AKP'nin aileyi güçlendirme politikası

Malatya Kent Konseyi'nin “Kadına köle olma ailene reis ol” afişini sosyal medyada görünce şaşırdık mı? Hiç şaşırmadık.

Kent konseyleri, Belediye Kanunu uyarınca kurulan; üyeleri arasında yereldeki en büyük mülki idare amirinin ve onun seçtiği kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcilerinin de olduğu, yarı-resmi kurumlar. Malatya Kent Konseyi’nin başkanlığını da AKP'li belediye başkanı Ahmet Çakır yapıyor. Yani, “Hazinemiz Ailemiz” başlıklı proje kapsamında kente asılan bu afişler tanıdık bir zihniyetin ürünü.

AKP hükümeti iktidara geldiği günden beri aileyi güçlendiren politikalar uyguladı. Buna, kadın bedeni üzerindeki erkek ve devlet denetimini derinleştiren söylem ve pratikler eşlik etti.

2004'te zinayı yeniden ceza yasası kapsamına almak için yapılan girişim, bu konuda atılan ilk büyük adım oldu. Hatırlayacaksınız, yeni TCK yapılırken hükümet zinayı suç kapsamına sokacak bir yasal düzenleme hazırlamıştı. “Aile bizde kutsal bir kurumdur. Aile kurumu güçlü olduğu müddetçe bu millet güçlü olmuştur” diyen Recep Tayyip Erdoğan, düzenlemenin töre cinayetlerinin ortadan kalkmasına katkıda bulunacağını savundu. Avrupa Birliği'nde zinanın suç sayılmadığı hatırlatılınca da, “Batı'yı her yönüyle örnek almaya kalkarsak o zaman kendimizi inkar eder, biz biteriz” dedi. (4 Eylül 2004, CNN Türk) Ama sonuçta hükümet içeriden ve dışarıdan gelen tepkilere direnemeyerek zinayı suç sayacak düzenlemeden son anda vazgeçti.

2008'den başlayarak üç çocuk dayatmasını gördük. 8 Mart 2008'de Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle Uşak'ta düzenlenen bir toplantıda Erdoğan şunları söylemişti: “Sizinle bir Başbakan olarak değil, dertli bir kardeşiniz olarak konuşuyorum. Biz genç nüfusumuzu aynen korumalıyız. Bir ekonomide asıl olan insandır. Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyor. Yaptıkları aynen budur. Genç nüfusumuzun azalmaması için en az üç çocuk yapın.” Bu minvaldeki ifadeler son altı yılda çeşitli vesilelerle o kadar sık tekrarlandı ki daha fazla alıntıya gerek yok. “Üç çocuk” nakaratı daha sonra “yetmez, beş çocuk” olarak güncellendi vb.

2011 genel seçimlerine giderken Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı'nın adı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirildi. Hükümet sosyal politikalarının merkezine “aile”yi alırken “kadın”ı da bakanlığın tabelası ndan bir çırpıda silivermişti. 8 Mart 2012'de önemli bir kanun meclisten geçti: Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun. Başlık pek çok şeyi açıklıyordu aslında: Tahammül edilemez boyutlara ulaşan erkek şiddetini durdurmaya çalışırken Türk muhafazakârlığının temelinde yatan “aile” kurumunun korunması birincil öncelikleriydi.

Kürtaja keyfi yasak

2012 yılının Mayıs ayına gelindiğinde, hükümetin kürtajla ilgili bir düzenleme faaliyeti içinde olduğu netleşti. Sızan haberler, on haftalık yasal kürtaj süresinin dört haftaya indirileceği yönündeydi –ki uzmanların ve kadınların görüşüne göre bu tutum, kürtajın büsbütün yasaklanmasından neredeyse farksızdı. AKP kadın kollarının 3. olağan kongresinde kürtajın “milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan” olduğunu söyleyen Erdoğan, “Yatıyorsunuz kalkıyorsunuz 'Uludere' diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere'dir” diye de ekledi. (İlginçtir, daha önce de kürtajın cinayet olduğunu öne sürmüştü!)

2012 yılının Haziran ayına damgasını vuran “Bedenimiz Bizimdir” eylemlerinde kadınlar Başbakan'ın sözlerini “Kürtaj haktır, Uludere katliam” olarak düzelttiler; sokaklarda ve meydanlarda bu sloganı haykırarak yürüdüler. Ankara Kadın Platformu'nun yaptığı basın açıklamasında, “Başbakan ve şürekâsı, kadınları birer kuluçka makinası gibi görmekte ve doğum sayısını arttırarak dünya piyasalarına pazarlayacağı ucuz iş gücünü garanti altına almaya çalışmaktadır. 'Ben bu ülkeyi pazarlamakta mükellefim' diyen Erdoğan için kadın bedeni de üzerinde kontrol kurmaya çalıştığı bir pazarlık malzemesidir”, deniyordu.

Verdikleri mücadele sonunda zafer kadınların oldu ama buna yeterince sevinemedik. Milliyet'in “Yasa yok ama kürtaj yasak” başlığını taşıyan, yakın tarihli (18 Şubat 2014) haberinde olduğu gibi, devlet hastaneleri “kürtaj yasaklandı” diye düpedüz yalan söyleyerek kadınları geri çeviriyor, bekar kadınlardan bile “eş izni” talep ediyor vb. Kısacası devlet, mevcut kürtaj düzenlemesindeki, “Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir” hükmünü yok sayma eğiliminde.

Türküm doğruyum evliyim çocukluyum

Sözün burasında uzunca bir parantez açarak yanlış bulduğum bir algıya değinmek istiyorum: Başbakan ne zaman zina, kürtaj, sezaryenle doğum, kızlı erkekli oturulan öğrenci evlerinden söz açsa ya da “genel ahlak”a dair imalarda bulunsa (“Kadıköy vapurundan inenlerin durumunu görüyorum. Bunlar benim değerlerimle uyuşan şeyler değil” vb.), muhalif kanattan birileri ortaya çıkıp Başbakan'ın işine gelmeyen bir gündemi hemen ilgisiz suni bir gündemle değiştirdiğini ileri sürüyor. Sosyalist erkekler de dahil buna..

AKP hükümetinin patriyarkal tahakkümü güçlendirme politikalarını “suni gündem” sayabilir miyiz? Bir kere, Başbakan'ın söylemlerini çoğunlukla eylemler takip ediyor. Ya ilgili bakanlık (yeni bir düzenleme için) harekete geçiyor veya mahkemeler, devletin kolluk güçleri devreye giriyor. "Kızlı erkekli" yaşanan evlere, “komşulardan şikayet var” bahanesiyle yapılan polis baskınlarını hatırlayalım. Başbakan cerrahi bir işlemden başka bir şey olmayan “sezaryene karşıyım” dediğinde başhekimler bunu emir telakki ediyorlar. Sonuç; zamanında müdahale edilmediği için yaşanan anne ve bebek ölümleri. Kısacası, “suni gündem” diye dudak bükülen sözler ve bunu izleyen pratikler birilerinin hayatını etkiliyor, değiştiriyor ya da söndürüyor.

Dahası toplum, söz konusu politikalar yoluyla yeniden düzenleniyor. Evlenen öğrencilerin kredi borçlarının silineceği açıklanıyor; 25 yaşından küçük evli çiftlere kamusal kaynaklı kredi açılacak deniyor; yerel yönetimlerin ve üniversitelerin katkısıyla “Anne Üniversiteleri” hizmete giriyor vb. Hükümet, evlenip üç çocuk yapmayı neredeyse askerlik, vergi vermek gibi bir vatandaşlık görevi haline getirecek. “Suni gündem” olarak hafifsenen politikalar, aslında hükümetin asli politikaları.

Öte yandan kadınlar ve erkekler, bu olumsuz değişimi aynı şekilde tecrübe etmiyorlar. Kadının aile içi rolleriyle tanımlanması ve aile dışında özerk bir kadın varlığının reddi, kadın bedeni, cinselliği ve doğurganlığı üzerindeki erkek denetimini büsbütün ağırlaştırıyor. Sırtındaki ağır bakım emeğinin “doğal”laştırılması, emek piyasasındaki dezavantajlı konumuna zemin oluştururken kadını erkeğe bağımlı hâle getiriyor ve onu aileye zincirliyor. Aile içi şiddet bu iç karartıcı tablonun ayrılmaz bir parçası; bir şekilde itiraz eden, başkaldıran ya da çemberi kırmaya yeltenen kadınlar erkekler tarafından ölümle cezalandırılıyorlar.

Sırada boşanmanın zorlaştırılması mı var?

Türkiye'de her yıl 100 ile 120 bin arasında çift boşanıyor. 20 Kasım 2013 tarihli gazetelerde çıkan haberlere göre, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı boşanmayla ilgili yeni bir düzenleme hazırlığı içindeler. 5 ilde pilot çalışma yapılmış ve boşanmak üzere aile mahkemesine başvuran 450 çiftten 75'inin evliliği aile ombudsmanları sayesinde kurtarılmış! Şimdi de sosyolog ve psikologlardan oluşan “aile ombudsmanlığı” kurumunu yaygınlaştırma ve anladığımız kadarıyla, yasal çerçeveye oturtma hazırlığı içindeler.

Sorulması gereken pek çok soru var: Aile mahkemesine boşanma dilekçesi verildiğinde, ombudsman/danışmanlar otomatikman mı devreye girecek? Tarafların bu konuda rızası aranacak. mı? Anlaşmalı boşanmalarda nasıl bir yol izlenecek? Hâkim boşanma davasına bakarken ombudsman görüşüne göre mi hareket edecek? En önemlisi, 90 dakikadan 4 seans süreceği söylenen “barıştırma” döneminde şiddete maruz kalan kadınların durumu ne olacak?

Size bu satırları yazarken açık duran televizyondan sesler ulaşıyor kulağıma. Star tv'deki sabah programına telefonla bağlanan genç bir kadın “Eşim ve ailesi 9 aylık hamile iken beni dövdüler, sokağa attılar, altınlarımı da elimden aldılar”, diyor. Sunucu Melek Baykal ile programa konuk olan ilahiyatçı Nihat Hatipoğlu, başlarını “vah vah” dercesine sallayarak “Allah kötüye düşürmesin”, diyorlar. AKP hükümeti, aile kurumunu kadınların hayatı ve özgürlüğü pahasına güçlendirmeye çalışırken ombudsmanın işlevi de herhalde bu programlardan öteye gidemez. Kadınların ihtiyacı olan somut (maddi ve psikolojik) destek belli ki buralardan gelmeyecek.