Post-Marksizmin Manifestosu

Önsöz olarak söyleyelim. Kapitalizm-sonrasını ya da genel olarak burjuva toplumsal formasyonunun krizini “geçiş süreci” mantığı çerçevesinde analiz eden girişimler, hele sosyalizm umudunu yeniden üretmeye hizmeti öngörüyorlarsa, takdire şayandırlar. Hardt ve Negri, belli ki bu umudu yeniden canlandırmaya ve yükseltmeye adamışlar çalışmalarını. Post-modernizmin temel bir özelliğinin dünyayı değiştirme tutkusuna meydan okuma olduğunu hatırlarsak, bu tutkunun teorik zeminini yeniden üretme iddiası taşıyan her çalışma değerlidir. İmparatorluk, bu açıdan önemli bir çalışma. Ancak onun önemi, 21. Yüzyılın manifestosu olma iddiasından değil, Marksizmin yeniden üretimini, özellikle sınıf mücadelesi teorisinin yeniden inşasını kışkırtıcı bir özellik taşımasından. Nasıl ki 20. Yüzyılın başında J. H. Hobson’ın Emperyalizm ve Rudolf Hilferding’in Mali Sermaye adlı yapıtları, bu yazarların politik düşünceleri Kautsky çizgisinde olmasına karşın, Lenin için analitik açıdan önemli olmuşsa, İmparatorluk’un da buna benzer bir önemi olduğu inkar edilemez.

TEMEL TEZLER

İmparatorluk, küresel kapitalizmi irdelerken, gelecek için de öngörülerde bulunuyor. “Genel bir iktidar teorisi” inşa etmeyi amaçlayan kitap, karşılıklı olarak birbirini ima eden iki kavram etrafında dönüyor: İmparatorluk ve Çokluk.

Hardt ve Negri, sermayenin hiç bir engel tanımaksızın küreselleşmesiyle birllikte ulus-devletler döneminin kapanmakta olduğunu, yeryüzünü ele geçiren merkezsiz ve topraksız “topyekün piyasa”nın yeni bir egemenlik tarzı oluşturduğunu, dolayısıyla günümüz dünyasını anlamakta emperyalizm kavramının küresel iktidar yapılarını açıklamakta yetersiz kaldığını iddia ediyorlar. “Kolonyalizmin sona ermesi ve ulus güçlerinin gerilemesi, modern egemenlik paradigmasından emperyal egemenlik paradigmasına geçişin göstergesidir.” (s.157.) tespitini yapan yazarlar, “Egemenlik yeni bir biçim almış, tek bir hükmetme mantığı altında birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan oluşmuştur. İşte bu yeni küresel egemenlik biçimi bizim İmparatorluk dediğimiz şeydir,” diyerek temel tezlerini ortaya koyuyorlar (s.18). İmparatorluk kavramını şekillendiren üç temel özellik ise şöyle sıralanıyor: 1)“İmparatorluğun bir Roma'sı yoktur”, “merkezsiz ve topraksız bir yönetim aygıtıdır” (s.14); 2) bu aygıt ulus-üstü, ulusal ve yerel olarak formüle edilebilecek karma bir kuruluş yapısına sahiptir; 3) İmparatorluk'un bir “dışarı”sı yoktur ki bu, kitabın dayandığı temel felsefi/teorik varsayımlardan biridir. Kısacası “imparatorluk”, hükümranlık alanı sınırların yokluğu ile tanımlanan, bütün dünyayı, insan doğasını ve toplumsal ilişkileri kuşatan bir kavram olarak kullanılıyor.

İmparatorluk'da sömürü ve tahakkümün bir yerinin olmadığı, yani bir “yok-yer”de hüküm sürdüğü belirtilir. Bundan ötürü ele geçirilecek bir iktidar/güç odağı ve belli bir mücadele zemini yoktur ve İmparatorluğa karşı her yerde mücadele etmek gerekir. Hardt ve Negri, emeğin ve üretim tarzının nitelik değiştirdiğini, duygulanımsal ve iletişimsel boyutlarıyla “maddi-olmayan emek”in belirleyici olduğunu ve endüstriyel üretimin yerini “biyo-politik” dedikleri bir üretimin aldığını ifade ederler. Bu yüzden enformatik kapitalizm dönemine girdiğimizi ve biyo-politik üretim tarzının biyo-politik bir düzen kurduğunu iddia ederler.

Yazarlar, emperyalizmden imparatorluğa bu geçişi “daha ileri” bir evre olarak görüyor. Bu ilerlemeye neden olan güç, sınıf mücadelesinden başka bir şey değildir. “İmparatorluğun kuruluşu... çokluğun özgürlük arzusuyla yürüttüğü sınıf mücadelesine karşılıktır.”(s. 68.) Ayrıca yazarlar, tarihin motorunun bastırılamayan “hareket arzusu” olduğunu iddia etmektedirler.

Hardt ve Negri’nin genel teorik çerçevesi ve bizatihi yöntemleri, Marksizmden çok, post-modernist, post-yapısalcı ve post-Marksist tezler tarafından belirlenmiş görünüyor. Komünizm idealini böyle bir felsefi/teorik yaklaşımla sahipleniyorlar. Dolayısıyla İmparatorluk, Marksist eleştirinin nesnesi olabilecek bir çok çelişkiyi de barındırıyor. Burada bunların önemli bazılarına değineceğiz.

EMPERYALİZM VE ZAYIF HALKA

İmparatorluk’da, toplumsal tarihi ve evrimi açıklamakta sınıf modelinin bir açıklama tarzı olarak yer aldığını söylemek zor. Sınıf mücadelesi terimi Marksist içeriği ile değil, daha çok bir söylem olarak kullanılıyor. Mesela, içeriğinin ne idüğü belirsiz, adeta mistik çağrışımlar uyandıran “hareket arzusu”nun bilegeldiğimiz “klasik” sınıf mücadelesi yerine tarihin motoru olarak ikame edilmek istenmesi gibi. Ayrıca, ABD’nin anayasal sisteminin kuruluşu ve tarihsel evriminin emperyal bir sisteme göre biçimlendiğini, hatta bilinçli olarak böyle şekillendirildiğini açıklarken, Amerikan toplumu içindeki sınıf mücadelelerinin rolüne pek az yer verildiği gözden kaçmıyor. Sınıf mücadelesi kapsamında bahsi geçen tarihsel olaylar, sınıf mücadelesi perspektifi içine yerleştirilmiş değil. Kapitalizmin gelişme dinamiği ile, bu dinamiğin dış pazarlara açılma gereksinimi arasında bir bağlantı yok. ABD’nin emperyalist politikaları anayasal sistemden, onun “emperyal” karakterinden sapma olarak ve neredeyse raslantısal bir eğilim olarak sergileniyor. “Vietnam savaşı, emperyalist eğilimin son nefesi ve dolayısıyla yeni bir Anayasal rejime geçiş noktası olarak görülebilir.” (s.194.) Günümüzdeki ABD politikalarının ise, emperyal karaktere geri dönüş anlamı taşıdığı söyleniyor. Ancak emperyal eğilim ile emperyalist eğilim arasında nasıl bir ayırdedici fark olduğu somut teorik bir açıklamadan yoksun. Bu bağlamda klasik sömürgecilikle yeni sömürgeciliğin ayırdedici özellikleri de tartışmanın önemli bir unsurudur. Kısacası, emperyalizm bir süreç olarak irdelenmiyor. Gerçi Hard ve Negri emperyalizmden imparatorluğa geçişi bir süreç olarak analiz ettikleri izlenimi vermiyor değiller. Şöyle ki, 1) Kolonilerin özgürleşmesi ile birlikte dünya piyasasının yeniden biçimlenmesi, 2) Üretimin aşamalı olarak merkezsizleşmesi ve 3) Disiplinci üretim rejimini ve disiplinci toplumu dünya çapında yaygın kılan bir uluslararası ilişkiler çerçevesinin oluşturulması. “Bu özelliklerin her biri emperyalizmden imparatorluğa evrilme sürecinde atılmış birer adımdır.” (s. 260.) Emperyalizm, “böl ve yönet” politikasına, emperyal politika ise, yazarlara göre, “içine al, farklılaştır, yönet”e (s. 214.) dayanmaktadır.

Ne var ki bunlar —sözgelimi— Lenin’in emperyalizm tahlilinin neden geçersiz olduğunu açıklamıyor. Onun analizinde “dünya ekonomik pazarı” temel bir referans olarak yer alır. Sistemin merkezleri açısından kapitalist ekonominin yaşatılması sorunu ancak dış piyasalara genişleyerek aşılabiliyor. Dünya Emperyalist paylaşım savaşları bu gerçekliğin bir tezahürüdür. Son 20-30 yıllık tarihin de açıkça gösterdiği gibi kapitalist gelişmenin temel belirleyicisi, teknolojik faktörün yanısıra dünya piyasalarıdır. Geçmişteki tüm ekonomik, politik ve askeri mücadeleler büyük güçler arasında yaşandı; ekonomik faktörlerin dünya çapında birbirine bağımlı hale geldiği bugün de bu böyledir ve onlar için tek bir amaç vardır: muazzam ölçekli dünya ekonomik pazarının bölüşümü ve pazar üzerinde hegemonya tesisi. İmparatorluk yazarları, “gelişmiş ülkeler denen ülke ekonomilerinin sadece belli nicel unsurlar ya da yapılar tarafından değil, aynı zamanda ve daha önemli bir oranda küresel sistemdeki hakim konumları tarafından tanımlandığını” (s. 295) ve “topyekün piyasa”nın gerçeklik kazandığını söylemekle Lenin’in tahlilinin ufkunu –nitel olarak– aşmış mı oluyorlar? Yoksa nicel gelişmenin zirvesini mi işaret etmiş oluyorlar?

Lenin’in emperyalizm tahlili bir ulus-devletler sistemine, ya da ulus-devletler emperyalizmlerine dayanıyor olsaydı, onun ulus-devletlerle birlikte eskidiğinden söz edilebilirdi. Oysa o, dünyanın tekeller arasında paylaşılmasından, finans-kapitalin ya da mali sermayenin egemenliğinden söz ederken, bunların ulusal aidiyetinden söz etmiyordu. Bir başka deyişle, Lenin’in emperyalizm tahlilinin, ulus-devletin sınır ötesi sömürü ve egemenlik biçimi olarak, ya da yazarların iddia ettiği gibi, “Avrupalı ulus-devletlerin egemenliklerini kendi sınırları ötesine yayması” şeklinde anlaşılabilecek bir teorik anlamı yoktur.

İkinci olarak, Lenin’in emperyalizm tahlilinin, tarihsel bakımdan zorunlu olarak, elbette ki kimi sınırlılıkları var. Her şeyden önce bu tahlil, henüz bir devrimci yarılmaya uğramamış bir dünyaya ilişkindir. Hardt ve Negri’nin “20. Yüzyıl iç savaşının kaybedilmesi” diye atıfta bulunduğu Ekim Devrimi’nin yenilgisinin ardından ve nihayet Sovyetler’in çöküşüyle kendini daha somut olarak gösteren dünya kapitalizminin edindiği deneyim, “iç savaş”ın aşamaları boyunca geliştirdiği tümleşiklik düzeyi, daha yüksek bir teknoloji ve örgütlenme, küresel mekanizmalarla kendisini yeniden kurma imkanını elde etmesi, vb..., İmparatorluk’ta oldukça zengin olgularla betimlenen bu gelişmeler, kapitalizmin aşılmasının tarihsel gecikmesi ya da aşma fırsatının kaçırılmış olmasının bir sonucudur aynı zamanda.

Önemli bir nokta da, yazarların, eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının, yani kapitalist sistemin temel gelişme yasasının emperyalizmden imparatorluğa geçişte nasıl bir rol oynamış olabileceğinin üstünden atlamalarıdır; onu da emperyalizm kavramıyla birlikte terketmiş görünüyorlar. Bu önemlidir. Çünkü Lenin, bu yasanın işleyişinden türeyen olanakları, sınıf mücadelesi açısından değerlendirerek Kautsky’nin ultra-emperyalizmi karşısında, “zayıf halka” tespitini de içeren devrimci bir teori inşa etti. Hardt ve Negri, kapitalizmin değişen bugünkü doğasında varolan benzer bir eğilim (yasallık) keşfetmiş olasalardı, emperyalizm kavramının eskidiği iddiasına bizi, Marksistleri ikna edebilirlerdi belki. Oysa görülüyor ki, Kautsky’nin yolundan gidiyorlar. Kendini tarih dışı, kalıcı ve evrensel bir barışa adayan “İmparatorluk ancak mevcut çatışmaları çözmeyi amaçlayan uluslararası konsensüsler zincirine dahil olduğu zaman oluşur ve müdahaleleri tüzel açıdan meşru hale gelir.” Bu, NAFTA, APEC ve AB gibi emperyalist bloklaşmalarla bu bloklaşmalarda baş çeken ulus-devletleri ve bunlar arasındaki hegemonya mücadelesini yok saymak, aralarındaki geçici uzlaşmaları ya da (11 Eylül sonrası gibi) ittifakları mutlaklaştırmak demektir.

SÖMÜRÜNÜN YOK-YERİ, ÇELİŞKİNİN YOK-YERİ Mİ?

Aslında emperyalizm kavramının (yetersizlikleri ötesinde) eskidiği iddiası, yazarların, “içerisi-dışarısı diyalektiğini ortadan kaldırmalarının mantiki bir sonucudur. İmparatorluk yazarları, post-modernistlerle birlikte modernizmin ikiciliği ile özdeşleştirdikleri diyalektiği, “modern tahakküm, dışlama ve hakimiyetin merkezi mantığı olarak” terketmektedirler (s.159). “İçerisi ve dışarısı arasındaki modern diyalektiğin yerini bir oranlar ve yoğunlaşmalar, melezlik ve yapaylık oyunu almıştır,” (s. 202.); “Modern çatışmaları belirleyen ikilikler bulanmıştır.” (s. 204.) Oysa post-modernizm, ikiciliği reddetmek adına, aslında kapitalist sistemin çelişkilerini düşüncede bertaraf eder. Yani sömüren/sömürülen, sömürgeci/sömürge, egemen/bağımlı, vb. çiftlere göre düşünmeyi terkeder. Bunun yerine “farklılık”ları geçirir. O nedenle küreselleşme süreciyle (hareketlilik, belirsizlik, melezleşme gibi küresel eğilimlerin “özgürleşme” olarak görülmesiyle) bağdaşıyor. Hardt ve Negri, Marx’ın kuramsal yönteminin “modernliğin modern eleştirisi geleneğine paralel olarak, içerisi ve dışarısı arasındaki diyalektiğe dayandığı”nı zikrettikten sonra, “Marx’ın düşüncesinde, kapitalist gelişmenin içerisi ve dışarısı arasındaki ilişki tamamen proletaryanın, sermayenin hem içerisi hem de dışarısı olarak, ikili duruş noktasında belirlenir” (s. 222) şeklinde devam ederler. Ancak onlara göre bu “uzamsal biçimleniş değişmiştir. Üretici güçlerle tahakküm sistemi arasındaki diyalektiğin artık belirli bir yeri yoktur.” (s.223.) Dolayısıyla “imparatorluk, sömürünün yok-yeri”dir.

Oysa sömürünün varoluşu, tek başına, sınıfsal karşıtlığın yeterli göstergesidir ve bu karşıtlık yalnızca bir yere (fabrikaya) bağlı olarak türemez; asıl olarak üretim ilişkilerine –bu ilişkiler mekansızlaşıyor olsa da– dayanır. Öte yandan dışarısı ve içerisi, Ben ve Öteki diyalektiğine dayalı bir egemenlik alanı olarak tanımlandığında, bu diyalektiğin ortadan kalkması, aynı zamanda sınıf egemenliğinin ve sınıf karşıtlığının ortadan kalktığı ya da sönümlendiği anlamına gelmez mi? İmparatorluk, çelişkilerin, karşıtlıkların buharlaştığı bir “yer” gibi...

İMPARATORLUK TARİHEN “İLERİ” Mİ?

Alternatifler bölümünde Hardt ve Negri, “Hegel'e bakarak söyleyecek olursak, İmparatorluğun kuruluşu kendi için değil, kendinde iyidir” alıntısı ile söze başlar ve şöyle devam ederler: “Ne var ki, İmparatorluğun kendinde iyi olduğunu söylemek kendi için iyi olduğunu söylemek değildir. İmparatorluk kolonyalizm ve emperyalizmin sona erdirilmesinde bir rol oynamış olabilir, ama aynı İmparatorluk, birçok bakımdan, yıktığı rejimlerdekinden çok daha acımasız bir sömürüye dayalı kendi iktidar ilişkilerini de kurar..” Ve yine devam ederler. “Bütün bunları kabul etmekle birlikte, İmparatorluğun kuruluşunun kendinden önceki iktidar yapıları için herhangi bir nostaljiyi ortadan kaldırmak ve —küresel kapitalizmden korunmak için ulus-devleti yeniden canlandırmaya çalışmak gibi—eski düzene dönüşü gerektiren her tür politik stratejiyi reddetmek üzere ileriye atılmış bir adım olduğunda ısrarlıyız. Biz tıpkı Marx'ın kapitalizmin kendinden önceki toplum biçimleri ve üretim tarzlarından daha iyi olduğunu vurguladığı anlamda İmparatorluğun daha iyi olduğunu iddia ediyoruz... Aynı şekilde bugün biz imparatorluğun modern iktidarın zulüm rejimlerini ortadan kaldırdığını ve aynı zamanda özgürlük potansiyelini çoğalttığını görüyoruz.” (s. 68.)

Öncelikle şunu sormak gerekir: Kapitalist sömürünün feodal ya da arkaik sömürüden “daha iyi” olması gibi, İmparatorluğun sömürüsü (ya da biyo-politik sömürü) emperyalist sömürüden nerde, nasıl ve niçin “daha iyi”dir? Kapitalist sömürü, emekçiyi feodal boyunduruktan özgürleştiriyordu (ücretli özgür emek); İmparatorluk’un emeğe getirdiği “daha iyi” nedir? İkinci olarak, burada belirgin olarak doğrusal evrimci bir tarih nosyonu ile karşılaşıyoruz. Tarihsel sürecin birbirini dışlayarak bütünleyen imkanları ve seçeneklerinden söz etmek yerine, “zorunlu olarak belirli bir doğrultuda” ilerleyen tarih inancından hareket ediliyor. Buradaki temel sav, üretim ilişkilerinin toplumsal ve kültürel üstyapıyı tek-yönlü olarak doğrudan belirlediği mitidir. Hardt ve Negri’nin, yapı-sökümcü tarzı kullanarak gittikleri yer, ya da “her türlü” determinizmi reddedişin sonuçta götürdüğü yer –Marksizmin, çelişkilerin ve seçeneklerin zenginliğini içeren özüne aykırı mekanik kavranışı olarak– 2. Enternasyonal determinizmidir. Yani ekonominin toplumsal ilişkiler dışında kendi hareket yasalarıyla özerk bir “yapı” olarak var olduğu ve toplumsal, siyasal ilişkileri ve kurumları tek-yönlü olarak doğrudan belirlediği düşüncesidir. Bu bakış açısı tarih anlayışının bir tezahürüdür. Buna göre tarihte toplumlar üretim ilişkilerinin niteliğine göre doğrusal evrimci bir şema içinde “sıralanır”. Bu açıdan bakıldığında, Hardt ve Negri'nin, tarih-dışı bir boyutta, İmparatorluğun daha “iyi” olduğunu ve aynı zamanda özgürlük potansiyelini “çoğalttığını” söylemelerinden daha “doğal” ne olabilir?

Ancak sormak gerekir: eğer gerçekten İmparatorluk, biyo-politik düzeyde her insanın bedeninin, zihninin ve toplumsal ilişkilerinin her zerresini bu denli güçlü ve yoğun bir şekilde yaratabiliyor ve kontrol edebiliyorsa, yabancılaşmanın böylesine derinleştiği ve yayıldığı bir toplumda özgürlük potansiyeli niçin ve nasıl çoğalmış olur ki?

Üstelik yazarların bir ana tezi de şudur: Modernlikte var olan “disiplinci iktidar/toplum” artık yerini “kontrol toplumu”na bırakmıştır. Disiplin toplumunda hala insanlar ile iktidarı elinde tutan yabancılaştırıcı odaklar arasında bir mücadele alanı olduğunu ve insanların tam anlamıyla kontrol edilemedikleri tespitinden sonra, “modern dönemin son döneminde gelişen ve post-modern döneme açılan” kontrol toplumunda, “komuta mekanizmalarının giderek daha fazla ‘demokratik’, giderek daha fazla toplumsal alana içkin hale geldiğini, yurttaşların beyinleri ve bedenleri üzerinden dağıtıldığını” belirtirler (s.47). Başka bir deyişle, disiplinci toplumda yabancılaştırıcı odaklar ile insanlar arasında var olan “mücadele alanı” kontrol toplumunda ortadan kalkmıştır. Hardt ve Negri'ye göre bu, iktidarın artık dışarıda değil “insanların bilincinin ve bedenlerinin—aynı zamanda tüm toplumsal ilişkilerin derinliklerine işleyen bir kontrol mekanizması olarak kendini göstermesi” demektir (s. 49). Disiplinci iktidar insanın kendi kendini disipline ettiği ve kontrol ettiği çok daha etkili bir şekle bürünür. Artık o, içselleştirilmiş, toplumsal yaşamın genlerine dek işlemiş bir iktidardır. Bu anlamıyla ondan bir kaçış yoktur. O her yerdedir. Zihinlerimizden bedenlerimize ve toplumsal ilişkilerimize kadar her şeye işlemiştir. Eğer böyleyse, onca militarist güce, kaba kuvvetin pervasızca ve kasıtla öne çıkarıldığı baskı ve bastırma mekanizmalarına, illegal örgütlere, gladio’lara filan ne gerek var? Bunlar da insanların beyninde mi?

Bu doğruysa, hiç bir mücadele zemini bırakılmamış demektir; böylesine derin ve yaygın bir yabancılaşma sürecinde olan saf bir kontrol toplumundan özgür bir toplumu yaratmak nasıl mümkün olacaktır? Eğer özgür bir toplum yaratmak mümkün olacaksa, bu soruya ancak iki şekilde yanıt verilebilir: Ya gerçekten saf bir kontrol toplumunun olamayacağını ve her zaman az da olsa toplumun derinliklerinde muhalif dinamiklerin var olabileceğini ileri sürüp onları yeniden su yüzüne çıkarmanın mücadelesini önümüze koymalıyız; ya da saf bir kontrol toplumunun varlığını kabul edip, toplumsal, siyasal, iktisadi ve kültürel olarak hiç bir şekilde belirlenemeyecek ilahi, metafiziksel bir devrimci gücün ya da faktörün olduğunu varsaymalıyız, ki bu durumda da saf bir kontrol toplumundan söz edilemez. Hardt ve Negri, burjuvazinin öteden beri bilinegelen hegemonik iktidar pratiğini adeta mistik bir havaya bulandırıp çığırından çıkarıyorlar.

ÇOKLUK

Kitabın diğer merkezi kavramı çokluk ne olduğundan ziyade, “ne olmadığından” hareketle tanımlanıyor. Hardt ve Negri'ye göre çokluk halk ya da kitle, güruh veya kalabalık kavramlarıyla karıştırılmamalıdır. Çünkü çokluk “halk”tan, indirgenemez ve çok boyutlu olmasıyla ayrılırken, kitle-güruh ve kalabalık’tan, edilgen değil, etkin ve kolayca güdümlenemez özelliği ile ayrılmaktadır. Bu yüzden “çokluk, otonomiyi ve demokrasiyi başarma yeteneğine sahiptir.” Ancak Hardt ve Negri’de, çokluk’un gerçekliğinin ne olduğu belirsizdir. Kitapta kimi zaman “sömürülen herkes”, “yeni proleterya”, “küresel-karşıtı hareketler” veya “yeni politik hareketler” bu çokluk tanımı içine yerleştirilir. Adeta oluşması beklenen poetik bir kavram olarak kitap boyunca bir görülüp bir kaybolur. Bu, yazarların çokluk'un “kim” olduğuna yönelik çabalarının “olgunlaşmadığı” izlenimini uyandırıyor. “Çağdaş emek biçimlerini irdelemek” çokluk’un en azından hangi “temel yapı” içinde tanımlanacağını ortaya koyacaktır. Bu temel yapı “üretim ilişkileri”dir.

Hardt ve Negri'ye göre, “günümüzde proleterya enternasyonalizmi dönemi tamamen kapanmıştır. Bundan önceki bir devirde proleterya kategorisi endüstriyel işçi sınıfı merkezliydi ve proleterya dendiğinde sadece bu sınıf akla geliyordu. Günümüzde bu işçi sınıfı neredeyse sahneyi terk etti. Varlığı son bulmadı, ama kapitalist ekonomideki ayrıcalıklı konumunu ve proleteryanın sınıf bileşimindeki hegemonik konumunu yitirdi.” (s. 77.) Aynı sayfada “Emeğin ve devrimin öznesinin temelli değiştiğini kabul etmemiz gerekir,” denildikten sonra “yeni bir proleterya kavramı”nı tanımlamaya girişirler: Kavramsal olarak, “proleteryayı biz emekleri kapitalist üretim ve yeniden üretim biçimleri tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak sömürülen ve bu biçimlere tabi kılınan herkesi kapsayan geniş bir kategori olarak anlıyoruz... günümüzde aktif olan çeşitli üretim figürleri içerisinde maddi olmayan emek gücü figürünün hem kapitalist üretim şemasında, hem de proleteryanın bileşiminde giderek merkezi bir konuma geldiğini savunacağız. Burada işaret etmek istediğimiz nokta, bütün bu çeşitli emek biçimlerinin bir biçimde kapitalist disipline ve kapitalist üretim ilişkilerine tabi olduğudur. Bu sermaye içinde olma ve sermayenin devamını sağlama gerçeği, proleteryayı bir sınıf olarak tanımlayan şeydir.” (s 77-78.) Dipnotta ise şöyle devam ederler: “Bu proleterya nosyonu, Marx'ın kendi terimleriyle, tam anlamıyla ekonomik bir kategorinin kişileştirilmiş hali olarak, yani sermaye koşullarında emek öznesi olarak da anlaşılabilir.”

Proleterya günümüzde yazarların dediği gibi tanımlanıyorsa ki yanlış değildir dünya emekçilerinin birliği demek olan proleterya enternasyonalizminin önü hiç de kapanmamıştır; tersine, kapsamca ve derinlikce çok daha büyük potansiyeller taşıyan bir ufka açılmaktadır. Kendi deyişleriyle “... doğrudan ve dolaylı olarak sömürülenler” ya da “yeni poleterya” olgusu bunu kanıtlamaya yeter de artar bile.

Bu bakış açısı, yazarların öznellik vurgularının tam tersine, proletaryayı nesnelleştirmekle kalmaz, iktisadi aklı post-modern tarzda yeniden üretir. Bu akıl, kapitalizmin nesnel koşullarının sömürülen ve ezilenlerin kurtuluşunun imkanlarını neredeyse otamatik olarak yaratacağına duyulan inançtan türemedir. Bu inanç, mücadeleyi de kendiliğindenciliğe terkeder: “İmparatorluğa karşı savaşlar eksilme ve çekilme yoluyla kazanılabilir. Bu terkin bir yeri yoktur; iktidar alanlarını boşaltmak anlamına gelir.” (s. 225.) Onlara göre hareketlilik ve kitlesel göç, bir özgürlük arayışının ifadesidir. “İtici güç emperyal üretimin feci kültürel ve maddi koşullarından kaçıştır.” Dolayısıyla, “terk ve çıkış, emperyal modernlik içinde ve ona karşı güçlü bir sınıf mücadelesi biçimidir.” (s. 227.) Çokluğun farklı bağlamlardaki kimi tasvirleri onu, tarihin sonunu getiren aşkın bir özne kalıbına da sokar. İmparatorluk da adeta “çokluğun arzusunun” nihayet gerçekleştiği bir yok-yerdir. Bu açıdan tarih boyunca çokluk, İmparatorluğa gelinceye kadar çeşitli uğraklardan geçen Hegel’in Tin’ini andırır.

“Postmodern çağda, halk figürü silinirken, militan figürü çokluğun hayatını en iyi ifade eden figür haline geliyor; militan, İmparatorluğa karşı biyo-politik üretim ve direnme failidir.”(s. 410.) Çokluk’la militan arasındaki dolayımlar (örgütlenme düzeyleri) belirsiz bırakıldığında ve çokluk, ne zaman, ne şekilde ve hangi araçlarla harekete geçeceği bilinmeyen bir virtüel güç olarak tasvir edildiğinde, ikisi arasındaki ilişki, ister istemez F. Nietzche’nin yığınlarla “üstün-insan” arasında kurduğu ilişkiyi andırır: tarihi yapan üstün insan’dır, yığınlarsa onun malzemesi. Yazarların, imparatorluğa karşı mücadelede, “özgürce arzulayan ve hareket eden” yeni bir beden oluşturma fikrine odaklanmaları, böylece kişisel isyanı kutsamaları başka nasıl yorumlanabilir? Bu militan figüründen kitapta poetik bir uslupla bir hayli sözediliyor ve sonuçta, sınıf mücadelesinin maddi dinamikleri ve politik araçları yerine “militan” ikame edilmekle kendiliğindecilik yeniden öne çıkıyor.

YAPISÖKÜCÜ YÖNTEMİN ÇIKMAZI

Kitap boyunca farklı yapılara ilişkin bütün analizler, “Modernden post-moderne, emperyalizmden İmparatorluğa geçiş”in dayanakları olarak sunulur. Bu geçişin analitik nesnesi, geniş anlamında 1950-2000, dar anlamda ise 1970-2000 arası dönemdir. Bu dönem gerçekten de bir çok geçişin içiçe geliştiği, üst üste bindiği bir dönemdir. Ancak bütün bu geçişleri tayin eden, önünü açan tarihsel faktörleri tespit etmek gerekir. Soğuk savaşı bir referans noktası almak kadar, Sovyetlerin çöküşü de tayin edici bir faktördür. Kapitalist sistemin dış dinamizmden yoksunlaşması, onun gelişmesini nasıl etkilemektedir? “Modern çatışmaları belirleyen ikilikler bulanmıştır” tespitinde bunun rolü ne? Sınıf mücadelesinin ideolojik ve politik olarak gerilemesinin etkisi nedir? Yeni toplumsal hareketler vurgusu, bu gerilemede nasıl bir etki yaratmıştır? Yazarlar daha çok modernliğin krizinden hareket ediyor. Böyle olunca değişimi ağırlıkla üstyapısal alanla açıklamış oluyorlar. Üretim tarzı düzeyindeki gelişmeler, sınıf mücadelesinin bu gelişme ve değişmelerdeki rolü nedir? Bunun sözü edilmekle birlikte teorik bir açıklamasını göremiyoruz. Oysa modernliğin krizini kapitalist sistemin kriziyle bağlantılı olarak açıklamak gerekir. Bu krizi, bir geçiş süreci ve onun eğilim ve dinamikleri olarak almak yerine “imparatorluk düzeni” olarak yorumlamak, geçişi dondurmak, sabitleştirmek değil midir? Bu düzenin “hep-kriz”, “mevcut emperyal toplumsal kurumların kriz içindeki yapılarından ötürü, akışkan özneler üretme ve bozma süreci” (s. 211.) olduğunu söylemek yazarların üstesinden gelemedikleri bir çelişkileri olarak görünüyor. İmparatorluk yeni bir düzen midir, yoksa bir “geçiş düzeni” midir? Bu belirsizdir.

Bu çelişki ve belirsizlikler temelde yöntem sorunundan kaynaklanmaktadır. Dile getirdikleri krizi, temel teorik varsayımları, üretim tarzının nitelik değiştirdiği savına karşın bir üretim tarzının veya daha geniş anlamda bir toplumsal formasyonun bozunum/çözülüş koşulları ya da (imparatorluk düzeni, yeni bir düzen sözkonusu olduğuna göre) bir üretim tarzından diğerine –iddiaya göre– “geçiş” şartları çerçevesinde ele almıyorlar. (Üretim, artık “biyo-politik üretim” denen üretim tarzı ile tanımlanmaktadır. Biyo-politik üretim, ekonomik, politik ve kültürel alanların giderek örtüştüğü ve birbirlerini sardığı, bizatihi toplumsal hayatın üretimi anlamına gelir).

Hardt ve Negri, akıl yürütme tarzlarını “diyalektik-olmama ve mutlak anlamda içkin olmayı amaçlamış iki yöntemsel yaklaşıma”, “eleştirel ve yapısökümcü” ve “kurucu ve etik-politik” yaklaşıma dayandırıyorlar (s. 72). Yapısökümcü yöntemin ne tür “teorik” pratikler çerçevesinde, post-modernist ve post-yapısalcı yazarlar tarafından, özellikle Marksizmle polemik içinde kurulduğunu biliyoruz. Öte yandan, “her tür tarih felsefesinden uzak” dururlar, çünkü “her tür belirlenimci tarihsel gelişme kavrayışını ve sonuçlarını reddederler.” (s. 73)

Yazarları post-modern teorilerden, onların yöntemi ve eleştirileri değil, post-modernist yazarların modernden post-moderne geçişin ya da “paradigmatik kopuşun bilincinde olmamamaları” ayırır (s.158). Bu “şaşkınlık”, onları yeni iktidarın (İmparatorluğun) kucağına iter çünkü. Açıktır ki post-Marksist bir konumdur bu. Oysa geçiş sürecini kavramak için bir geçiş teorisi gereklidir. Ancak Negri ve Hardt, böyle bir ihtiyaca cevap vermeksizin, yöntemini ve sınıf mücadelesi teorisi gibi temel önermelerinin geçerliliğini yitirdiğini ima ettikleri halde, Marksizmi ilerlettikleri izlenimini yaratmaktadırlar. Bir geçiş teorisi özdeşlik diyalektiği ile açıklanabilir: özdeşlikten belirsizliğe ve belirsizlikten özdeşliğe geçiş anlamında. Burjuva toplumsal formasyon bir bütün olarak özdeşlikten belirsizliğe (çözülme) düşmüştür ve bu çözülme, yazarların da belirttiği gibi, çürümeye de yol açmaktadır. Sorunun felsefi temeli budur. Ve bu anlamda, post-modernizm, köktendincilik, post-kolonyalizm gibi akımlar belirsizliğin ideolojileridir. Bu bakımdan İmparatorluk, bu ideolojilerden, “belirsizlikten belirliliğe geçiş” denemesi olmakla ayrılıyor yalnızca!

İMPARATORLUĞUN İMGESİ

İmparatorluk, genel olarak, toplumsal formasyonun değiştiğine işaret ediyor. Üretim tarzının değiştiğini söylüyor. Bu değişimlerin (ki, aslında burada bir dönüşümden sözetmek gerekir) bir ifadesi olarak yeni bir siyasal ekonomik düzeni tanımlıyor. İmparatorluk, “kapitalizmin her bakımdan yenilenmiş örgütlenmesidir.” Açıkçası yazarlar, bize göre, kapitalist sistemin krizinden kaçıyorlar. Eğer “İmparatorluk” diye kurulmuş yeni bir egemenlik biçimi sözkonusuysa, bu, kriz bir biçimde aşılmış demektir. Onun “hep kriz” olduğunu söylemek durumu değiştirmiyor. Dolayısıyla, krizin geliştirebileceği devrimci imkanları bugün gözetmemiz gerekmiyor. Bu imkanlar artık imparatorluk düzeni içinde başgösterecek olası krizlerde ve —doğaldır ki— bizden sonraki kuşaklar tarafından gözetilecek! Çünkü İmparatorluk imgesinin çağrışımları, tarihteki imparatorluklar hatırlanacak olursa, hiç de onun kısa sürede yıkılabilecek zayıf bir yapı olduğunu kapsamıyor.

İmparatorluk’un yapılarını tanımlayan kavramlardan biri de–yazarların bütün ilişki tipleri için kullandıkları– melezleşme’dir. “Emperyal monarşi”nin öteki (aristokratik ve demokratik) iktidar biçimleriyle melezleşmesi, “üretim ve dağıtım devrelerinin oluşumunda merkezi ve belirleyici bir unsur” olarak melezleşme. (s.328) Yani İmparatorluk bir melez (ya da “pos-tmodern”) kuruluş olarak betimlenir. “Disiplinci toplum”dan –onun yapılarının (okul, aile, hastane, hapisane..) krizde oluşu ve sivil toplumun tükenişi ile birlikte– kontrol toplumuna geçiş... Aslında bütün bunlar burjuva toplumsal formasyonunun her düzeyde süregiden ve derinleşen krizinin kapsamını ve yoğunluğunu anlatır. Ne var ki, yazarlarımız, krizi kavramsallaştıracak felsefi/teorik çerçeveyi bir türlü oluşturamadıklarından –ya da yapısökümcü yöntem buna imkan vermediğinden olsa gerek– döne döne onun çeşitli bağlamlarda farklı tasvirlerine başvururlar. (Bu nedenle, kitabın totolojik karakteri ağır basmaktadır). Böylece imparatorluk kavramı, krizin teorik kavramsallaştırılması gereğini perdeleyen bir illuzyona dönüşür. Bu, “her türlü belinlenimci yaklaşımın” reddinin bir sonucudur aslında. Reddiye, onları katı-determinizme geri döndürür. Tarihsel materyalizmin mekanik yorumcularından tek farkları şudur: Onlar doğrusal-evrimci şemaya uygun olarak, kapitalizmi zorunlu olarak sosyalizmin takip edeceğini söylüyorlardı. Negri ve Hardt ise, araya İmparatorluk’u dahil ediyorlar.

SONUÇ YERİNE

“Küreselleşme’ evresini, dünya kapitalist sisteminin sınırı olarak okumak gerekiyor. Çünkü bugün yaşanan kriz, kapitalist sistemdeki konjonktürel güçlükleri değil, bir yapısal bozulmayı ifade ediyorsa, aynı zamanda, olanaklı sistemlere geçiş anlamına da gelmelidir. Bu geçiş, ya tedrici bir çözülme sürecini izleyebilir, ya da görece denetimli bir dönüşüm sürecini. İlki kendiliğinden bir evrilmeyi, ikincisi iradi müdahaleyi içerir. Sosyalizme götürebilecek yol da bu ikincisidir. Tarihte bu iki geçiş tipinin örnekleri var. Batıda, özellikle Roma imparatorluğunun temsil ettiği köleci düzenden feodalizme geçiş, bir çözülme ve çürüme süreci olarak gelişmiştir; tıpkı bugünkü kapitalizm gibi. Ama feodalizmden kapitalizme geçiş, burjuvazinin müdahale ederek denetlediği devrimci bir dönüşüm süreci olmuştur daha çok. Yani evrime müdahale etmiştir burjuvazi.”