İsyandan Yolsuzluğa: Devlet-toplum ilişkilerinde “meşruiyet"in sorgulanması

Türkiye'de son dönemlerde “hukuksuzluk” tartışmalarının siyasal gündemin başına oturması tesadüfi değildir. Dikkat edilince görüleceği gibi, “hukuk” arayışı, bugünlerde, sadece muhalifler, ezilen ve haksızlığa uğrayan gruplar, “marjinaller” tarafından değil, güce sahip olanlar, eski ve yeni “muktedirler” tarafından da gündeme getirilmeye başlamıştır. Eski ve yeni iktidar sahipleri, “adalet” kurumunun işleyişinden şikayet ederken, iktidarın kısmi sahibi olan muhalefet partileri de geleneksel tema olan “yolsuzluk” dosyalarını gündeme getirerek, bu konuda sessiz duran, yorgun kitlelerin harekete geçmesini bekliyorlar.

Aslında hak talepleri, yıllardır “birey hakları”, “inanç hakları”, “kültürel haklar”, “ifade ve düşünce özgürlüğü”, “azınlık hakları”, “kadın hakları” gibi konularla gündemdeydi. Bütün bu talepler yıllardır, iktidarlar tarafından kulak arkası edildi ve büyük ölçüde bastırıldı. Diğer taraftan, devlet-toplum ilişkilerini inceleyen akademik, bürokratik ve teknokratik çevreler, eğitim, yerel yönetimler, vergilendirme, sosyal politika, çalışma ilişkileri gibi konularda yeniden düzenleme yapılması gereğini yıllardır gündeme getirmektedirler. Bütün bunlar, toplumdaki bütün kesimlerin, yaşamın hemen her alanını ilgilendiren konuda, devlet-toplum ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi gereğini, farklı biçimlerde talep ettiğini açıkça göstermektedir.

Üstüne üstlük son dönemlerde küreselleşme de, gerek sermayenin gerekse insan ve fikirlerin hareketlerini hızlandırma yönünde düzenlemeler için baskı yapmaya başladı. Aynı şekilde, küreselleşmenin tahrip edici sonuçlarını algılayan “bağzı” çevreler, insan hakları ve çevreyle ilgili, tüm dinsel ve etnik grupları kapsayacak evrensel ve “dünyevi” kuralların arayışına girdiler. Son dönemlerde, Türkiye'de de göçmen ve çevre hakları gibi taleplerin sıkça gündeme gelmesi bu gelişmelerin sonucudur.

Genel olarak, mevcut hukukun ve kuralların toplumsal yaşamın tüm alanını kapsadığını ve bu ilişkilerin her alanda uyumlu işlediğini ileri sürmek mümkün değildir. Gündelik yaşamımızı yasal kurallar kadar, sıradanlaşmış rutin gündelik ilişkiler ve hatta çoğu zaman kural dışılık belirler. Formel ve enformel kurallar, gündelik yaşamı yıllar süren deneyimle şekillendirir. Devlet-toplum ilişkilerini düzenleyen ve yasalarla ifadesini bulan formel kuralların benimsenmesi ya da reddedilmesi de zaman içinde gerçekleşir. Toplum bazı kuralları benimser, bazılarının rafa kaldırılmasına neden olur, bazılarına ise “sivil itaatsizlikle” karşı çıkar.

Kuralların değiştirilmesiyle ilgili talepler, çoğu zaman formel kuralların da, sıradanlaşmış ilişkilerin de yetersiz kaldığı durumlarda gündeme gelir. Toplumsal değişmenin hızlı olduğu durumlarda, yerleşik kurallar ve sıradanlaşmış ilişkiler daha çok sorgulanır. Formel kuralların değişim sürecinin incelenmesi, eksikliğini hissettiğimiz, hukuk sosyolojisinin ilgi çekici ve önemli bir konusudur. Türkiye'de de gerek formel, gerekse enformel kuralların sorgulandığı bir dönemden geçtiğimiz aşikâr.

Aslında, bireyin haklarını açıkça ifade edebildiğ i toplumlarda kurallar sürekli olarak gözden geçirilebilir. Hukuk devleti, sadece hukukun uygulandığı değil, aynı zamanda, kuralların değişiminin de önünün açık olduğu devlet-toplum ilişkilerini tanımlar. Ancak, kendini demokratik olarak tanımlayan toplumlarda bile kuralların değişmesi her zaman kolay değildir. Bu toplumlarda da kuralların değiştirilmesi yönündeki istekler, kimi zaman uzlaşmayla karşılanır, kimi zaman zorla bastırılır ya da ertelenir. Kuralların değişebilmesinde uyumsuzluğa neden olan konunun toplumsal meşruiyeti kadar, talep edenlerin toplumdaki gücü de etkilidir. İnsan haklarına saygı gösteren birçok ülkede göçmen haklarının yetersizliği buna örnek olarak gösterilebilir.

Buna karşılık, Türkiye gibi otoriter yönetimlerin hâkim olduğu toplumlarda, bireysel taleplerin bastırılmasına daha çok rastlanır. Bu toplumlarda, baskı suskunlukla da karşılanabilir, çatışmalara da neden olabilir. İsyanlar, kitlesel hareketler, sivil itaatsizlik ve suskunluk devlettoplum ilişkilerindeki uyumsuzluğun değişik biçimlerde ifade edilmesidir. Türkiye'de Kürt hareketi, gecekondu hareketi, Gezi hareketi, çevre hareketi, kadın hareketi gibi hareketler düşünüldüğünde bunların hepsinin var olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye'deki çeşitli biçimlerde tezahür eden hukuk reformu isteklerini Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal değişimin beklenen bir sonucu olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bilindiği üzere, merkez-yerel ilişkilerinin çatısı, Türkiye'nin, az nüfuslu, çoğunluğu köylü ve dışarıya kapalı bir toplum olduğu dönemde çatılmıştı. Bu dönemdeki düzenlemeler, her ne kadar, söylem düzeyinde “anti Osmanlıcı” olarak gözükse de, devletin yönetim anlayışı açısından, Osmanlı'nın köylülüğü denetleyen “merkeziyetçi” yapısını aynen devam ettirmiş ve yerel yönetimleri güçsüz bırakmıştır.

Ancak, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana diğer alanlarda yapılan değişiklikler, toplumsal ve siyasal yaşamda değişikliğe neden olan, köylülüğün çözülmesini hızlandıran önemli yapısal değişimlere neden olmuştur. Buna karşılık merkez yerel ilişkilerinin merkeziyetçi ve otoriter yapısı, özellikle Kürt meselesi ve bölünme korkusu nedeniyle, aynen korunmuştur. Son dönemde, yükselen “yerelleşme” ve “yerel demokrasi” talepleri artık sadece Kürt hareketinin değil, çeşitlenen kentli grupların bireysel ve doğrudan ifade ettikleri talepler haline gelmiştir. Türkiye toplumu artık, 1930'larda kurgulanmış olan devlet-toplum ilişkilerindeki kurumların yetersizliğinin farkına varmış ve yönetimin kurallarının yeniden belirlenmesi beklentilerini gündeme getirmeye başlamıştır.

Konuyu, daha çok son dönemlerdeki “yolsuzluk” dosyalarına konu olan “inşaat” ve “kentsel rant” alanıyla sınırlandıracak olursak, kentlerde olan bitenlere ve “merkez-yerel” ilişkilerine yoğunlaşmamız gerekmektedir. Türkiye'de değişen toplumun gereksinmelerinin karşılanması için, kamu yönetimi reformunun yapılması gereği yıllardır gündemdeydi. Ancak hiçbir yönetim yerel yönetimlerin mali ve idari açıdan güçlendirilmelerine sıcak bakmamıştır. Yerel yönetimlerin güçsüzlüğü, kentte yaşayanların ve kente sonradan katılanların acil gereksinmelerinin karşılanmasında popülist ve kayırmacı ilişkilerin siyasete hâkimiyetine yardımcı olmuştur. Diğer taraftan, kentleşme sonucunda artan kent toprağının değeri ya da, kentsel rantın, vergilendirilmesi ya da kamuya aktarılması gündeme bile gelmemiştir.

Sonuçta, Türkiye'de kentleşme, devletin öncülüğü ve denetimi olmadan gerçekleşmiş, kentlerdeki büyük değişime karşın yerel yönetimler güçsüz bırakılmıştır. Göç eden kitleler, kentlere yerleşirken büyük mücadele vermişler, özellikle yoksullar, kendi konutlarını inşa etmişler, işlerini ve yaşamlarını kurmuşlardır. Kentleşmenin ilk evrelerinde, gecekondulaşma yasa dışı olsa da “konut” gibi temel bir hakkı elde etmek amacıyla yapıldığı için toplum tarafından “meşru” olarak kabul edilmiştir. Popülist devlet-toplum ilişkileri içinde siyasetin yapabildiği ise, sadece kuralsızlıklara, oy karşılığında, göz yummak oldu.

Kentlerde kurulan yeni kentli yaşam, sadece gecekondu alanlarıyla sınırlı, izole bir yaşam olarak kalmadı ve kentin bütünü kapsayan yeni yaşam biçimi haline geldi. Son otuz kırk yıldır süren gelişmeler sonucunda ekonominin yaklaşık yüzde kırkla ellisini enformel ekonominin oluşturduğunu ve bunda enformel konut piyasasının etkili olduğunu çoğu zaman dikkatlerimizden kaçırıyoruz. Her ne kadar bugünlerde gecekondulaşma meşruiyetini yitirmiş olsa da, bu deneyimin etkilerinin devam ettiğini hatırlamamız gerekir. Bugün kentlerde yaşayan bütün grupların, değişik biçimlerde de olsa, kentteki enformel ekonominin olanaklarından yararlanarak yaşamlarını sürdürdüğü açıktır.

Büyük kentlerde, yaşayan yeni kuşaklar, “formel ve enformel” kuralların deneyimiyle yetişmişler ve kentsel yaşamda söz sahibi olmaya başlamışlardır. Gecekondu bölgelerinde yetişen yeni kentliler, anne babalarının “jandarma, polis ve zabıta” ile yaptıkları çatışmaların hikayeleriyle büyümüşler, kötü nitelikli okullara gitmişler, kötü çalışma koşullarına razı olmuşlar ve kötü çevre koşullarına yakından tanıklık etmişlerdir. Burada doğan ikinci nesil, evlerinde, kahvelerde yapılan sohbetlerde, mahallelerine yol, su, elektrik, minibüs, okul, sağlık ocağı gibi hizmetlerin getirilebilmesi için büyüklerinin nasıl mücadele verdiklerini dinleyerek büyüdüler. Sadece gecekonduda değil, kentin diğer bölgelerinde yetişenler de, kentteki enformel iş ve konut piyasasının olanaklarının, kentsel rantın ve dayanışma ağlarının “bağzı” insanları nasıl güçlendirdiğini ve zenginleştirdiğini gözlemlediler. Yeni kentliler, yardımlaşmanın güç ilişkilerine nasıl dönüştüğüne de, kentin yarışmacı ve acımasız ortamında kaybedenlerin yalnızlığına da yakından şahit oldular. Buradaki zorlu hayat içinde, yaşananların ve yapı lanların “meşruiyetinin” “yaşam hakkıyla” sınandığını söyleyebiliriz.

Vergisiz kazancı, sigortasız işçiyi, güvencesiz ev hizmetçisini, çocuk işçiyi, yabancı işçiyi çalıştırmayı, kentsel ranttan dolaylı ya da dolaysız yararlanmayı “meşru” kabul eden “enformel” dünyadaki kuralların nasıl kurgulandığı ilginç bir araştırma konusu olarak durmaktadır. Daha çok güvene dayalı ilişkilerin egemen olduğu bu dünyadaki kuralların gelenekselin yeniden kurgulanması mı, ya da dinsel kaynaklı kuralların uyarlanmasına mı dayandığını saptamak kolay değildir. İş yaşamının çeşitli alanlarını kapsayan bu dünyada birbirinden çok farklı ve birbiriyle yarışan ilişki ağlarının, farklı “meşruiyet” dayanaklarının olması muhtemeldir.

Bu ilişki ağları arasında, üzerinde en çok araştırma yapılan gruplar, hemşehri grupları, etnik ve dinsel gruplar olmuştur. Hemşehri ilişkilerinin yerel siyasette ve kayırmacı ilişkilerin sürmesindeki etkisi ve önemi uzun dönemdir bilinmekteydi. Ancak, AKP'nin yerel siyasette ve iktidarda uzun süredir devam eden etkisi üzerine son dönemlerde, “Sünni İslâmcı” ilişki ağları üzerinde çalışmalar yoğunlaşmaya başlamıştır. Devletin “Sünni İslâmcı” özelliğinden de yararlanarak yaygınlaşan, zenginleşen ve güç kazanan bu ilişki ağları son dönemlerdeki “yolsuzluk” dosyaları nedeniyle de, “meşruiyet” ve “hukuk” bağlamında da tartışılmaya başlamıştır. Bu tartışmaların kökeninde, umulmadık ölçüde güç kazanan iktidarın kendi “meşruiyet” anlayışını yasallaştırma yönünde attığı adımlara gösterilen tepkilerin de etkisi olduğu söylenebilir.

Her ne kadar, kendi içlerinde çeşitlenme gösterseler de Sünni inanç grubuna dahil olan cemaatlerin, sadece inanç grubu olarak kalmayı p, dayanışma ağları yoluyla, iş piyasası, siyaset ve devlet yönetimi gibi “dünyevi” konularda da söz sahibi olmaya başlamaları bu ilginin kaynağını oluşturmaktadır. Çok eski bir geçmişe sahip olan geleneksel dinsel cemaat ilişkilerinin, tarikat-esnaf-zanaatkârlık ve daha sonra küçük girişimcilik gibi alanlarla sınırlı ve kapalı yaşadıkları dönemlerde, kendi kurallarını kurdukları bilinmektedir. Ancak, o dönemde yeterli olan “meşruiyet” kriterlerinin, bu cemaatlerin kapitalist dünyaya adım atmalarından sonra yeniden sorgulanması ve kurgulanması da kaçınılmaz olmuştur. Örneğin, inanç temeline dayalı dayanışma ilişkilerinin “liyakat” yerine “sadakât”i yeğlemesi, sonuçta, karmaşık teknik yeni bilginin gerekli olduğu, yarışmacı kapitalist ilişkilere doğru açılım yapıldığında yeni sorunlar yarattı. Sadâkate dayalı ilişkilerin devlet yönetiminde de sürdürülmesi, bürokraside de sorun yaratmış, teknokratların tasfiyesine neden olmuştur. Bu tercihin sürdürülebilir olup olmadığını önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Son dönemlerde, dini cemaatlerin dayanışma ağları aracılığıyla, kentsel rant, inşaat ve enformel iş piyasasının olanaklarıyla zenginleştikleri açıkça gözlenmektedir. Zenginleşen İslâmi çevreler, haram kabul edilen “faiz”in yerini alacak bankalar kurarak, kapitalist piyasada iş görebilecekleri, yeni piyasa enstrümanlarının arayışı içindedir. Bu arada, yerel yönetimlerdeki deneyimle önemli bir iş alanı haline gelen inşaat sektörünün ve kentsel rantın “meşruiyeti”nin sorgulanmadığına, “tanrı vergisi” bir geçim kaynağı olarak kabul edildiğine değinmek gerekir. Kazançlarını “fitre, zekat, sadaka” gibi yardımlar vererek “meşrulaştıran” yeni işadamlarının, “hayır işlerinin” formel vergi sistemi ve devletin sosyal politika kurumlarıyla rekabet edecek derecede büyüdüğü ve vakıflar yoluyla kurumsallaştığı izlenmektedir. Meşruiyeti, “helâl-haram” açısından sınayan bu ilişki ağlarıyla, “meşruiyeti” formel ve “seküler” kurallarda arayan gruplar arasındaki anlayış farkını, son yolsuzluk operasyonu tartışmalarından izlemek mümkündür. Bugünlerde sayısı artan ve kapsamı büyüyen İslâmi cemaat vakıflarına bağış vermeyi onaylayan “fetvaların” da olduğunun ortaya çıkması, yarışan “meşruiyet” anlayışının köklerini gösterebilir. Kapalı yaşama geleneğine sahip olan ve “ser verip sır vermemeyi” meziyet kabul eden bu anlayış, kendilerine dışardan bakanların “sadakât”i, “kayırmacılık”; “bağış”ı, “rüşvet”; “karşılıklılık” ilişkilerini, “al gülüm, ver gülüm” olarak algılamalarını hayretle karşılıyorlar.

AKP yönetiminin, kitlesel oy desteği almasında, icraatlarını geleneksel değerlere dayandırması kadar, uyguladığı kentsel politikanın da etkisi olduğunu teslim etmek gerekir. Bugünkü kentsel politika, bir taraftan inşaat faaliyetlerini merkeze alarak iş alanı yaratırken, kentsel rantı birikim ve yeniden dağıtım aracı olarak da kullanmaktadır. Yine bu yönetim, bu dönüşümden zarar gören grupları da, “sadaka, bağış, yardım “gibi hayır işlerine dayalı popülist sosyal politikalarla kapsamaya çalışmaktadır.

Ancak, bütün bu çabalara karşın, bu ilişki ağlarının tüm grupları kapsayamayacağı açıktır. Nitekim son dönemlerde, sadece “Cumhuriyetçi laikler”, “solcular” ve cemaat ilişkilerini reddeden bireysel insan hakları savunucuları değil, bu ilişki ağların giremeyen “tarikatsız” Sünni Müslümanlar, Sünni olmayan diğer tarikatlar, Aleviler de bu anlayışın uygulamalarından zarar görmeye başladıklarını anlamaya başladılar. “Kentsel dönüşüm” dalgasıyla, kentsel rantın yoğunlaştırılması ve aktarılması sürecine son dönemlerde gösterilen tepkiler, bu konuda da yeni düzenlemeler yapılması gereğini gündeme getirmiştir.

Bu tepkiler ve son dönemdeki “yolsuzluk” operasyonları ölçeği büyüyen sermaye birikiminin ve “hayır hasenat” işlerinin kurumsallaşmasının ve kurallara bağlı olarak sürdürülmesinin gereğini de açıkça ortaya çıkarmıştır. Nitekim, AKP yönetimi de, deneme yanılma yoluyla, bir dizi yasal değişiklik yaparak kendi “meşruiyet” anlayışını yasallaştırmanın yollarını aramaya çalışmaktadır. Diğer taraftan, küreselleşme de, sermayenin önünü açabilmek için “dünyevi” ve evrensel kuralların yaygınlaştırması yönünde baskılar yapmaktadır. Bu günlerde yapılan araştırmalar, sadece AKP'nin değil, İslâmi ekonomi modelini uygulamaya çalışan diğer ülkelerin de bu yönde arayışlar içinde olduğunu göstermektedir. Çıraklıktan ustalığa geçen bu hikaye biraz da, kentlerin merkezdeki ceplerinde varlığını sürdürmüş olan geleneksel tarikat-esnaf-zanaatkâr dünyasının son temsilcilerinin küresel kapitalizme geçişinin hikayesi…. Yaşasaydı Ülgener'in ne yazacağını doğrusu merak ediyorum….