Provokasyon: Bir tarz-ı siyaset

AKP devleti provokasyonsuz yapamıyor. Her yurtdaş eylemine “provokasyon!” diyerek ya da her çeşidinden provokasyonun âlâsını kendisi tertip ve imal ederek iş görüyor. “Demokratikleşme” paketlerinin seçim kampanyası kürsülerinden kalabalıklara fırlatılan seri imalat çiçekler gibi ortalıkta uçuştuğu bir zamanda, şu sıra buna bilhassa ihtiyaç duyuyor. 12 Eylül faşizminden devraldığı siyaseten ve ahlaken gayrımeşru anayasal ve yasal mevzuatın tüm imkânlarından dilediği gibi yararlanarak başta kalmak ve küresel kapitalizme içte ve dışta layıkıyla hizmet vermeyi sürdürebilmek için buna ihtiyacı var. Başta kaldığı sürece daha da olacak. Her fırsatta provokasyon icat etmeden, ülkenin ve dünyanın bu halinde ayağının boşa basacağını çok iyi biliyor.

Ne ki bu tarz-ı siyaset çoğu zaman ve giderek daha bir sıklıkla ters teper. Tepiyor da. Üniversite kampüsleri, stadyumlar, şehir meydanları, cadde ve sokaklar gibi kalabalıkların toplanmasına açık mekanların “provokasyona karşı tedbir” denilerekten polis ve zehirli gaz, zehir takviyeli tazyikli su işgali altına alınması gibi uygulamalar toplumun canlı ve daha sağlıklı kesimlerini büsbütün provoke etmekten geri kalmıyor. Nicedir iyice uyarılmış sinir uçları büsbütün kamçılanıyor. En doğal hakları ve çıkarları hiçbir surette gözetilmeyen ya da düpedüz saldırıya uğrayan, hayat alanları talan edilen, gelecekleri karartılan yurtdaşlardan gelen en ufak bir itiraza karşı “zincirlerinden boşanan çapulcular” ya da “baş olmaya kalkan ayaklar”, “iç ve dış düşmanların çıkar lobilerinin aletleri”, “vatan hainleri!”, “bölücüler!” derseniz, yani haklılığı su götürmez taleplerin ve itirazların ardındaki gerçekleri ve toplumsal dinamikleri kaale almayarak, bu ülkenin dahi geçmiş siyasi tarihinde benzeri görülmemiş pervasız bir yalan perdesi ardında çarpıtarak bildiğinizi okumayı sürdürürseniz işin varacağı yer bellidir: sarmal bir isyan tırmanışının hız ve şiddet kazanması… AKP devletinin nizam-ı âlem ve günlük asayiş adına buna vereceği karşılık, otoriterleşme ya da sivil vesayet gibi sulandırılmış kavramlar ve yakıştırmalarla izah edilemeyecek bir mecra üzerinden siyaseti kıyasıya sınıf mücadelesi zeminine taşıyacaktır. Bunun ne zamandır elle tutulur ilk açık belirtisi Haziran Gezi direnişinde görüldü. Etkisi hâlâ sürüyor.

Tayyip Erdoğan, Gezi olaylarından sonra herkesin gözünün içine baka baka, “Olaylarda ölenler polise aşırı şiddet uygularken öldüler,” dedi. Sonra da o polisleri öve öve bitiremedi! Tıpkı yakın şürekasının “Taksim’de Topçu Kışlası ya yapılacak, ya yapılacak! Başbakan öyle istiyor!” tutturması gibi kasıtlı bir provokasyondu bu da. Ne gibi bir devlet mantığının toplumun üzerine üzerine gidilerekten hayata geçirilmek istendiğini gösteriyordu.

Ne ki Başbakan öyle konuşmakta o kadar da haksız değil. Yurtdaşın gözünün içine kurşun sıkar gibi zehirli gaz sıkmaya şartlanmış ve o yolda özel eğitimden geçirilmiş polise, “Dur be kardeşim, yolumu kesme! Şunun şurasında üç beş satır bir şey okuyacağız. Bu bizim yasal hakkımız,” demek kamu düzenini korumakla görevlendirilen kamu görevlisinin –en alttaki özel harekatçıdan devlet hiyerarşisinin tepesindeki “Cumhurun siyanet meleği” malum şahsa kadar herkesin– görevini yapmasına mani olmak değil midir? “Dağılın!” diyen polise direnip dağılmamak, her haliyle polise aşırı güç uygulamak ya da uygulamaya niyetlenmekten başka nedir?

Bu bağlamda, ne zamandır ortalıkta dolaştırılan “orantısız güç” lafı ne demeye geliyor? Orantısız güç nedir, orantılısı hangisidir? “Eşek sudan gelene kadar döv ama öldürme. Öldürürsen de fazla dert etme,” demekten ne farkı var. Polisin devlet adına kullandığı güçle göreceği bir iş var da, o işi polis bugün göz çıkartarak yerine getirebiliyorsa göz çıkartarak yerine getirecektir; daha başka olası bir durumda işini hedefe nişan alıp gerçek kurşun sıkarak görecektir. Aksi takdirde polis, halkın da, âmirlerinin gözünde polis olmaktan çıkar. Bostan korkuluğuna döner. İş büyür, korkulan olur. Gösteri isyana dönüşür. En azından hükümet 5-10 yurtdaşın gözünü çıkarmakla yetinerek atlatacağı bâdireden kurtulmak için birkaç yüz insanı öldürmek zorunda kalır!

Derdini duyurup anlatmak için sokağa dökülen yurtdaş daha ilk, “Dağılın!” uyarısını dinlemeyip ortadan toz olmazsa ne olur? Oraya kadar daha kimbilir ne bâdireler atlatıp gelmişken, polis, “Kes sesini, dağıl!” dedi diye, kös kös yutkunup geldiği onca yolu geri mi tepecek..? Hiç değilse birkaç yurtdaş öyle yapmayınca kamu düzeni sarsılmaz mı? Olay yerindeki polis âmirleri, masa başında polis âmirleri, İçişleri Bakanı –hepsinin âmiri– vb. vb… sokaktaki üç beş kişiye sözünü geçirememiş olmaz mı? Kargaşa… isyan… anarşi..! Ayakların baş olmaya kalkması… Çaresi? Sıkıyönetim! Yani adıyla sanıyla alabildiğine orantısız güç. Ülke tarihinde sıkıyönetimlerin her daim askeri darbelere yataklık ettiği görülmüş olduğundan, polisin bahusus sıkıyönetimi aratacak yetkilerle resmen ve fiilen donatılmış olması sayesinde halen yurdun her noktasında süresiz sıkıyönetim rejimi yürürlüktedir. Geçen yıl İstanbul’da Gezi olayları sırasında resmi, gayrıresmi polis güçlerine nasıl ve ne gibi cinayetler işlettirildiği görüldü. Yurtdaşların meydanlar, sokak ortasında ya da dağ başında askere emir verilerek değil de, sivil otoritelerin bilmem hangi kademesinin emriyle öldürülmelerinin adı demokrasiye (hem de “ilerisi”) çıktı kaldı. Polisin “Dur!” ihtarına –“Dur!” dediği işitilmiş midir, hatta hakikaten telaffuz dahi edilmiş midir bilinemezken– ihtara uymadığı söylenen herhangi bir yurtdaşın vurulup kamu nezdinde tehlike olmaktan çıkarılması Polis Görev ve Yetkileri Yasası mucibince her polisin acil ve asli görevi değil midir?

Yani…

Yanisi şu: her seçim öncesi seçmene rüşvetin ucunu gösterir gibi sözde demokrasi paketi ihsan etmekle demokratikleşme olmaz. Olur diyenler ya hangi dünyada yaşadıklarını bilmeyen iflah olmaz ahmaklar, ya da kaşarlanmış sahtekarlardır. Demokratikleşmeden maksat demokratikleşmeyse, öylesi, AKPerest kanaat önderi kesilmiş tufeyli takımının alternatifsiz ilan ettiği AKP gibi bir iktaidarın işi değildir. Burjuva iktidarlarının işi kalkınma, yurt savunması, kentsel dönüşüm, devasa havalimanları inşası vb… diyerek yurtdaş emeğini ve yine o emeğin ürünü ülke birikimini üç beş ailenin elinde sermayeye sermayeye ve servete dönüştürmek ve bunu memlekete ve halka hizmet diye –sanki kendileri hep alacaklı, halk ve memleket onlara borçluymuş gibi– muttasıl herkesin başına kakmaktır. AKP gibi bir partinin ve onun temsil ettiği iç ve dış çıkar çevrelerinin demokratikleşmeden bir çıkarı var mı? Ne gibi bir çıkarı olabilir? Başbakan Erdoğan ve adamlarının aklı, demokratikleşme denildiğinde, sadece ve sadece geçmiş yıllardan bugüne nasılsa kalabilmiş bir takım demokrasi kırıntılarını yürürlükten silip atmaya işliyor. Başka bir şeye işlemesini bekleyenlerin varlığı bu ülkenin en başta gelen sorunudur. Arınç’lar, şunlar bunlar gibi ağzı kalabalık demagoglar çetesi kendi oy tabanlarındaki kadınların baş örtüsü sorununu olsun çözmeyi bunca yıl neden erteleyip durdurlar? Kimlerden kortular? Neden korktular? Korkmadılarsa onca insanı kandırmaktan kasıtları neydi? “Önce şu önümüzdeki asker vesayeti belasından kurtulalım da…” derken küresel sermayenin her bir çeşidiyle ve NATO’suyla ne işler çeviriyorlardı? Askeri vesayet koşullarında 1 Mayıs kutlamalarını işçilere ve demokratlara zehir etmek için muhtaç oldukları kuvveti nereden, nasıl buluyorlardı?

Demokratikleşme, ona ihtiyaç duyanların zora göğüs gerip direnerek ve zora baskın çıkarak kazanacakları bir şeydir. Demokrasinin kabuğu –olduğu kadarıyla– neyse ne, özü ÖZGÜRLÜKTÜR. Yani demokratikleşmenin yolu Başbakan Erdoğan’ın dahi tekrarlamaktan artık gınağı getirmiş olması gereken sandık edebiyatından geçmez ama, öyle deyip orda durmakla da hiçbir yere varılamaz. Onu Abdullah Gül bile hergün birkaç kere söylüyor! Geçen yüzyılın yetmişli yılları başında Şili’de sandıktan çıkan S. Allende’nin başında gelenlerin ardından Türkiye’nin en sandık mürüvveti görmüş siyaset adamı S. Demirel’in, “gördü işte gününü!” dediğini bugün bilmeyen, başkalarından dinlememiş olan, hatırlamayan, hatırlıyorsa da boşuna hatırlayan kanaat önderi kılıklı kalem ve kelam esnafını demokrasi ve sandık üstüne kestikleri ve daha çok kesecekleri ahkâmdan bugüne kadar kime ne hayır geldi? Bundan sonra kime bir hayır geleceğini varın siz karar verin…