Kadın anlatılarında işçi havzasında gecekondu oluşumu

Günümüz kentleri, önemli göç durakları olmaya devam ederken, yanı sıra ekonomik, politik ve kültürel merkezler olarak da düşünce dünyasına yön vermektedirler. Bütün dünya kentleri, göç hareketleri ile karakterize olurken, her kentin göçmenlere yönelik tutumu başka başka olmuştur. Kentlerin, içinde yer aldıkları büyük ekonomi politikaların birer parçası olarak, kendi “özerk” dünyalarını kurmaları da çok mümkün olamamıştır. Zira her kentin kendini çok farklı görme ayrıcalığı ile aşırı yerel yüceltmelerin dışına çıkabildiğine çok rastlamasak da; metropol olgusu daha evrensel ancak daha eşitsiz dünyaların olanaklılığını arttırabilmektedirler.

Metropoli ve göç olgusu, günümüz dünyasında daha kapitalizmin düşünsel ve maddi hayatı ile olgunlaşmış mekânlardır. Sovyet Rusya metropolleri dahi, fiziksel ve sosyal uzamı itibariyle kapitalizmin mantığından çok uzaklaşmış mekânlar değildirler. Bu hâkim yansımanın dışında gösterilebilecek tek mekânsal birimler, kırsala ait ve doğası içinde ekonomik yaşamını sürdüren yani merkezi piyasa mantığının dışında kendine yeten yerellikler olabilmektedirler. Yani bu örnekler henüz kapitalizmin pençesine düşmemişlerdir.

Bir diğer kategori ise bazı yerel ölçeklerdeki alternatif kollektif mekanların oluşumudur ki bu örnekler yaygın olmasa da içerik olarak kapitalizme seçenek olarak düşünsel esin kaynağıdırlar.

Dolayısıyla günümüz kent gerçekliği, küresel bir olgu olarak benzer ekonomi politikaların etkisi ile dönüşmektedirler. Türkiye'de ise son on yıllık süreç, kentler açısından “kentsel dönüşüm” politikalarının test edilmesi biçiminde deneyimlenmektedir. Bu politika temel olarak, eskimiş veya işlevini yitirmiş kentsel alanlar ile afet riski altındaki yerlerin dönüştürülmesini hedeflemektedir. Bu konuda çıkarılan yasalar, oluşturulan kurumsal alt yapılar; hatta kurulan bakanlık (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı) ile oldukça merkezi yetkiler oluşturulmuş ve TOKİ (Toplu Konut İdaresi) bu sürecin ana aktörü olmuştur. Pratikte eski gecekondu mahallelerinin yıkılıp yeniden yapılması biçiminde kamuoyunda da geniş yankılar uyandıran bu politika, ilginç biçimde Türkiye'de kentsel hareketlerin oluşumuna yol açan ayrıca kent bilincinin politik ve kurumsal kanallar ile yaygınlaşmasına neden olan bir etki yaratmıştır. En nihayetinde “kent ve çevre bilinci” Gezi Direnişi ile ülke düzeyindeki bir toplumsal hareketlenmenin konusu olarak öncelikli hâle gelmiştir.

Kentsel dönüşümün yarattığı yıkım tehditleri ile HES projelerinin doğal çevre ve yaşamlar üzerinde yarattığı tehditler, kent politikalarının ve bilincinin yeniden tartışılması gereğini de yarattı. Bu yeniden tartışma gereği iki açıdan önemli sonuçlar doğurmaktadır. Birincisi, kent ve çevre tahribatını arttıran küresel neoliberal politikalara karşı artan muhalefet. İkincisi, kentli bilinci oluşturan elitist yaklaşımın sarsılmasıdır ki bu yazıda buna yer veren bir çerçeve oluşturulmaya çalışılacaktır.

Bu yazı, günümüzde kentsel dönüşüm projeleri ile yıkım tehdidi yaşayan eski gecekondu mahallelerinin kuruluş öykülerine; bu süreçte yer alan bazı kadın deneyimlerine ve anlatılarına yer verilecektir. İstanbul kentinin hâkim orta sınıf bilinci ile yüceltilmiş elitist bir anlatımının dışında farklı bir öyküsünün de olduğu hatırlatması, yazının temel vurgusu olacaktır.

Kağıthane ve Haliç havzası olarak bilinen kentsel bölge, 1950'li yıllardan itibaren bir sanayi bölgesi olarak hızla yoğun bir göç alır. İşçileşen göçmenler, fabrikalara eşlik eden bir gelişme ile hızla gecekondularını inşa ederler. Bu gecekonduların inşası aynı zamanda Türkiye sanayileşmesinin ve konut edinme tarihinin öyküleridir. Farklı etnik ve inanç kimliklerinin bu sanayi havzasında işçi olarak çalışmaları ve gündelik yaşamlarını kurmaları, en çarpıcı biçimde kadın anlatılarında ortaya konmaktadır.

Burada yer verilen anlatılar, 2013 yılında tamamlanmış olan Kağıthane Toplumsal Tarih Araştırması dahilinde elde edilen sözlü tarih görüşmelerinden alınmış aktarımlardır.

“İki oda oldu, ihtiyaç oldukça dışarı iki gecekondu daha yaptık. Tuvalet ile banyo birdi, dışarıda. Mutfak da burada, ufak bir tezgah vardı evin girişinde. Tel dolabımız vardı… Altı tane koyun ve inek getirdik. Sonra yerimiz olunca, girişin altına ahır yaptık. Buralar boştu. Askeriyenin oraya, çocuklar yayar getirirlerdi. Kendimize kadardı. Satmazdık.” (Fatma Bilir, 1939, Sivas)

Yukarıdaki anlatı, bu bölgeden öte genel anlamda barınma ihtiyacının çözümüne dair mucizevi bir buluş olan “gecekondu”nun şekillenmesini veciz biçimde ortaya koymaktadır. Konut büyüklüğü tamamen ihtiyaçlar çerçevesinde gerçekleşmekte; konut içinde yine dönemin yaygın olarak kullanılan mobilyaları kullanılmaktadır.

“Beşiktaş'ta lunaparkın olduğu yerde Havagazı Fabrikası vardı. Biri de Kadıköy'de Hasanpaşa'daydı. Dolmabahçe'de çalıştı biraz babam. Oradan Havagazı Fabrikası buraya taşınınca, işçilere servis yok, araç yok, nasıl gelip gidecek? Fabrikayı boş bir alana kurmuşlar ama o sıra bütün çalışanlar geliyorlar, biraz devletin yeri, biraz askeriyenin yeri… Önce Silahtar'da oturuyorlar ama çevreden de korkuyorlar. Darülaceze'nin oraya çıkılmıyor. Dere, tepe. Derken nereden daha rahat gelip gider, buradaki satılan yerlerden alıyorlar, bir parsel. Yapıyorlar bir gecekondu.“ (Şükran Zor, Sivas)

O yıllardaki ulaşım koşulları, fabrikanın kurulduğu alan ve fabrika çevresinde oluşan gecekondular… gecekondunun dönem içindeki olağanlığı, anlatının seyrinde bütün açıklığı ile anlaşı lmaktadır.

“Gega ve Toska Arnavutları vardı. Gegalar namazında niyazındaydı ama Toskalar değildi. Toskalar, Feriköy, Talatpaşa'da otururlardı. Talatpaşa'da evler yapılınca ‘burada nasıl oturacaklar’ diyorduk. Her yer boştu, dağlıktı. Şimdi o evlerden birkaç tane var… O zaman köy dışında Kuştepe'de Çingeneler vardı. Bir de hastanenin orada Arnavutlar vardı. Bahçecilik yaparlardı, buraya da bahçelere gelirlerdi. Başka bir yer yoktu. 1950 öncesi... Feriköy'den, Şişli'den, Talatpaşa'dan gelirlerdi, burada tarlaları kiralarlardı.” (Semiha Taşev Yüksel, 1930, Kağıthane)

İstanbul'un dramatik gelişimi, bugün yerlerinde gökdelenlerin olduğu yerlerin “dağlık, bahçelik” olarak hatırlanması ile çarpıcı bir nitelik kazanmakta. Bir insan ömrü kadar sürede akıl almaz bir değişim, o yılların gecekonduları, günümüz politikaları içinde kendilerini “işgâlci” olarak bulmaktadırlar. Kentsel dönüşüm projeleri ile kurulan gecekondular, yerlerini içinde yaşayacakların karar vermediği yüksek ve tek tip apartmanlara bırakacak.

“Bakırköy'e geldik sonra Beyazıt'ta kaldık. Sonra Çeliktepe'de dokuz sene kirada durduk. Sonra Şirintepe'ye gecekondu yaptık, geldik… Gecekondumuzu kendimiz yaptık. Çamurlarla gecekondu yaptık. Briket getirdik. Dozer getirdik, yağcının kolu sıkıştı. Kürt Haydar vardı, onun vasıtasıyla geldim… Kürt Haydar'ın hanımı vardı; ‘sen’ dedi ‘çöpe niye gelmiyorsun, biz akşam ev yapıyoruz’ dedi. Kürt karısı bana yer gösterdi. Kel İhsan'ın oğulları yer satıyordu. Öyle geldim… Arsayı düzleştirdik elle. Sonra herkes usta oldu. Ocak'tan Şubat'a kadar çamurlarla briketleri sıvadık. Boğaz'ı kapattılar, halk briket almasın diye. Gecekondunun çatısı yıkıldı, kasırgada. Yaparkene yıkıldı. Sonra herkes evine gitti, sabah yine yaptık.“ (Arife Şahin, 1937, Ordu)

“İki odalı bir yer yaptık. Sonra üstünü kapattık. Cam yok, pencere yok. İki çocuk, iki davar aldım. Belediye gelecekti. Bir kova su aldım. Soba yaktık bir de. Komşudan da gaz ocağı aldım. Hepimiz bir divana sıkıştık. Tek cam var. Kapı zaten açık. İn yok cin yok. Üç hane var. İlk kurulan rahmetli oldu. ‘Sen burada ne yapıyorsun; deli olsa durmaz!’ Ben ama gitmedim. Ev sahibi de bana kızıyor, çocuklar hasta olacak diye. Bu da bize zeytin alırdı onu yerdik. Simit yok. Kuru ekmekle zeytin. Baktık etraf çoğaldı. Belediye yıkmaya başladı. İçinde kimse olmayınca yıkıyor… Suyumuz yoktu, tankerle su alırdık.” (Arife Şahin, 1937, Ordu)

Gecekonduda yaşayan işçiler için de o yıllarda koşullar günümüzden oldukça farklıdır. Çalışmak, barınmak, sosyal ilişkiler… Fabrikanın içi ve dışı oldukça esnek bir sınırla ayrılmıştır. İlişkiler her tür denetimin dışında kalma konusunda alternatif ortamlarını yaratabilmektedirler.

“Evi olmayanlar da fabrikanın yatakhanesi vardı. Vardiyalı çalışıyordu… Öğlen paydosunda 1,5-2 saat mola veriyorlardı. İşleri ağır ya. Herkesin bir kirli çaydanlığı var ağacın dibinde kim çay yaptıysa üşüşürler o ağacın dibinde yatar dinlenirler sonra geri dönerler çalışmaya… Fabrika üç vardiya çalışıyordu hiç kapanmamak şartıyla. Çalışan insanlarını mağdur etmiyordu. Yemeği, banyosu, yatakhanesi, elbiseleri…. Babamın yemeklerini, elbiselerini, kömürünü, ayağının takunyasına kadar veriyordu. Montusunu, şapkasını veriyordu. Aileye değil ama işçilere yoğurt verirlerdi bir kiloluk yoğurt. Babam yiyemez eve getirirdi. Öğlen helva verirlerdi. Onu da bize getirirdi.“ (Şükran Zor, Sivas)

Döneme ait işçi anlatımları, işçi olmanın ve kendilerine ait hak bilincini de yansıtmaktadır. Bu yıllar, işçileşme ile göçmenliğe dayalı farklı kimliklerin işçileşme süreçlerinde sosyal ve politik ortaklaşmalar ile evrilebildiğini de ortaya koyan örneklerdir.

“Grevler, kapanmasına yakın oldu. Sendikalar girdi ya; aylığını az bulan, hakları ellerinden alınan... Diyelim ki elbise veriyorlardı, elbiseyi kestiler. İkramiyesi vardı, mesaiye kalanların mesaileri vardı. Çalışanına yemeği, elbisesi, sabununa kadar verirdi. Sendika girdikten sonra kapanacak ya. Elbisesi bitti, parayı daha fazla istediler. Çocuk hakları şu kadar olsun. Bir de çocuk parası veriyorlardı. Her doğan çocuğa yardımları vardı. Sendikaların da istekleri bitmedi. 'İşçiyi koruyacağım' diye; bir veya iki sefer gördük çok değil. İnsanlar toparlanıyordu, bağırıyordu, sonra herkes çalışıyordu. Zaten sendikaya geçme ile fabrikanın kapanması arası çok yok.“ (Fatma Bilir, 1939, Sivas)

"Polisan'da çalışmaya başladım. DİSK örgütlüydü. 1979'da başladım. Amele bölümünde çalışıyordum. Orada da bir direniş gerçekleşti. Bu direniş kadınlar olmadan başarıya ulaşamazdı. Yaşlısı, genci ciddi bir mücadele verdi. Hamile kadınlar fabrikanın kapısından kimseye geçit vermediler." (Satılmış Harmancı)

"Fabrika örgütlenmesi, grevler, direnişleri ile biz Amasya, Kastomunulu, Tokatlı olmaktan çıktık. Aidiyet duygusu gelişti. Beraber kazanıyorsunuz fabrikada. Mahallede 'çok güzel Sinoplu komşularım var' diyorsunuz. Bu fabrikada çalışan işçiler dışında üniversite okumaya giden arkadaşlarımız var." (A. U.)

Herşeye rağmen kadınların çalışma yaşamına girmesi zordur. Bunun önündeki en büyük engel geleneksel ilişkiler içinde daha çok hayat bulan patriyarkal sınırlardır. Erkekler kadınların çalışmasını uygun bulmamaktadırlar. Diğer engel ise kadınların daha çok niteliksiz işler aramaları ve bu tür işlere erişimlerinin sınırlı olmasıdır. İş hayatına giren kadınları ise zorlu bir süreç beklemektedir. Çünkü kadınlar artık hem evde ev işi, çocuk ve diğer bakım işlerini yapacaklardır hem de dışarda iş yaşamı…

“O zaman hastane yeni yapıldı. Ben de istedim oraya gitmeyi. Diş doktoruna gidiyordum. Diş doktoru; hastane yeni, 'işçi alınacak, gel burada başla!' dedi. 'Kayıt işlerini yaparsın' dedi. 15 yaşındaydım… Kız çalışır mı? Annem dedi; 'kız evladı çalışmaz' Bir komşumuz var. Cibali Tekel, üniversite oldu şimdi, orada çalışıyordu. Dedi ki; 'ezdirmem benim yanımda olacak, ben götürüp getireceğim' dedi. 'Önünden sigaralar geçecek, sigaralarda bozuk olan varsa alacak. Ağır iş değil' dedi. 'Ölürüm çalıştırmam!' dedi annem… Bir polis memuru vardı, 'polis olmak istiyorum' dedim. 'Liseyi bitir, gel!' dedi. Tövbe ona da yanaşmadı… Eh evde 5 çocuk, bir de yetim kardeşinin çocuklarını getirdi babam, 7 çocuk. Kim yapacak işi?” (Şükran Zor, Sivas)

"...Çok kadın işçi çalışırdı Eczacıbaşı'nda. Orada kadın mesela, evinden çıkarken başörtülü basma etekli ve eteğin altında pantolon vardı. İşyerine geldiği anda format atılır. Lavaboya gidilir, kötü bir makyaj. Malzeme yok. Benim tespitim, pantolon giyme işi devrimci kadın arkadaşların gelmesiyle başladı. Pilma Tudor Fabrikası'nda babam çalışırdı. Babam sendika temsilcisiydi. Ben de ondan sempati duydum. 76'nın başları. Türk-İş'e bağlı Maden İş idi. Meydandaki bina onlarındı. Şu an altında birahane olan yerdi. Çok aktifti, devlet kapattı.” (R.Ç.)

Gecekondu yaşamı kadınlar için aynı zamanda her türden işçi olmanın da hayatıdır. Gerek evde gerekse işyerinde çalışan kadınların bilincinde, kent, onların anlattığı kadardır.

Doç.Dr. Besime Şen