Abartılı yerel seçimler

Yerel seçimlere Tayyip Erdoğan genel seçim anlamını yükledi. CHP ve MHP bunu kabullendiler ve “ya o ya biz” diyen bir politikayı seçtiler.

BDP ise “seçimden sonra demokratik özerklik inşa edeceğiz” diyerek başka bir gerekçeyle aynı politikaya katıldı.

Tayyip Erdoğan kendisi açısından doğru olanı yaptı. “İslamcı siyasi hareket” adı verilen ve dönüşerek AKP olmuş çizginin merkezi iktidara doğru yürüyüşü, büyük ölçüde “belediyecilik” temelinde gerçekleşmiştir. Hareketin yükselişi 1994 Mart yerel seçimlerinde başlamıştır. Bu yükseliş CHP’nin “hırsızlık” denilen şeyi belediyelerde kurumlaştırdığı 5 yıllık (1989-1994) felâket dönemin üstüne gelmiştir.

Siyasi islam denilen bu hareket ilk yönetim başarısını da belediyelerde sağlamıştır. SHP (CHP)’den öylesine kötü bir miras alınmıştır ki, islami hareketin belediyecilik adına yaptığı her şey makbul sayılmıştır. Hatta o dönemde bir ara, İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sol sağdır, sağ ise sol” şeklinde tahrif edilen tezi en çok tartışılan konulardan biri olmuştur.

Kentler ve kentleşme süreçleri 90’lı yıllardan itibaren emperyalist semayenin de en çok ilgi duyduğu konular arasındadır. Habitat’lar ve Habitat’lara karşı tavırlar bu eksende şekillenmiştir. Emperyalist sermayenin bu süreçte AKP’yi keşfetmesi ve oynanacak atlardan biri olarak tercih etmesi şaşırtıcı olmamıştır.

Siyasi islam, rant yönetiminde edindiği beceriyi merkezi iktidar döneminde de tekelci sermayenin hizmetine sunmakta başarılı olmuştur. Hatta bunu bir TOKİ bakanlığı kurmaya ve başına da bir “emlakçı”yı getirmeye kadar vardırmıştır. Bir ülkede kent rantı olacak da büyük sermaye buna ilgisiz kalacak, olabilir mi? Koca koca holdingler AKP’nin 12 yıllık iktidarında, –dünya ekonomisindeki finansal gelişmelere de bağlı olarak– tabir caizse yapısal dönüşüm geçirmiş, imar ve rant vurgunlarına yönelmişlerdir.

Demek ki CHP ve MHP, rant vurguncusu adayları öne çıkarmalarına rağmen AKP’nin eline su dökemeyecekleri bir yarışa girdiklerini bilmektedirler. BDP ise zaten belediyecilikte Kürt illerinde rakipsizdir. BDP’nin göremediği, “demokratik özerklik” denilen örgütlenmenin en başta siyasal bir örgütlenme olduğu ve belediyecilik üzerinden inşa edilemeyeceğidir. Faraza Diyarbakır Belediyesi BDP’nin olmuş veya olmamış, merkezi hükümetler için bunun –özerkleşme bağlamında– bir anlamı yoktur. Merkezi hükümetlerin asıl ilgilendiği, “bin yıllık Diyarbakır”dır, tedirgin eden ise o Diyarbakır’ın siyaseten Ankara’dan kopup kopmadığı, Musul’a, Basra’ya doğru bir santim bile olsa, kayıp kaymadığıdır. 30 Mart yerel seçimleri “AKP karşıtlığı”na indirgendiği zaman görüldü ki, it izi ile at izi birbirine karışmaktadır. Sargüller, Yavaşlar öne çıkmaktadır. İdris Küçükömer’in kastetmediği şekilde, sağ ile sol birbirine karışmaktadır. Solun, varsa eğer yeni Fatsa’lar yaratmak gibi bir vizyonu, o da güme gitmektedir.

Sola bir “illet” daha bulaştı; “parlamentarizm!” Solculuğun “keskin” şekli bir uçtan diğerine savrulmaya daha açık olduğu için, bu türden solcular kıytırık bir belediye meclis üyeliğine bile tamah eder oldular. Böyle olunca da 30 Mart yerel seçimleri bambaşka anlanlamlar kazandı. Bir sol siyasi parti olarak algılansın diye kurulduğu anlaşılan HDP’de iş o noktaya vardırıldı ki, İstanbul adayı Sırrı Süreyya Önder “CHP’yi dağıtacağız, paramparça edeceğiz” uslubuyla konuşmaya başladı. Ufuk Uras hem HDP içinde profil veriyor, hem de Tayyip Erdoğan’ın vakit bulup katılamadığı anti-28 Şubat gösterilerde en başta yürüyerek utanılası “yetmez ama evetçiliği” sürdürüyor.

Sonra da dönüp soruyoruz; Türk solunun bu hâli niçindir diye.