Girmek ya da girmemek

Evet, Avrupa Birliği’ne girmeye komünistlerden başka kimsenin karşı olduğu ve karşı çıktığı yok. AB karşıtı diye bilinenlerin hepsi, kendilerine de sorsanız, aslında girmekten yana. Açıkça söylüyorlar: Karşımıza Kıbrıs diye çıkmasınlar, girelim; Ermeni sorunu diye bastırmasınlar, girelim, filan. Çünkü AB’ye karşı değiller. Başka bir uzun vade seçeneği öngörmüyorlar. Bizi zaten almayacaklar, biz işimize bakalım diyenlerin de ufku o kadar. Ne kadar derseniz, işlerinin ne olduğuna bakın, anlarsınız!

Hepsinin ülkeye yakıştırdığı gelecek, AB üyesi bir ülkeye benzemekten öteye gitmiyor. (Hangisine benzeteceklerdir, o ayrı konu... Fransa’ya mı, Romanya’ya mı? Sözgelimi Bulgaristan nasıl bizden daha ileri, yakışık alır bir aday ülkeymiş, orayı bilenlere sorun...)

AB dışında kalırsak sıradan bir 3. Dünya ülkesi olurmuşuz. Uygarlıkla bağımız kopar, Arap alemiyle, İran’la filan başbaşa kalırmışız.

Bu tercihin altında yatan “vizyon” ve o vizyonun sahiplerinin kendilerine ve “Türkiye”ye yakıştırdıkları “misyon” çok açık. Ertuğrul Özkök türünden polemikçileri tarafından en uç biçimiyle pervasızca dile getiriliyor: Ortadoğu halklarıyla ipleri koparmak, emperyalistlerin bölgede taşeronluğunu üstlenmek, AB olmazsa ABD, o olmazsa AB adına sürekli çıbanbaşı olmak. Son yılların yükselen İsrail sempatisinin altında da bu vizyon yatıyor. Şaron’un Filistin’de açık ABD destekli mezalimine icazet arama çabaları başka nasıl açıklanabilir?

Böyleleri için Türkiye’nin gelecek ufku Batı kapitalizmiyle sınırlı ve kapalı. İsmet Paşa vaktiyle. “Yeni bir dünya kurulur...” demişti. Yeni denilmeye değer bir dünya özlediğinden değil, işini bilir pazarlıkçı “devlet adamı” olarak o lafı etmişti. O günden bugüne nasıl bir “yeni dünya” kurulduğunu gördük. Şimdi de, İnönü ile yetişen nesillerin çocuklarının “Türkiye”yi o yeni dünyada ne gibi bir yere yakıştırdıklarını görüyoruz.

Evet, komünistler, yalnız AB’ye girmeye değil, AB’nin kendisine de karşılar. AB’ye girmeye karşı olmanın gereği budur çünkü. Nedeni çok basit. AB, sermayenin Avrupası’dır, kapitalist bir bloktur. AB’ye karşı olmak, komünist olmanın gereğidir. Komünist olarak AB’de olunabilir —şöyle ya da böyle girilmişse, ne yapacaksınız? Dağa mı çıkacaksınız?— ama AB’ye girelim, orada bize de yer olsun, bunda yarar vardır denilemez. Bütün Avrupa KP’leri —tek tük istisna ile—AB’ye girmeye karşı çıktılar. Halklarını ikna edemediler ama, bütün dedikleri doğrulandı. AB geliştikçe, büyüdükçe, kendini tahkim ettikçe sermayenin egemenliği daha da arttı, kendini dayattı. Yıllardır Birlik ülkelerinin tümünde sosyal politikalar ucundan kenarından peyderpey askıya alındı, geriletildi, sosyal devlet tırpanlanlandı, kazanılmış haklar kaldırıldı, işçi hakları kısıtlandı, sendikalar fiilen ve yasal mevzuat değişiklikleriyle etkisizleştirildi. Ekonomiler “küreselleşen” büyük sermayeye gittikçe daha çok yataklık ederken, çalışan kitlelerin hayat düzeyi geriliyor, gerilemediği yerde yerinde sayıyor. Sermayenin dünyadaki ve bizdeki maaşlı/gönüllü sözcülerinin değil, sınıf partilerinin bu konuda ne dediklerine bakın, neyin ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız.

AB, bunca sözü edilir olduğundanberi Avrupa demokrasisinde de kayda değer bir ilerleme görülmedi. Halen geçerli kayda değer olguların ardında ise, Birlik sürecinin öne çıkardığı değil, Avrupa’da “eskiden kalma” sınıf mücadelesinin yarattığı birikimden beslenen dinamikler var. Yunanistan, Portekiz, İspanya, sözgelimi, AB’ye üye olmadan çok önce bugünkü standartlara uyan ya da çok yakın demokratik yapılar kurmuşlardı. Kopenhag Kriterleri Avrupa demokrasisinde AB’ye özgü bir gelişme, ilerleme aşamasına işaret etmemektedir. Birliğe yeni katılan ve katılacak Doğu Avrupa ülkeleri için konulmuş “uyum” normlarıdır ve hepsi de satır aralarında Avrupa yerleşik normlarına aykırı uygulamalara “olağanüstü durumlar”da tanınan icazetin, meşruiyetin damgasını taşımaktadır. Ünlü Bayan Fogg ne demiş? “Türkiye’yi Slovakya ile bir tutamayız. Her hususta bize benzemesini bekleyemeyiz,” demiş mi, dememiş mi? Maasricht ruhu konuşmuş! Maasricht sözleşmesinde söylenenlerin bağlamına bakılmadan, Kopenhag Kriterleri’nden muradın ne olduğu tam anlaşılamaz. AB’nin asıl ve temel belgesi odur.

11 Eylül sonrasında ise, “terör”e karşı sözde meşru müdafaa adına, yerleşik demokratik anlayışlardan ve uygulamalardan geri dönüş dalgası nasıl yükseldi, hep gördük, yaşıyoruz. (Birçok alanda Türkiye’ye benzer olmakta hiç tereddüt etmediler.) Ayrıca, bütün Avrupa’da yabancı düşmanlığı, ırkçılık, neo-faşizm yılardanberi gözle görülürcesine azıyor. Danimarka gibi bir ülkede bile —Kopenhag neresi?— yabancı düşmanı, Müslüman karşıtı siyasi hareketler hiç görülmedik ölçüde prim yapar oldu. Toplumsal psikoloji kendi içine kapanıp zehirleniyor. Sanmayın ki geçerli yasal mevzuat bundan etkilenmiyor. Göçmen işçilere tanınmış birçok “insan hakkı” bir bir geri alınıyor. Hayır, öyle olmuyor diyen beri gelsin.

Avrupa’da yükselen sağın baş şikayet konusu: sürüp giden işsizlik ve göçmen işçiler... Mazeret bile değil. Bahane. Göçmen işçiler “sorun” yaratıyorsa, yabancı ve göçmen oldukları için değil, işçi oldukları içindir. Göçmen işçi sorunu Avrupa sermayesinin ve onun işini gören Avrupa hükümetlerinin kendi yarattıkları kitlesel işsizlik ortamında, kendi işçileri ve işsizleri esas sorun olduğu için sorundur.

Avrupa Birliği’nin Brüksel bürokrasisi merkezli iç işleyişi Birlik üyesi ülkelerin politikalarını halklarının hayati çıkarlarına gitgide yabancılaştırıyor, işçileri ve sair ücretli çalışanlarıyla, çiftçileryle, öğrenci ve çalışan gençleriyle halkların halini ve geleceğini kapitalist piyasa değerlerini en üst değer sayan, sosyal Darvinist anlayışlarla koşullanmış bir üst iradenin eline teslim ediyor. AB, kitle çıkarlarından ileri ölçüde yalıtılmış merkezi bürokrasisiyle, üyesi olan tek tek ulus-devletlerin kimi işlevlerini bir üst sarmalda üstlenerek sermayeye hizmet veren bir “süper ulus-devlet” olma yolunda hızla ilerliyor. Başı çeken üç beş büyük ülke (“çekirdek”) ile kenarda kalan diğerleri ve yeni katılacak olan Doğu Avrupa ülkeleri arasında halen gelişen ve gelişip büyüyecek olan gerilim ve çelişkinin de zemini böylece atılıyor. Çelişkinin giderek daha çok demokrasi, daha çok katılımcı yerel inisyatif, vb. değil, daha sıkı merkezi denetim ve dayatma, doğan tepkiler karşısında ise ekonomik, mali, politik baskı uygulamaları getireceğini göreceğiz.

Üye ülke parlamentolarının kendi halklarıyla organik bağı “reform” adı altında dayatılan çeşitli kısıtlamalar sonucu iyice kopma noktasına yaklaşmıştır; Birliğin kendi merkezi askeri gücüne kavuşması yakındır; kolluk kuvvetleri, şimdilik, merkezi kararların yaptırım gücü olarak üye devletlerin uhdesine bırakılmıştır, çünkü pratikte öyle olmak zorundadır: Brüksel bürokrasisinin de, onun ardındaki ulus-ötesi tekellerin de sözlerini, tercihlerini, kararlarını geçirmekte kullanacakları merkezi, doğrudan bir yaptırım gücü mevcut değil. AB özgülünde “ulus-devlet” kategorisinin aşılmış ya da aşılmakta olduğu “saptaması” iddiası—hiç bir gerçekliğe uymamaktadır, açıkça yalandır. Olan, Avrupa sermayesinin daha geniş uluslararası uzantılarıyla birlikte devreye soktuğu yeni bir irade planlamasından ibarettir.

Fransa’da kopan başkanlık seçimi ve Le Pen fırtınası ardında, böyle bir AB’nin getirdikleri ve götürdükleriyle insanların hayatları üzerindeki etkisine tepki yatıyordu. Kronik işsizlik ve akut güvensizlik gibi sorunların kapitalist “yeni ekonomi”nin yatırım, üretim, istihdam, bölüşüm pratikleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu görmek için toplum bilim uzmanı olmak gerekmiyor. Faşizm her zaman böyle koşullarda kendine taban bulur. Faşizmin yükselişi, “Aşırı sağa geçit yok, kahrolsun faşizm, yaşasın demokrasi!” çığlıklarıyla mı önlenecektir? Bugün Le Pen’i sindirirsiniz, yarın bir başkası çıkar. Sosyalist Parti sözcüleri kendileri, “Halkın sesini duymaz olduk, kitle bağlarımız koptu, “demeye başladılar. İyi de, neden bu kadar geciktiler ve neden öyle oldu? Ülke, Le Pen gibi birisinin klasik faşist demagoji ikliminde at koşturduğu hallere nasıl düşürüldü? Kim yönetiyordu bunca yıl ülkeyi? Le Pen neyi istismar ediyor?

Sermayenin Avrupası aynı zamanda emperyalist bir blok. Batı emperyalizminin ayrılmaz bileşeni, saldırgan NATO politikalarının doğrudan tasarımcısı ve uygulayıcısı. Birleşmiş Milletler örgütünün ABD’nin “emperyal” siyasetlerine yataklık eder hale gelmesinde, Yugoslavya’nın parçalanıp bu hallere düşürülmesinde, ABD’nin Balkanlar’a postu serip askerlerini yığdıktan sonra Afganistan’da yaptıklarında doğrudan dahli ve payı var. AB ülkelerinin Filistin’de görünürde Bush yönetiminden farklı bir yol izlemesine takılmadan önce, Şaron’un Arafat’a ve Filistin halkına reva gördüklerine aylar boyu nasıl ve niçin seyirci kaldıklarını sormak gerekiyor. Politika nüanslarının, emperyalist bloklar arası rekabeti yansıtmaktan başka bir anlamı yok. Belgrat Holocaust’unun baş mimarlarından Solona Brüksel bürokrasisinin dış siyaset sorumlusu olarak Şaron’un karşısına hangi yüzle çıkmıştı ki, gördüğü muameleyi dünya yadırgasın?

Böyle bir kapitalist/emperyalist bloka Türkiye’nin de katılmasından kim ne yarar sağlayacaktır? AB’ye girmenin Türkiye için yararlı olacağını düşünen “Marksist”lere sormak gerekir: “Türkiye” nedir, kimdir? (Bunu hep söylüyoruz, tekrardan bıkmayacağız.) Türkiye’nin yararı, insanlarının çıkarı AB’ye, sermayenin Avrupası’na girebilmek için dört dönen Mesut Yılmaz ve İsmail Cem gibi siyasilerin idrak ve tercihleriyle, temsil ettikleri çıkarlarla mı koşullu ve sınırlıdır? Türkiye onların “Türkiye”si midir? Burda vahşi kapitalizmin kıskacında debelenmek, ya da AB içinde mek parmak daha uygar bir kapitalizmden pay almak için çırpınmaktan başka bir gelecek yok mudur Türkiye ve Türkiye’nin insanları için? Olabileceği hiç düşünülemeyecek bir şey midir? AB’ye girmek hangi sınıfın —tek tek üyelerinin kişisel konumları ve özlemlerinin ötesinde, sınıf olarak— çıkarınadır? Ya da, Türkiye’nin çıkarı hangi sınıfın çıkarında mündemiçtir? Yoksa, bu soruyu sormanın artık, dünyanın geldiği yerde, bir anlamı ve yeri kalmamış mıdır?

AB seçeneği Türkiye seçeneğini gündemden düşürmek, bu ülkenin insanları için insanın insanı sömürmesine son verecek bir gelecek projesinden bugünden vazgeçmektir. Dünyanın bugün geldiği yerde, “tek kutuplu yeni dünya düzeninde”, yalnız Türkiye’nin insanları için değil, insanlık için de güce tapmaktan başka bir seçenek görememek ve aramamaktır. Böyle bir özleme burun kıvırıp onu tarihin havsalası dışına sürmektir.

Bu arada, demokrasiyi kazanmayı da Türkiye’nin insanlarının havsalası dışına sürmektir. AB’nin kapitalist demokrasi normlarından, sermayenin hegemonyasından gayri demokrasi tanımamaktır; şöyle ya da böyle AB dışında kalan bir Türkiye’de demokrasi ve özgürlük davasından yan çizerek, ülkücü/militarist dayatmalara meydanı boş bırakmaktır.

Sermayenin Avrupası’na katılma tercihini muhayyel bir “emeğin Avrupası” anlayışına dayandırmak isteyenlere gelince... böyle bir safsatayla göz boyayıp gönül eğlemek, emeğin Avrupası’nı da bugünden gözden çıkarmış olmanın ta kendisidir. Emeğin Avrupası..! Blair, Schröder/Fischer, Chirac’la kuzu sarması Jospin, Berlusconi’nin bugün yapmak istediği her şeyin altyapısını yıllarboyu gerçekleştirip işi nerdeyse bitiren —eski İKP dahil— İtalyan solcuları... İşte emeğin Avrupası!

Sermayenin Avrupası’nın öbür adı!

Kafalarda yaratılan şemalardan esinlenip boş hayallere kapılarak, ya da görmek istediğinizi sanki görüyormuşsunuz gibi değil, yaşanan hayatın gerçekliğine bakarak düşünmek ve konuşmak gerekiyor.

Emeğin Avrupası Türkiye’nin emekçilerine, olsa olsa, kendi emekçilerine verdiğini verir. Onun ne olduğunu gördük. Türkiyeli bir emekçi için o kadarı da bulunmaz nimettir, doğru. Bir emekçi böyle düşünebilir, onu isteyebilir, ama bir kömünist öyle düşünemez. Emekçiye, “Burada böyle, vahşice sömürülüyorsun; orada öyle, daha uygarca sömürüleceksin. Hatta burada işsizlikten kırılıyorsun, sömürülmeye bile imkan bulamıyorsun, git orada bari seni sömürsünler, ilerisi Allah kerim!” diyemez. “Orada sömürüye karşı mücadele için daha çok imkan var,” da diyemez. Sömürüye karşı mücadelenin zemini burasıdır. Nerede kapitalist sömürü varsa, hemen orasıdır. Burada verilecek doğru ve etkin, kararlı mücadele emekçilerin enternasyonalist dayanışmasını ve birliğini bugünden ve buradan içerir: gerçek anlamında “emeğin Avrupası” için mücadelenin ta kendisidir. Yeter ki siz buna niyetli ve kararlı olun, yolunu yordamını bilin!

Bir de şöyle bir kirli demagoji var: “AB karşıtlığının her türlüsü ulus-devletçiliktir; ulus-devlet ideolojisinin, Marksizmden esinlenip de Marksizmi özümseyememiş sekter solculukta dışavurumudur.”

Dinime küfreden bari Müslüman olsa!

Ülkeyi AB’ye götürmek isteyen ve bilfiil de götürmekte olan, ulus-devletin kendisi. Bu ülkenin parlamentosuna bakın, hükümetlerine bakın, siyasi partilerine, devlet borazanlığından şaşmamayı meslek edinmiş medyasına bakın, ilk başvuru tarihinden bu yana geçen nerdeyse yarım yüzyılda olanları da bugün gördüklerinize katın. AB’ye katılma ve hatta ülkenin yüksek nüfusuyla orada “etkin” olma resmi devlet politikası değil mi? “Demokratik uyum için” denilen yasal mevzuatla ilgili tartışmalar, direnişler, ayak sürmeler filan dahi bu politikanın bir veçhesidir. Katılmama değil, katılma kararlılığını gösterir: katılmanın nasıl olacağı üzerinde tartışılmaktadır. Ayrıca, nicedir AB karşıtı diye ünlenmiş kişilerin dediklerine de bakın. “Türkiye” adına ve “Türkiye için” konuşuyorlar; “Türkiye” kim? sorusu onları da ne ilgilendiriyor, ne ırgalıyor. Takıldıkları sorunların hiç biri halkın sorunu değil. AB sevdalılarıyla bu yolda, TC ulus-devletinin çizdiği ve baştanberi —nerdeyse Cumhuriyet öncesine de gidebilirsiniz: “Biz bin yıldır Avrupalı’yız, çünkü Avrupa’dayız!” söylemi...—izlediği rotada buluşuyorlar.

Türkiye’yi “Türkiye’den” yönetecekler ama nasıl ve ne için yönetecekler? Ulusal egemenliğin, bağımsızlığın somut içeriğini hangi sınıf çıkarı belirleyecek? Sermaye mi, emek mi? Soyut ulus-devletçilik her ikisinin sözde “sentezi”dir; onun da somutu, başına “ulusal” sıfatı takılı sermaye çıkarıdır. O çıkar baştanberi, tarihen, Batı —Avrupa— yönelimli olmuştur, Batı bağımlısıdır. Şimdi milliyetçilik eskidi, “ulusalcılık” çıktı. Salt dil sorunu değil; zemin değişti. “Ulusal ekonomi”, “ulusal sanayi”, vb... Peki, “ulusal” kapitalistler bu konuda ne düşünüyorlar? Onlar —büyüğüyle, küçüğüyle— çoktanberi çıkarlarının Avrupa sermayesine bağlı ve mahkum olduğunun bilinciyle davranıyorlar. Ellerinde ne var ne yok onlara satıp yanlarına ortak girmeye can atıyorlar. Bağımsız bir vizyondan yoksunlar demek bile yersiz, çünkü öyle bir vizyona hiç ihtiyaç duymuyorlar. Herkesten daha gerçekçi oldukları için —Beyazıyla, Yeşiliyle— en çok onlar AB’ye girmekten yanalar. Avrupa sermayesi Türkiye’ye ve Türkiye’nin on milyonlarca emekçi insanına ne gözle bakıyorsa onlar da aynı gözle bakıyorlar.

TC ulus-devleti de öyle bakıyor. AB’ciler ve ulus-devletçiler Türkiye ulus-devletini sınıflardan yoksun, kendi başına var olan, kendi adına davranan bir özneymiş gibi görmekte birleşiyorlar. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ona izafe edilen “orijinallik” —burjuvazisi (burjuva çıkarı) olmayan bir burjuva cumhuriyet— bugün de neyin ne olduğunu, nasıl ve niçin öyle olduğunu görmelerini engelliyor. Birileri post-modern koşulanmanın ışığında muhkem Marksist tespitlere yan çizerken, diğerleri modernist aklın alacakaranlığında giderek “ulusalcı”laşıyor.

Marksist tespitler hükmünü icra ediyor!

Evet, AB’cilik, ulus-devletçiliktir; ulus-devletçilik de, AB’cilik!

Çünkü ulus-devlet, sermayenin kendini “ulus” olarak örgütlediği devlettir. Akıl var, izan var: onca üzerine titrediğiniz bu devlet ne yapıyor? Her durumda sermayenin genel ve özgül çıkarlarını kolluyor, savunuyor, geliştirmek için halkın hayatından çalıp ona yamıyor. Şimdiye kadar bundan başka ne yaptı? Yapmadı da, yapmayacak da; çünkü yapmaz. Ulus-devlet tarihsel kategori olarak da, güncel pratik olarak da sermayenin etkinlik ve çıkar (sömürü) alanıdır. Onu aşan kategori, ulus-ötesi sermayenin süper ulus-devlet konsepti değil, işçilerin, emekçilerin ulus-ötesi birliğidir: işçi sınıfı enternasyonalizmi. Ulus-devletin sözde ulus adına ya da toplum, halk, vb., ne derseniz deyin—sahipliğini üstlenen burjuvazi artık çıkarlarını uluslararası sermayenin çıkarında mündemiç gördüğü için (gerçek olan da o olduğu için) şimdi kendi ulus-devletinden kurtulmak mı istiyor? Hiç de değil! Ulus-devleti tarihsel süreçte sermaye dışı toplum kesimlerinin çıkarlarına bağlanmış kimi işlevlerinden kopararak doğrudan kendi çıkarlarına daha sımsıkı bağlama yönünde evrilmeye götürüyor. Ulus-devlet ne sönümleniyor, ne de “küçülüyor,” vb.; kendi burjuvazisinin çıkarını içeren uluslararası sermayenin temsilcisi olarak daha da güçlenip geçmişte hiç olmadığı kadar büyüyerek kendi halkının karşısına dikiliyor.

Bu gerçeği görmezseniz, ya da görmezden gelirseniz, ya ulus-devlet dönemi bitti diye diye kendi halkınızı da, dünyayı da uluslararası sermayenin ve Amerikan ulus-devletinin eline —çıkarlarına, emellerine, vb.— teslim eden süreçlerden medet umar, onların arkasında durursunuz; ya da ulusal çıkar, ulusal sermaye, şu bu diye diye aynı yola daha az kestirmeden çıkarsınız. Kapitalizme kesin karşı olmadan, karşı olmanın gereklerini kavrayıp yerine getirmeden ulus-devlete karşı olunmaz. Ulus-devlete sahip çıkarak, onun gücünden, geleneğinden, söyleminden medet umarak da kapitalizme karşı olunamaz.

Ulus-devletin “ulusal kapitalizmi”, değil yetmiş milyon insanı, kendini dahi uygar bir geleceğe taşıyacak kapasiteden, imkandan ve iradeden yoksun olduğunu her haliyle gösteriyor. Türkiye ulus-devletinden şikayetçi olanların AB’ye girerek el iradesiyle mek parmak da olsa uygarlaşma öngörüsü ne kadar boş bir hayalse, ulusal kapitalizmin cesedini diriltmeye çalışmak ondan da daha boş hayaldir: büyücü çıraklarına ayrılmış üç ayaklı masada ruh çağırmaya oturmaktır.