Kapitalizm, İslam ve AKP - 2

Yazımızın birinci bölümünde, İslam’ın kapitalizme sunduğu katkıları şöyle ifade etmiştik:

* İslam’ın, kapitalizmin yeniden üretim sürecinin bir ifadesi olan neo - liberal politikalar çerçevesindeki “tüketim kültürü”nün dünya çapında yerleştirme çabalarının bir yansıması olarak İslam inancının başat olduğu toplumlarda, bu kültürün oluşturulabilmesi, yani tüketim toplumlarının inşa edilebilmesi için, dindar kişi ve cemaatlerin tüketici konumuna getirilmesi ve kendi (İslam) çerçevesinde seküler kılınması,

* Aynı şekilde, neo - liberal politikaların daha rahat uygulanması için sol ve sınıfsal siyasetin ezilmesinin yetmeme ihtimaline karşılık olarak “…müminlerin kolaylıkla itaat edeceğini, içinde nifak hastalığı taşıyanların ise yüz çevireceğini beyan eden ayetler…”in mevcudiyeti çerçevesinde “itaat kültürü”nün yerleştirilmesi,

* Sermayenin uluslararasılaşmasının bir sonucu olarak, “sermaye için ulus - devletin” silikleşmesi ile birlikte aynı silikleşmeyi talep edebilecek işçi, emekçi ve ezilenlerin talebini geriletmede, yani egemen ideoloji olan kapitalizmi destekleyici, eskiyi de içinde barındıran ancak yeniymiş gibi olan “resmi ideolojilerin” oluşturulması.

Öte yandan, emperyalizmin Sovyetler Birliği’ni geriletmek ve çevresini sarmak amacıyla uygulamış olduğu “yeşil kuşak projesi”ni de, İslam’ın kapitalizme sunmuş olduğu katkılar çerçevesinde değerlendirmek gerekmektedir. Bilindiği üzere yeşil kuşak projesi, McCarthy döneminden bu yana Amerikan basınının tüm dünyaya yaydığı “kızıl tehlike” kavramıyla birlikte, 1977 yılında başkan Jimmy Carter döneminin ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski tarafından ortaya atılmıştı.

Yeşil kuşak projesi, Sovyetler Birliği’nin ilerleyişini durdurmak ve Sovyetler Birliği’nin petrol zengini körfez ülkelerinde ve bölge üzerinde etkisini engellemek amacıyla komünizme karşı İslam’ın bir kalkan olarak kullanılmasıydı. Sovyetler Birliği’nin etrafını çevreleyen ülkeler ve diğer bir sosyalist ülke olan Çin’le arasındaki bölgeyi tampon olarak kullanmanın amaçlandığı proje, İslam’ı “ateist komünizm”e karşı işlevli kılmaktan geçiyordu.

Elbette ki, emperyalizmin uygulamış olduğu bu yeşil kuşak projesinin politik yansımaları, bölge ülkesi olan Türkiye’yi de etkilemiştir. 1974 yılında 33 tane, 1974 – 1975 yıllarında 29 tane İmam Hatip Lisesi açılmıştır. Yeşil Kuşak Projesi ile birlikte, 1975 – 1978 döneminde ise 233 tane İmam Hatip Lisesi açılmıştır. (Açılışları yapan ise Süleyman Demirel’dir.) 1980 darbesinden sonra din eğitimi zorunlu kılınmıştır. 1983’ten itibaren, laikliğin kalesi olarak bilinen TSK’da, askeri okullardaki askeri öğrencilere eğitim vermek üzere 10 imam istihdam edilmeye başlanmıştır. Siyasal ve toplumsal zeminin İslam olmasının temelleri, o dönemlerden başlamak üzere atılmaya başlanmıştır.

Bugün dinciliğe karşı mücadele ettiğini söyleyen laik Türk ordusu Sol’a karşı dini ideolojik kalkan yapmak için elinden geleni ardına koymamıştır. O kadar ki, darbenin Gen. Kur. Bşk. Orgeneral Kenan Evren meydan meydan dolaşıp kendisini imam oğlu olduğunu söylemekten medet ummuştur. Sadece Kenan Evren mi? Kemalist Cumhuriyet hiçbir zaman laik olmamıştır. Laiklik din ve devlet işlerinin tamamen ayrılması demektir. Diyanet İşleri diye bir devlet kurumuyla laik olunmaz. 70 bin din personelinin ve bütün cami masraflarının devlet tarafından karşılandığı, Cuma hutbelerinin ve pek çok vaizin devlet memuru olduğu bir laiklik görülmemiştir. Dinin bu sayede devlet eliyle kontrol edileceğini zanneden cin fikirlilik dinin devlet eliyle finanse edilmesine hizmet etmiştir. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlılığının 2010 yılı bütçesi 2009 yılına göre yüzde 8,4 artarak 2 milyar 650 milyon 530 bin TL’ye yükseltildiği, bütçenin yüzde 80,56’sının personel gideri olduğunu hatırlatalım.

Yazımızın bu bölümünde İslam’ın kapitalizme sunmuş olduğu katkılar olan, dindar kişi ve cemaatlerin tüketici konumuna getirilmesi için kendi içinde (İslam çerçevesinde) seküler kılınması ve itaat kültürünün yerleştirilmesinden ziyade, İslam’ın, Türkiye ölçeğinde, eskiyi de içinde barındıran ancak yeniymiş gibi olan resmi ideolojinin oluşturulmasında oynadığı rol üzerinde duracağız.

Türkiye’nin resmi ideolojisi Kemalizm asli olarak “Müslüman - Türk” bir ideolojidir. Bu ideolojinin resmi ve kurucu bir ideoloji olarak ifadesi, hem Erzurum Kongresinde hem de Sivas Kongresinde belirlenmiştir:

1. Trabzon Vilayeti ve Canik Sancağı ile Vilayatı Şarkiye adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Mamürretülaziz, Van, Bitlis vilayetleri ve bu saha içindeki bağımsız sancaklar hiçbir sebep ve bahane ile yekdiğerinden ve Osmanlı camiasından ayrılmak imkânı tasavvur edilmeyen bir bütündür. Saadet ve felakette tam ortaklığı kabul eder ve mukadderatı hakkında aynı maksadı hedef seçer. Bu sahada yaşayan bütün İslami unsurlar (abç. Ö.Ç) yekdiğerine karşı karşılıklı bir fedakârlık hissiyle dolu ve ırki ve toplumsal vaziyetlerine riayetkâr öz kardeştirler.

Erzurum Kongresi beyannamesinin ilk maddesini teşkil eden söz konusu bu madde, Sivas Kongresi beyannamesinin de ilk maddesi olarak yer almış ve orada da şu şekilde ifade edilmiştir:

1. Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında akdedilmiş mütarekenin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki hudutlarımız içinde kalan ve her noktası ezici İslam çoğunluğu ile meskûn olan Osmanlı memleketleri kısımları birbirinden ve Osmanlı topluluğundan bölünmez ve hiçbir sebeple ayrılık kabul etmez bir bütün teşkil eder. Bu memleketlerde yaşayan bütün Müslüman unsurlar, birbirlerine karşı karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ve ırk ve sosyal hukukları ile muhitlerinin şartlarına tamamen riayet eder öz kardeştirler.

Yukarıda ifade etmiş olduğumuz gerek Erzurum Kongresi ve gerekse Sivas Kongresi beyannamelerinin birinci maddesinden anlaşılacağı üzere, kuruluş ideolojisi (Kemalizm) “Osmanlı camiasının bir parçası olan İslami unsur tabiyeti” yani Müslüman - Türk olgusunun üzerinde şekillendirilmiştir. Ancak, Kürt isyanlarının başlaması, kapitalizmin ulus - devlet çerçevesindeki örgütlenme zorunluluğu, kapitalizmin 1929’daki bunalımı ve dönemin gerek korporatist gerekse faşist konjonktürü nedeniyle, Türkiye’nin Erzurum ve Sivas Kongrelerinde belirlemiş olduğu Müslüman - Türk ideolojisi Türk - Müslüman ideolojisine dönüşmüştür. Cumhuriyet Halk Partisi’ni ve İsmet İnönü’yü sık sık eleştiren Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Müslüman - Türk ideolojisinin kurucu figürü olarak gördüğü Atatürk’ü bu nedenle bugüne kadar hiç eleştirmemiştir ve eleştirmemektedir de. Zaman zaman da konuşmalarında Atatürk’e olumlu atıflarda bulunmaktadır. Bu olgu tüm AKP’liler için de geçerlidir. Örneğin, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Mecliste “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” anlatırken şu ifadeleri kullanmıştır: “Ayrıca, muhalefetin "Genel Görüşme” önergesinin 10 Kasım'da yapılmasına yönelik itirazını da anlamakta güçlük çektiğimi ifade etmek isterim. Bugün, Atatürk'ün işaret ettiği "Yurtta sulh, cihanda sulh" çağdaş uygarlık hedefinin bir parçası olan "Milli Birlik ve Beraberlik Projesi"ni görüşmek için buradayız. Onun kurduğu Cumhuriyeti güçlendirerek çok daha ileri noktalara taşımanın gayretiyle bu önergeyi görüşmekteyiz.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Atatürk’ün adının sık sık “Gazi Mustafa Kemal” diye anmasını, böylece bir çeşit kutsallık ifadesi olan “Gazi” lakabıyla kendi dindar kitlesine Ulu Önder’i sempatikleştirmesini de hatırlatalım.

Diğer taraftan, Necmettin Erbakan’ın da “Atatürk yaşasaydı Milli Görüşçü (Refah Partisi’nde) olurdu.” demesi demagoji içerse de aynı nedenledir. Zira cenazesinde devlet töreni istemeyen Erbakan’a, “çok iyi bir devlet adamıydı” diyerek, normal bir cenaze töreninde anormal bir şekilde sahip çıkan devlet de, bu bilinçle sahip çıkmıştır. (Ve Doğu Perinçek’in de çelenk göndermesi bu bilince, daha kimlerin de sahip olduğu açısından önemli bir göstergeydi.)

1980 darbesinden sonra Türkiye gerek siyasal ve gerekse toplumsal düzeyde büyük değişimler geçirmiştir. 1923 İktisat Kongresi ile Kapitalist Blok (Batı) içinde kalacağını deklare eden Türkiye, uluslararası kapitalist sisteme konjonktürün gerektiği biçimde eklemlenmeyi her düzeyde başarmış ve egemen ideoloji olan kapitalizmden hiçbir zaman kopmamıştır.

Kapitalist sistemin neo - liberalizm olarak bilinen ticarileştirme, serbestleşme, özelleştirme ve her şeyi metalaştırma bağlamındaki yeni üretim süreci, kapitalist sisteme dâhil olan devletlerin bu yeni sürece yeni bir eklemlenme sürecini (İç talebin baskılandığı, yani sömürünün kat be kat arttırıldığı, dışa açık – ihracata dönük – iktisadi büyüme modeli) gerektirmekteydi.

Bu yeni eklemlenme sürecinde Türkiye, gerek emperyalizmin yeşil kuşak projesi kapsamında ve gerekse tüketim kültürü, itaat kültürü ve egemen ideoloji olan kapitalizmi destekleyici, eskiyi de içinde barındıran ancak yeniymiş gibi olan resmi ideolojinin oluşturulmasında İslam’ı kullanmıştır. 1980 darbesinden sonra adım adım yeniden Müslüman - Türk ideolojisinin ön plana çıkarıldığı bir süreç başlamıştır.

Gerek siyasal ve gerekse toplumsal zeminin Müslüman - Türk ideolojisinin başat olduğu bir ortamın yaratılmasını amaçlayan ve bu amacını gerçekleştiren kapitalist sistem ve bu sistemin her zaman eklentisi ve bir parçası durumundaki Türk burjuvazisinin istediği olmuştu. 1996 yılında, İslamcı bir parti olarak addedilen Refah Partisi, Doğru Yol Partisi ile koalisyon kurarak iktidara gelmişti.

Ancak, Refah Partisi, uygulamış olduğu popülist politikalarla, Refah Partisi’nin sadece siyasal değil iktisadi olarak da “tam devletçi” bir parti olduğu ortaya çıkmış ve yeni eklemlenme sürecinin gerektirdiği neo – liberal politikaların kadük olmasına sebep olmuştu. “28 Şubat Süreci” denilen süreç ile birlikte de Refah – Yol hükümeti iktidardan düşürülmüştü.

Gerek kapitalist sistem için ve gerekse Türk burjuvazi için gerekli olan iktisaden liberal, siyaseten devletçi olan, İslam’ın kapitalizme sunduğu katkıları kapitalizm adına kullanabilecek ve neo – liberalizm için yaratılan İslam eksenli siyasal ve toplumsal zemini yönlendirebilecek bir partiydi. Bu parti de Refah Partisi’nin içinden çıkartılarak, Ana Sol - D hükümetinden sonra iktidara getirilen AKP’den başkası değildi.

AKP’nin 2002’den günümüze değin uyguladığı tüm iktisadi politikalarının, ticarileştirme, serbestleşme, özelleştirme ve her şeyi metalaştırma olarak bilinen neo - liberalizm ile oldukça uyumlu olduğu aşikârdır. Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın sürekli olarak “biz Milli Görüş gömleğini çıkardık.” demesi, aslında, “iktisaden liberaliz, devletçi ekonomiyi savunmuyoruz.” demekti. Zira Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” hali hazırda sürdürülecek demekti bu. TÜSİAD üyesi kapitalistlerin tarihlerinde hiç büyümedikleri kadar bu dönemde büyüdüklerini ifade etmeleri de, AKP’nin kimlere nasıl hizmet ettiğinin de temel bir göstergesi olarak bu çerçevede düşünülmelidir.

Öte yandan yukarıda da belirttiğimiz üzere, Erzurum ve Sivas Kongresi beyannamelerinde yer alan, temel vatandaşlık, yani “üst kimlik” tanımında herhangi bir etnisiteye vurgu yapılmamış, ırk ya da sosyal temelli kimlikler arasında herhangi bir hiyerarşi oluşturulmamış, yani “Müslüman unsur tabiyeti” bir üst kimlik olarak belirlenmiştir.

Temeli bu belirleme olan Müslüman - Türk ideolojisinin tekrar gündeme getirilmesinin Kürt sorunu ile yakından ilgisi bulunduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Bu çerçevede Kürt sorununu çözeceğini düşünen AKP, bu çerçevede daha sonra adı “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” olan Kürt açılımını tartışmaya açmıştır. Tartışmaya açtıkları açılım projesi, birkaç (TRT 6 gibi ) revizyonla birlikte, Anayasa’nın ilk üç maddesinin değişiminde tıkanmış, Kürt açılımı sona ermiş ve yaşayıp, hepimizin gördüğü üzere AKP artık milliyetçi bir kulvara girmiş, özüne rücu ederek “Milliyetçi Cephe” de yer alan bir Demirel partisi olmuştur.

12 Haziran’da yapılacak seçimlerde AKP’nin gösterdiği adayların “Merkez Sağ Adaylar” olduğu yorumları da göz önünde bulundurulduğunda ve 12 Haziran 2011 seçimleri ile birlikte, AKP’nin Milliyetçi Cephe’de yer alan bir Demirel partisi olmada epeyce bir yol alacağının ve Türk - İslam sentezine ve/veya Türk - Müslüman ideolojisine doğru yol alacağının işaretlerini de şimdiden vermektedir.

Türkiye’nin hemen hemen tüm sağ tandanslı partileri siyaseten devletçi iktisaden liberal partilerdir. AKP’yi diğerlerinden ayıran temel bir özellik bulunmamaktadır. İktidarda olmasının yegâne temeli kapitalist yeniden üretim sürecine eklemlenmek için uygun şartları taşıyan bir parti olması, 1980’lerden bu yana toplumsal ve siyasal yapının İslamcılaştırılmış olması ve ümmetçi bir retorik ile Kürt Hareketini tasfiye edileceği yanılsamasıdır. (Zira Kürt yoğunluklu illerde asker, polis, memur ve tüm devlet bürokrasinin blok halinde AKP’ye oy verdiği bilinmektedir.)

AKP bir devlet partisidir. Hem de bu devletin sahipleri olan kimse onların partisidir. 2007 yılında yapılan “Dolmabahçe Görüşmesinden” sonra, AKP milletvekili olan yüze yakın milletvekili tekrar aday olarak gösterilmemiştir. Aday yapılmayan milletvekillerinin 1 Mart 2003’te “tezkere”ye geçit vermeyen ve AKP içindeki Milli Görüşçü milletvekili oldukları kulaktan kulağa fısıldanmaktadır.

Ahmet Ertürk, Türkiye’de İslami Hareketin Gelişim Süreci adlı makalesinde aşağıdaki belirlemelerde bulunmuştur:

“Bir kere İslami hareketin, tanımı gereği, köktenci bir muhalefet hareketi olması, onun sisteme ve sitemin en örgütlü sembolü ve en güçlü motoru durumundaki siyasi otoriteye “karşı” olmasını gerektirir. Yani, siyasi, sosyal ve fikri bir ıslahat hareketi olmayıp toplumu köklü bir dönüşüme uğratmayı amaçlayan bir muhalefet hareketi olmalıdır. Oysa, Osmanlı toplumunda ortaya çıkan İslami muhalefet, en azından başlangıçtaki şekliyle, Osmanlı aydınlarının ortak endişesi olan “devletin elde gittiği” korkusunu paylaşmaktaydı. Dolayısıyla bu hareketin de hedefi, “devleti kurtarmak”, çöküşü durdurmak ve geleneksel sistemi yeniden kurmak olmuştu.

Burada, söz konusu dönemi inceleyen birçok tarihçi ve sosyal bilimcinin de işaret ettiği bir paradoks söz konusuydu. İslami hareket kapsamında düşünülebilecek fikri ve siyasi oluşumun kadrosu, daha çok resmi ulema ya da aydın-bürokrat kesime mensup kişilerden oluşmaktaydı. Bunların kafasındaki İslam da, elbette, resmi, kodlanmış ve kalıplaşmış bir İslam’dı… Osmanlı’nın bunalım ortamında filizlenen İslami hareket, başlangıçta böyle bir paradoksla karşı karşıya kalmıştı. Bu durumda, biraz da sürükleyici kadroların sosyal ve fikri yapılarına uygun olarak, Osmanlı aydınlarının tipik ıslahatçı tavrını benimsemişti. Bu seçim, daha sonra açıklayacağımız gibi, Türkiye İslami hareketi için bir türlü kendini kurtaramadığı handikap olmuştur. Bu handikap, kendini “devlet”ten, sitemden ve sistemin dini ideolojisinden (bugün Diyanet İslam’ından) farklılaştıramaması olarak ortaya çıkmaktadır.”

Yazarın yukarıdaki tespitleri, aslında İslamcı Hareketin de İttihat ve Terakki içinde yer alan bir hareket olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu tespitler, 16 Şubat 1969’da 76 gençlik örgütünün ABD’nin 6. Filosunu protesto etmek üzere toplanan göstericilere saldıran İslamcıların gerçekleştirdiği Kanlı Pazar Olaylarında neden yer aldığını, Fetullah Gülen’in Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneğinin neden kurucusu olduğunu gayet güzel bir şekilde açıklamaktadır: “Devleti Kurtarmak”. Zira İttihat ve Terakki’nin de “en temel kaygısı” ve retoriği de “devleti kurtarmak”tır.

Bu çerçevede bakıldığında AKP de, 2002 yılında “devleti kurtarmak” daha doğrusu kapitalizme eklemlenmeyi (neo - liberal politika ve uygulamaların hızlanmasını sağlamak) tamamlamak ve geliştirmek, dindar kişi ve cemaatlere tüketim kültürünü empoze etmek, yeni bir itaat toplumu tesis etmek ve Kürt Hareketini tasfiye etmek için, devlet destekli olarak pazarlanmış ve iktidara getirtilmiştir. Başbakan Recep Tayip Erdoğan’a milletvekili olmanın yolunu açan kişinin o zamanki CHP Genel Başkanı Deniz Baykal olduğu ve Başbakan Recep Tayip Erdoğan ile bir görüşmelerinden sonra “biz Recep Tayip Erdoğan Bey’le anlaştık AKP yorulana kadar iktidarda kalacak, yorulunca da iktidarı biz devralacağız” dediği unutulmamalıdır.

AKP ile TSK arasındaki var olduğu sanılan “uzlaşmaz çelişki” de bir yanılsamadan ibarettir. Zira TBMM’nin açılışı “hayırlı bir cuma” günü dualarla yapılmış, neredeyse tüm darbe ve muhtıralar bile “hayırlı bir cuma” günü geçekleştirilmiş ve ayrıca her iki kesim tarafından da sürekli olarak vurgulandığı üzere, Silahlı Kuvvetler, “Peygamber Ocağı”dır.

Bilindiği üzere, geçtiğimiz günlerde Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz ani bir kararla terfi ettirilerek, Ergenekon davasından el çektirildi. Savcı Zekeriya Öz’ün bu terfiden sonra gazetecilere verdiği röportajda dikkat çeken en önemli husus, “biz tüm yaptığımız (Ergenekon davasına konu) işlemleri ordumuzdan, polisimizden ve gerekli yerlerden izin alarak yaptık.” demesiydi.

Yazımızın başından beri Müslüman - Türk ve Türk - Müslüman ideolojisini kavramsal düzeyde ifade ettik. Bu her iki kavram da, bir madalyonun her iki yüzü olması gibi, temelde Kemalizm’in iki yüzünden başka bir şey değildir. Günün koşullarına ve kapitalizmin gereklerine göre bu ideolojilerden bir tanesi öne çıkmaktadır. CHP’deki Genel Başkan dâhil bir takım değişiklikleri bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Artık CHP de, İslam’ın egemen olduğu siyasal ve toplumsal yapıda siyaset yapmaya başlayacağının işaretlerini vermektedir.

Bu her iki kavramın ve/veya birbirini tamamlayan bu iki ideolojik veçhenin artık iç içe geçtiğini düşünmemizde herhangi bir sakınca görünmemektedir. Hatta bu ideolojinin Türklük boyutunun ön plana çıktığı Atatürk’ün son dönemleri ile İsmet İnönü dönemlerinin arızi (geçici) bir dönem olarak değerlendirmekte de bir sakınca olmasa gerektir. Gerek Müslümanlık gerekse Türklük bu ideolojinin hem ayrılmaz birer parçası hem de güçlü oldukları boyutlarıyla birlikte bir bütünsellik ifade etmektedir.

İktidarı desteklediği öne sürülen Fetullah Gülen hareketinin, yani İslamcı bir hareketin, yurt dışında açtığı okullarda, okullarının Türkçe öğretmesiyle övünmesi ve o okullardan Türkiye’ye getirtilen çocuklara Türkçe şarkılar ve şiirler okutarak “Türkçe Olimpiyatları” düzenlemeleri, Müslüman - Türk ve/veya Türk - Müslüman ideolojinin nasıl bütünsellik ifade ettiğinin de en önemli bir göstergesidir. Aynı şekilde, 12 Eylül 1980 Darbesine desteklerini yazılarıyla bildiren ve bu yazılarında da cezaevlerindeki devrimcilerin ve sosyalistlerin asılmasına fetva veren ve bu durumun “İslami vicdan”a aykırılık teşkil etmediğini de ifade eden ve her zaman için TSK’ ya selam durduğunu söyleyen de Fetullah Gülen’den başkası değildi. (bu yazıları da dönemin sızıntı dergilerinde yer almaktadır.)

Savlarımız doğrultusunda mutlaka ekleyelim: Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kürt konusunda devletin bütün fraksiyonları birlik ve bütünlük halindedir. Yukarıda söylediğimiz gibi orada devlet tamamen AKP’lidir. 2008 yılında AKP’ye kapatma davası açan asker – sivil yüksek bürokrasi, aradan bir yıl geçmeden 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde, bölgede tamamen AKP’yi desteklemiştir. AKP’den hiç hoşlanmayan TSK mensuplarının oturduğu askeri personel lojmanlarına en yakın seçim sandıklarında çıkan sandık sonuçları bunu göstermiştir.

Yetmedi, AKP hükümetini bölgeye 10.000 yeni imam göndereceği söylenmektedir. Bu haberi tekzip eden çıkmamıştır. Fakat en önemlisi bu kararın baş teşvikçisinin MGK olmasıdır. Yani dünün 12 Eylül darbecilerinin komünizme karşı İslam’ı kullanma politikası bugün daha etkili biçimde Kürt halkının özgürleşmesine karşı işletilmektedir. Şimdiki komutanlar 12 Eylül komutanlarının rütbe olarak halefleri oldukları kadar, politika olarak da devamlarıdır. Sen hem 28 Şubat 1997 öncesinde Milli Güvenlik Belgesi adını verdiğin kırmızı kitapta “şu anda en büyük tehlike irticadır” diyerek dinciliği hedefe koyacaksın, hem de çoğu dindar olan Kürt halkının ulusal uyanışının önüne irtica silahını çıkaracaksın.

Sadece devlet mi? Nurcu cemaatin bölgede gösterdiği dinsel ve eğitsel faaliyete ne demeli? Kürtlerin çoğu mezhep olarak Şafii’dir, tarikat olarak yüzyıllardır Nakşibendî’dir. Fakat son yıllarda devletin yarı resmi dinsel yönelimi haline gelen Nur Cemaati (Kurucu Said-i Kürdi (Nursi)’ nin de belirttiği gibi Nurculuk tarikat değildir) şimdi bölgede yoğun faaliyet içindedir. [Bu sayımıza aktardığımız İsmail Beşikçi’nin yazısına bakınız.]

Salt bu etmen bile devlet politikalarında İslamiyet’in Türklük için kullanıldığını göstermeye yeter. Dinin Kürt halkı arasındaki iptidai ve bayat propagandası “Türk, Kürt ne fark eder, hepimiz Elhamdülillah Müslüman’ız” şeklindedir. Bu İslam görünümlü laf “Kürtlük iddia etmeyin” diyen Türk şovenizminin asimilasyon aracıdır. Bu konuda Laik TSK ile dindar AKP arasında fark yoktur.

Sonuç olarak, Müslüman-Türk ve/veya Türk-Müslüman düşüncesinin üzerinde yükselen Kemalist ideolojinin hâlâ yürürlükte olduğunu ve AKP’nin de bu ideolojiden âri bir parti olmadığını söylememek için herhangi bir neden yoktur.

Kaynaklar:

1 – Aktan Hamza; İslam’da Emek Ve Sermaye İlişkisi Adlı Tebliği – dusuncekahvesi.wordpress.com – 11.04.2009
2 – Akyol Mustafa; İslam ve Kapitalizm Üzerine (1), derindusunce.org - 11.08.2008
3 – Ertürk Ahmet; Türkiye’de İslami Hareketin Gelişim Süreci, Dünya ve İslam Dergisi - Sayı 3 – 4 (Yaz 1990 – Güz 1990)
4 – Işık Yüksel; Emek Sermaye Çelişkisi ve İslam – Eğitim ve Yaşam Dergisi, Kış 1998
5 – Tuğal Cihan; Pasif Devrim İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, Koç Üniversitesi Yayınları - 2010
6 – Ongan Nilgün Tunçcan; İslam Ekonomisinde Bölüşüm, Çalışma ve Toplum, 2008/4
7 – Sinan Hakan; Anadolu’nun 1919’daki Çözüm Önerisi, Zaman Gazetesi Yorum Sayfası – 26.12.2010