünyanın bilgisiyle ve imkanlarıyla ve ihtiyaçlarıyla planlamaya teknik destek sağladıkları doğrudur. Özelleştirme denilen şey de aslında her şeyi dünya çapındaki katı kapitalist planın içine sokmak, lokal planlamayı öldürmek içindir. Böylece dünyanın tek(el)le yönetilmesi imkan dahiline girmiştir.

Oysa dünyaya objektif bakabilen herkes bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sınai devrime eklendiğini görmektedirler. Söylemek için henüz erken ama, gelişmelerin kapitalizmin gelişmesine yeni bir dinamizm kazandırdığı söylense, buna belki bazı kanıtlar bulunabilir ama olayı Bilimsel Teknik Devrim adı altında, sanayi devrimini bütün sonuçlarıyla ve perspektifiyle birlikte tarihe gömen ve yeni bir dünya toplumu yaratan mucizevi yeni bir devrim diye vurgulayanlar ipin uçunu kaçırmaktadırlar. Sanayi devriminin "devrim" olduğunu, üretimdeki ve tüm toplumdaki ilişkileri altüst ettiğini, ortaya yeni toplumsal sınıflar çıkardığını birileri kırk dereden su getirip anlatmamışlardı. Sanayi devrim kendini anlatmıştı. Ama "Bilimsel Teknik Devrim"i ve "Küreselleşme"yi daha çok solcu havariler anlatıyorlar. Kapitalistlerin böyle bir devrimden haberleri yok. Bilimsel Teknik Devrim vurgusunda ideolojik bir çarpıtma saklı. Bu çarpıtma kendini, kapitalizme karşı mücadeleyi yeniden yorumlamak, bu mücadelenin araçlarını ve biçimini zenginleştirmek yerine bu mücadeleyi saptırmak ve tasfiye etmek şeklinde gösteriyor. Kavramın Marksist açıdan kullanımı, Reel sosyalizmin hem kendi mantığı doğrultusunda gelişemeyişini, hem de kapitalizm karşısında uğradığı yenilgiyi "ekonomi"den ibaret görüyor. Bu bakış açısından kapitalizm de, sosyalizm de "ekonomi", Marx da "ekonomist" oluyor. Fakat bu öyle bir ekonomi ki, özel mülkiyet olgusunu, sömürüyü, işçi sınıfının mevcudiyetini, emek ile sermaye ilişkisinin tarihsel karakterini ve kapitalizmin içinde barındırdığı diğer ölümcül çelişkileri yok, bunların aşıldığını varsayıyor. Şurada mallar ve hizmetler yığını var, öbür tarafta da tüketiciler. Marx'ın düşüncesinden çıkarak böyle bir "ekonomi" olabilir mi? Oluyor. Bilimsel Teknik Devrim'den alınan inanılmaz güçle, Kautsky'e Lenin'e, Stalin ve Mao'ya ve bu simge isimlerin temsil ettiği amansız sınıf mücadelelerine hiç uğramadan komünizme varılabilir mi? Bu görüş zaviyesinden ve gelişen ekonomiyle varılacaksa varılıyor. Varsın varmasına da, Marx'ı niye alet ediyor? Marx'sız böyle hattâ böylesi binlerce "düşünce" kurulabilir ama Marx'la olmaz. Niye olmaz? Marx yanlış veya doğru görmüş farketmez, komünizme götüren yolun zorunlu uğraklarını "siyasal devrim", "proletarya diktatörlüğü" ve "mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi" olarak gördüğü için olmaz.

Bilimsel Teknik Devrim büyüteciyle dünyayı görmeye ve açıklamaya çalışanlar, Reel sosyalizme ilişkin geçmişi de aynı uyduruk araçla açıklamak zorunda kaldıkları için gerçek evren içinde değil, göğün başka katlarından sesleniyor gibidirler. Reel sosyalizm niye çökmüş? Bilgisayar yapamadığı veya kullanmayı beceremediği için! Yani Bilimsel ve Teknik Devrimcilere göre 20. Yüzyıldaki mücadele, çatışan iki varsayımın kardeş kavgasıydı. Mesele hangi tarafın günde kaç fırın ekmek çıkardığından ibaretti. Reel sosyalizm, çağının koşullarını yarıp çıkamadığı için onunla birlikte sosyalizm seçeneği de yokolmuştu. Tarih gelip Bilimsel Teknolojik Devrim ve demokrasi çengelinde asılı kalmıştı.

"Bilimsel Teknik Devrim"cilerin varsayımını anlaşılmaz kılan bir diğer nokta Bilimi ve Teknolojiyi tek başına bir şey ifade eder bir "özne" gibi görmeleridir. Bu varsayımda, mülksüzleştirenleri mülküsüzleştirmeye dönük mülküzler mücadelesi özne olmaktan çıkıyor, "Bilimsel Teknik Devrim"in kendisi özne oluyor. Kârdan kendini arındırmış bir dünya ekonomisi ve tek dünya devleti varsayımı bir yeni sosyalizm türü gibi ama kapitalizmin uzantısında gerçekleşecek bir durum olarak öngörülüyor. Kârsız ekonomi kapitalizm değildir ve bu eğer doğru ise dönüp dolaşıp geleceğimiz yer Lenin'in perspektifidir. Dünya çapında "sorunsuz" işleyen bir sosyalist ekonominin üretim, dağıtım ve tüketim süreçlerinin bir bütünlük içinde yönetilmesi bilgisayar sistemleri ile düne göre yarın daha bir mümkün olacaktır elbette, ancak bugün tartıştığımız konu bu değildir. Tartıştığımız, buraya başka bir devrime veya devrimlere ihtiyaç olmaksızın, en büyük devrim sayılan Bilimsel Teknik Devrim ile gidilip gidilmeyeceğidir. Bilimsel Teknik Devrimcilerin en cüretkâr görüşlerinden biri de, Marksist varsayımdaki işçi sınıfını devreden çıkarmalıdır. Bu iddia, çıplak manada ima ettiği ile gülünç bir iddiadır, çünkü işçi sınıfının sayıca azaldığı, üretim süreçlerinde belirleyici faktör olmaktan çıktığı, yerini bilgisayara ve otomasyona devrettiği aklı başında bir tez değildir. Tam aksi olmaktadır. İşçi sınıfının en çok devrede olduğu, diyelim ki en azından Avrupa'da ve Rusya'daki etkin varlığıyla bile bütün insanlığın kaderini belirler bir güç kazandığı 20. Yüzyılın ilk yirmi yılındaki sayısından 50 kat daha fazla "işçi" bulunmaktadır bugün dünyada. Marksist anlamda "işçi sınıfı", ayrıca, "sayı" değildir. Kapitalist toplumdaki en temel çelişkinin iki ucundan biridir ve bir "ilişki" biçimi anlatır. Kendisine yüklenmiş bir anlamı taşımaz, Hegel diliyle, "kendinde olan" bir anlamı taşır. Toplumsal mânâda üretimin ve toplumun ve toplumsal ilişkilerin yeniden üretilmesinin unsurlarındaki her gelişmeyle birlikte işçi sınıfı da gelişmektedir. Işçi sınıfı sanayi devriminin ortaya çıkardığı bir sınıftır, burjuva sınıfla birlikte doğmuştur ve o sınıfla birlikte ancak ortadan kalkacaktır. Kapitalist gelişmenin ileri safhalarında yaka rengi değişik işçi zümreleri veya katmanları oluştular da bu sınıfa eklendiler değil, işçi sınıfının organik bütünlüğü içinde ortaya çıktılar ve işçi sınıfını geliştirdiler. Kapitamizm gelişmesini sürdürüyorsa, onunla birlikte işçi sınıfı da gelişiyor, yeni görünümler ve renkler kazanıyor. Işçi sınıfının ekonomik ve siyasi mücadelesi dünya çapında gerilemiştir, eski etkisini kaybetmiş, vizyonu değişmiş veya çarpılmış gibi görünmektedir ama kendisi tarihsel potansiyeli ile birlikte niye yokolsun? Marksizmi ve onu anlama ve yorumlama biçimini, böylesine radikal biçimde değiştirenlerin kullandıkları kavramsal araçların çoğu politik alanla ilgili olup, politik alanda Marksizm adına yaşanmış yenilgilerden esinlenmektedirler. Sınıf mücadelesi içindeki işçi ve emekçileri ve gittikçe sayısı işçi sınıfının da boyunu aşan işsizleri ve diğer toplumsal hareketleri ufuksuz ve umutsuz bırakan bu kavramsal araçlar aslında sermaye sınıfının işini kolaylaştıran bir işlev görmektedirler. Hattâ bu kavramlarla burjuva sınıf bizzat kendi sınıfsal hegemonyasını pekiştirmektedir.

Bilimsel Teknik Devrimcilerin yanılgısından mı, yanlışlarından mı yoksa kastlarından mı sözetmek gerekir bilinmez ama, insanı dehşete düşüren görüş "Bilimsel Devrim" ya da "Bilgi Devrimi" veya "İletişim Devrimi" denilen içi boş paranteze veya da içi emperyalizm dolu küreselleşme parantezine, olağanüstü anlamlar yüklemeleridir. Bu hem de Marx'ın düşüncesi adına öylesine hesapsız ve sorumsuz ölçüde yapılmaktadır ki, Marx'ın düşüncesi ve "Marksizm" olarak yaşanmış tarihsel pratik bir tuş "tık"lamasına indirgenmektedir. Bilginin sayılması, bir yere konulması ve ordan alınıp, eğer üretim süreciyle ilgili ise kullanılması sanki yeni bir şeymiş gibi sunulmaktadır. Oysa bu, "âdem" kadar eski bir olaydır ve hep vardı. Bilgi disketten önce kâğıtta, kâğıttan önce taşta, ondan da önce hafızada biriktiriliyor, üretimde ve lâzım olduğu yerde kullanılıyordu. Bilginin "değer" yaratması da yeni bir şey değil. Kaldı ki değer yaratan da hâlâ o değil. "çalışma" başından beri zihinsel ve fiziksel faaliyetin bütünlüğü olarak zaten vardı. "İletişim"miş. Graham Bell'den daha büyük bir iletişimci biliniyor mu? Sadece kadim olguların bugün "hız" kazanmış olmasında hikmet aranmaktadır. Oysa "hız" aynı zamanda "artık zaman"dır ve bunun üzerine de amansız bir sınıf mücadelesi gelişmektedir. Bilimsel ve teknolojik gelişmenin kapitalist toplumdaki sınıf çelişkilerini ortadan kaldırdığı şöyle dursun, en azından bu çelişkileri yumuşattığının söylenebilmesi için mülkiyetini elinde tutana kazandırdığı "artık zaman"ın bir kısmını çalışanlarla paylaşması gerekirdi. Bilimsel teknik devrim denilen şeyin ürettiği zamandan, çalışanlara da kendiliğinden bir kaç saniye bahşedildiği nerede duyulmuştur?

Bilimsel ve teknolojik mahiyetli gelişmeleri tarihsel bir devrim gibi kavrayışta vahim olan bir diğer nokta, Marx'a dayanılarak kapitalizmin aşıldığının söylenmesidir. Yani kapitalizm emek ile sermaye arasındaki çelişkilerden, üretim toplumsallaşırken mülkiyetin özel kalmasından, zenginliği bir tarafta toplarken öteki tarafa yoksulluğu bırakmasından, emek sömürüsünden, kısaca tüm çelişkilerinden kurtulmuştur denilmesi. Burada durum, Marx'ın “Alman ahmaklığı” dediği, fakat derken bile spekülatif de olsa, tartışmaya bir değer atfettiği için aynı zamanda övmüş bulunduğu zihinsel oyunun ötesine geçilmekte, konu ciddiyetini yitirmektedir.

Reel sosyalizmin çökerkenki "parlak buluşu" olan "Bilimsel Teknik Devrim"ciliği, aslında temel işlevi olan "Marksist düşüncenin çözülmesi" bağlamında tartışmak gerekir. Böyle tartışıldığı zaman konu ister istemez 20. Yüzyıldaki komünizmin siyasal serüvenine bağlanmaktadır. Bilimsel Teknik Devrim tapıncının Marksist olanı bu süreçten kaynaklanmaktadır. Marksizmin salt Marx'a indirgenmesi gibi saçma sapan ilk "bilimsellik", reel sosyalizm kaynaklıdır. Bunun anlamı, Marks'tan sonraki işçi sınıfı düşüncesinin ve siyasal pratiğinin artık geçerli, açıklayıcı olmaktan çıkmış olduğunun varsayılmasıdır. Bu indirgeme Reel sosyalizmin yıkılmasından önce, son elli yılda kademe kademe gerçekleşmiş bir süreçtir. Marksizm dediğimiz, bir bütünlüğü ifade eden genel çerçevenin önce Avrupa ayağı, sırasıyla sosyal demokrasinin Marksizmi toptan ve Avrupa Komünist partilerinin ise Leninizmi (proletarya diktatörlüğü) reddetmesi ve "Avrupa komünizmi"ne yönelmesiyle çöktü. Sözkonusu olan elbette Marksizmin sadece düşünce olarak reddedilmesi değildi, aynı zamanda ve asıl olarak Marksist sınıf eyleminin de reddedilmesiydi. Reel sosyalizm de birden bire çökmedi, bu düşünsel ve politik süreçte adım adım çöktü. Rusya merkezli sosyalist sistem, önce Stalin'i Marksizmin dışına çıkardı, arkasından Mao'yu ve sistem içindeki benzerlerini ayıkladı. Sosyalizmin kapitalizme karşı temel tutumunu politik planda çatışmadan uzlaşmaya (Detant) dönüştürdü. Bu uzlaşma dünya çapındaki emekçi sınıf pratiğini Avrupa'dan başlayarak olumsuz etkiledi. Tabiî bu gelişme nedensiz değildi, bir maddi temeli vardı. Sosyalist sistem ve Rusya kapitalizme karşı verilen yarışta geride kalıyordu. Yarış sadece ekonomik alanda değildi, genel olarak bir toplumun kurumsal gelişmesiyle ilgili bütün alanları kapsıyordu. Sistemin ikinci en büyük gücü Çin "önemli olan kedinin fare tutmasıdır, siyah veya beyaz olması değil" diyerek geç kalmış bir vahşi kapitalizme yöneldi. Arkasından Rusya kulvar değiştirip sosyalizmi "demokrasi" (Gorbaçov) ile kurtarmaya girişti ve aynı anda çözülüverdi. Böylelikle Reel Sosyalizm yeryüzünden çekildi. Bu nesnel gelişmeden sonra, elde Marksizm diye bir şey kalmıyor ya da salt Marx'ın düşüncesine atfedilen bir Marksizm kalıyordu. Işte bu "Marksizm" şimdi "Bilimsel Teknik Devrim" diye elde ele dolaşmaktadır. Bilim ve teknik sahasındaki gelişmeler, sanayi devriminin ve toplumunun içinden ve onun uzantısı ve aynı toplumsal ilişkilerin bir parçası olarak ortaya çıkmış olsa bile, yaratttığı sonuçlar bakımından kapitalizmi değiştirmemiş midir?

Bu soruya, Ömer Özkan'ın verdiği cevabı vermeyen polemikler gelişmektedir. Bu yeni durumun, kapitalizme karşı mücadeleyi güçlendirmek bakımından kavranması önemlidir. Şu üç tez ileri sürülmektedir: (1) "Bilimsel ve Teknolojik Devrim üretimin yapısını değiştirdi" (2) "Kapitalizm küreselleşti, başka bir şey oldu" (3) "Değişen Kapitalizm işçi sınıfının yapısını değiştirdi".

Bu iddialara gelmeden önce, Bilgisayar sistemleri ve ağları anlamında Bilimsel ve Teknolojik gelişmelerin mali sermaye hareketini hızlandırdığı ve desteklediği görülmektedir. Bu hız ve etkinlik, üretim araçlarının mülkiyetinin mali piyasalar ve borsalar üzerinden düzenlenmesini ve değiştirilmesini, dikkate değer ölçüde mümkün kılmıştır. Bu sisteme entegre olan ülkelerin ekonomi üzerinden siyasetlerinin de denetlenmesi imkân dahiline girmektedir. Kısaca, hemen her ülkede emperyalizme bağımlılık görülmedik ölçüde artmış ve derinleşmiştir. Mali sermayenin egemenlik sisteminin dışına çıkmak en radikal bağımsız siyasetlerle bile imkansız görünmektedir. Bu kumpasın içinde her ülkede burjuvaların da bir korkusu vardır, emekçilerin de. Nesnel durum, nerede emperyalizme saldırıyorsan, orada kapitalizme de saldırıyor olduğun bir ilişki yaratmıştır. "Bağımsızlık" olgusunu tek başına bir şey ifade etmekten çıkaran, anlamsızlaştıran bir gelişmedir bu. Bu durum, emekçilerdeki "korku"yu daha da pekiştirmektedir. Dünyanın bu "yeni düzenlenişi"ne karşı yine dünya çapında bir itiraz gelişip güçlenmediği için emekçilerin korkusu sürmektedir. Bu korku, elbette global bir analize ve genel bir bilince değil, bireyin güncel pratiğiyle olan bağına dayanmaktadır.

"Bilimsel ve Teknolojik Devrim"in, üretimin yapısını değiştirdiği, kapitalizmi küreselleştirdiği, işçi sınıfını yeni bir sınıf haline getirdiği, sınıf mücadelesini başka mecralara taşıdığı, ortaya yeni devrimci sınıflar çıkardığı, bu ve benzeri nedenlerden dolayı sosyalist varsayımı yeniden kurmak gerektiği gibi tezlere gelince, bunları Bilimsel ve Teknolojik gelişmelerin kapitalizme ne gibi hayatiyetler aşıladığı açısından tartışmanın bir anlamı yoktur. Herkes görüyor ve kapitalizmin kendisi de bunu gösteriyor. Dünyanın bugünkü somutluğu, Bilimsel Teknik Devrim denilen şeyi ve sonuçlarını da içeriyor. Bunun sosyalizm için mücadeleye neler kattığını, önüne ne gibi engeller çıkardığını birlikte tartışmak daha anlamlı görünüyor.

"Bilimsel Teknik Devrim" dünyayı görmemize engel olmamışsa, anlamamıza ve açıklamamıza da engel oluşturmaz.