Tayyip Erdoğan zor durumda

Son haftalarda yaşananlar halk dilinde “Tarzan zor durumda” diye özetlenebilir. Bu deyiş Tarzan filmlerinin yediden yetmişe izlendiği yıllarda Türkçeye girmişti. Belli bir ironiyi ifade etse de, kişi kendisi için de bu sözü kullanır.

Tarzan filmlerinde Tarzan vardı, Jane vardı, sonra da “Boy” adlı (Jungle Boy= Orman çocuğu) oğlu (evlatlığı) vardı. Bir de hep kötü adam rollerindeki seyyah şapkalı beyazlar vardı. [Bizde seyyah şapkası denilen mantar şapkaya Avrupalı “kolonyal (sömürgeci) şapkası demişti.]

Tarzan bazen bir aslanla boğuşurdu, bazen 4 metrelik, 2 tonluk timsahla alt alta üst üste güreşir, bıçağıyla onu alt eder, bazen de yerlilere esir düşerdi.[ Örneğin bizde “Tarzan Yamyamlar arasında” gösterilen sömürge kafalı bir film bile vardı.]

Başroldeki oyuncunun adı Johnny Weissmüller’di. Yüzmede dünya ve olimpiyat şampiyonuydu. Bugünkü “Kırk kısım tekmili birden” diyebileceğimiz olaylar zincirinin başrolündeki kişi ise Tayyip Erdoğan’dır. Siyasette bir dünya lideridir.

Bir yıl öncesinden hatırlarsak, 2013 başında hiç de zor durumda değildi. Tam tersine cakasına, fiyakası na diyecek yoktu. Niye olsundu? 1,5 yıla kadar C. Başkanı seçilecekti, pardon, “Başkan” demeliydik, zira bugünkü gibi yetkisiz bir C. Başkanlığı makamı ona elbette yetmezdi, geniş, geniş, çok geniş yetkilere sahip Başkanlık lâzımdı. Öngördüğü Başkan Yüksek Yargı üyelerini atama ve azletme yetkisine de sahip olmalıydı.. Yasamaya zaten hâkimdi, emrinde çakı gibi 325 milletvekili vardı, onun istediği gibi parmak kaldırıp, indiriyorlar, bir gecede kanun çıkarıyorlar, torba yasalarla racon kesmesine hizmet ediyorlardı.

Yargıyı da tam kontrolüne aldı mı, görün bakın memleket nasıl idare edilirdi.

Gelgelelim parlamentodaki iskemle sayısı bu sistemi referanduma götürmeye yetmediği için türlü türlü çözümler düşünmekteydi. Elinde alternatif olarak kala kala “Çözüm, çözüm” diyerek ve Kürdistan siyasi hareketini oyalayarak BDP’nin milletvekili desteğini almak, Başkanlık sistemine dair bir Anayasa değişikliğini Meclis’ten geçirip, Referanduma götürüp Başkanlık Sistemini getirmek kalıyordu.

MİT Müsteşarı Öcalan’la zaten görüşüyordu, BDP-PKK (İmralı+Kandil) ilişkileri de meşrulaştı, kendi tabanından tepki görmeyince rahatladı. Ama “çözüm” diye tek bir adım atmadı, kapalı kapılar adında verdiği sözlerin hiç birisini tutmadı.

17 Aralık’tan sonra bir kez daha aynı şey gündeme gelecekti, Tayyip Erdoğan için hayati önem taşıyan İstanbul BB Başkanlığı seçimleri öncesinde Öcalan’ın kapısını bir kez daha çaldığı öne sürülecekti.

Hatırlanacağı gibi Kürt tarafından 2,5 milyon insanı n katıldığı Gezi direnişini Ergenekon’a bağlamış ve eylemlerin “Çözüm”e karşı yapıldığını iddia eden çıkmıştı. Bugün yolsuzluk soruşturmasının da aynı niyetle yapıldığını öne sürenler olduysa da Selahattin Demirtaş Siirt’te “AKP-Cemaat el ele halka kan kusturdular… Egemenlerin kendi arasındaki iktidar yarışına, rant, hırsızlık yarışına alternatif olduğumuzu göstereceğiz bu yerel seçimlerde. Türkiye bu hırsızlara mahkûm değil. Halkın bu hırsızlara oy vermesini engelleyeceğiz. Ne hırsızdan yana olacağız ne de hırsızı koruyandan yana olacağız. Ne cemaatten yana olacağız ne paralel devlet ve çetelerden yana olacağız” diyerek spekülasyonlara yanıt verdi.

2013 Nisan ayına dönelim: Tayyip Erdoğan “Çekilmede sorun çıkarsa devreye girecek Âkil İnsanlar Heyeti kurulsun” diyen Öcalan’ın önerisini çarpıtıp Âkiller yerine AK-giller Heyetleri oluşturdu. Kendi takipçilerinin yanı sıra bazı aydınlar da –barışa hizmet ediyoruz zehabıyla– koşa koşa gittiler, Anadolu’ya dağıldılar. Konuşmaları ulusalcıların gösterilerine yaradı, İkisi sonda istifa ettiyse de, diğerleri ve başkaları “Akgiller oldular, ama” biz boşa mı kürek çektik?” diye sormadılar.

Akgillerin gezilerine TV kanalları bolca yer verirken, Gezi başlayınca reklamları –halk deyimiyle– “davulcu yellenmesine” gitti. Ekipler işlerini fazla ciddiye almışlar, dosya dosya rapor döktürmüşlerdi, ikinci Dolmabahçe toplantısıyla bir de cila çekilmişti, ama Başbakan onlara hiç göz atmadı. Aradan 7 ay geçti, hiç biri çıkıp “Sayın Başbakanım, bizim raporlarımız ne oldu?” diye soramadı.

2013’ün ilk aylarında kendisinden çok emindi, esiyor, gürlüyor, siyasi rakipleriyle alay ediyor, çokça ağzını bozuyordu. Yalnızca küçük dağları değil, büyük dağları da yarattığına inanıyordu. Yağcıları onu “Dünya Lideri” ilân etmişlerdi. Oysa dış politikasının fiyaskoya gittiğini pekâlâ biliyorlar, ama seçmeninin haberi ya da ilgisi olmadığı müddetçe ortada sorun yokmuş gibi davranıyorlardı. Dalkavuklukları o raddeye varmıştı ki, Başbakanları “Esad”ı “Esed” yapınca onlar da hemen ayak uydurmuşlardı.

Komşularla “sıfır sorun” politikası “safi sorun” politikasına dönüşmüştü, ama bu durumun henüz seçmen oylarına yansımayacağını bildiğinden zart zurt siyaseti iş görüyordu.

Mayıs başında yardımcısı Bülent Arınç’ı yanına alıp, ABD gezisine çıktı, kendisi Washington’da Barack Obama’yla görüşürken, Arınç Pensilvanya’da Gülen’nin elini öptü, hayır duasını aldı, “Sayın Başbakanımıza bir talimatınız var mı?” diye sordu.

Görüşmeyle ilgili demeç de verdi: “Hükümetle Cemaat arasında soğukluk olduğu söyleniyor, kesinlikle reddediyorum, külliyen yalandır, Başbakanın şahsına Hocaefendi’nin çok büyük duaları var, onu çok seviyor” dedi. [O duaların çok geçmeden bedduaya dönüşeceğini nasıl bilebilirdi?]

Obama’yla görüşmeye gelince: Tayyip Erdoğan “ABD, Suriye'de diplomatik çözümle oyalanmasın. Askeri yöntemler dâhil her türlü şekilde ABD'nin önderliğinde aktif tutum bir an önce alınsın” dedi.

Obama ise “Suriye’de durum başlangıçtakinden farklı, şimdi sıradışı şiddet içeren bir durum var”, Rusya ile görüşüyoruz, Suriye’de bir geçiş dönemi öngörüyoruz” dedi. Diplomatik dille Ankara’nın Suriye’de şiddeti desteklememesini istedi. Bu görüşme Barack Obama’nın Türk Başbakanı ile son görüşmesi oldu. Tayyip Erdoğan ABD’den sadece eli boş dönmedi, aynı zamanda “haddini bil” tariziyle de döndü.

Çapulcular sokağa çıktılar, cakasını bozdular

Sonra hiç beklenmedik bir şey oldu: Tayyip Erdoğan da, çıkarlarını, maaşlarını, yazılarını ona bağlamış olan bir alay medyacı da şaşırıp kaldı. Doğrusu, hiç beklemiyorlardı. Herkesi sindirdiklerinden, toplumsal muhalefeti ezdiklerinden, karşıtlarını susturduklarından o kadar emindiler ki, TV tartışmalarında o kadar küstah ve alaycı bir hâle gelmişlerdi ki, medyadaki saltanatlarının ilânihaye süreceğini sanır olmuşlardı.

Bu nedenle velinimetlerinin başına Gezi Parkı’ndan saksı düşünce ne söyleyeceklerini bilemediler. Tıpkı onun gibi “dış güçler” dediler,”faiz lobisi” dediler, Çözüm karşıtları dediler.

Mesela eski keskin ulusalcılardan, şimdiki Tayyip Erdoğancı bir başyalaka “ Beşiktaş’tan Taksime yürüyen göstericiler için “Dolmabahçe Sarayındaki Sayın Başbakanı telekinezi yöntemiyle öldürmek istediler” diyecek kadar kendini rezil etti. Meslektaşları onunla dalga geçtiler, ama ne beis, Başbakanı tarafından Başdanışmanlığa atandı, böylece “tele (uzaktan) dalkavuk” olmaktan çıktı,” "yanındaki dalkavuk” olarak saadete kavuştu.

Evet, Tayyip Erdoğan’ın başına Taksim’de Gezi Parkından kocaman bir saksı düşmüş, kesilen ağaçlar üzerine devrilmiş, oraya kondurmak istediği Topçu Kışlasının gülleleri kafasına inmişti.

Sinmiş, sindirilmiş toplum baş kaldırmıştı

Karşı hücum olarak AKP’nin şakşakçı kitlesinin toplandığı mitingler yapmaktan medet umdu. Karşısında partisi tarafından getirilmiş ya da belediye taşı tlarıyla taşınmış alkışçı kitleyi gördükçe keyifleniyor, coşuyor, taşıyor, yapay olanı doğal ve hakiki sayıyordu. Politikacının kendisini nasıl kandırdığını 17 Aralık sonrası mitinglerinde de çok gördük. Ne kadar zor durumda olduğunu bir an unutup, karşısında toplananlarla keyiflenmesi reel olandan uzaklaşıp, sanallığa kapılması demektir.

Oysa o kalabalık her zaman vardı. Ama 80 ilde 2,5 milyon insan Türkiye’nin 90 yıllık tarihinde bu kadar yaygın ve aktif olarak hiç sokağa çıkmamıştı, copa, gaza, basınçlı suya rağmen, ısrarla, inatla onun otoritesine, megalomanisine kafa tutmamıştı. Üstelik bir gün, üç gün, beş gün değil haftalarca gündüzlü geceli ona karşı gösteri yapmıştı. Asıl gerçek olan, farklı olan buydu. Alkışçıları değildi.

Günde dört konuşma yapıyorsa, hepsinde aynı lafları tekrarlıyordu, açık havada hitâp ettiği kitle birkaç on bin kişiyse, TV ekranında onu dinleyen kitle çok daha fazlaydı, yani asıl seslendiği kitleye günde üç dört kez üst üste aynı lafları dinlettiriyordu. Çünkü,

a) Dağarcığında başka laf yoktu, b) Hitler’in Propaganda Bakanı Göbbels’in metodunun işe yaradığına inanmıştı: Aynı basit lafları tekrarlaya tekrarlaya halkın kafasına çakın, başka bir şey düşünmesine fırsat vermeyin, onları sıradan ezberciler hâline getirin, akıllarına değil duygularına hamasi laflarla hitap edin. [Haksızlık etmeyelim, Sadece Göbbels değil. İmam Hatip okullarında da böyle vaiz ve hatip yetiştirirler. Bu bakımdan, büyük politikacımız da çekirdekten yetişme hatip sayılabilir.]

Gezi aylarında yapılan Mersin Akdeniz Oyunları ve 20 Yaş altı Dünya Futbol Şampiyonası tam bir fiyasko oldu. Mersin’deki açılışta halk slogan atar diye stadyuma alınmadı, mülki idarenin ve Milli Eğitimin –bir de AKP teşkilatının seçtiği insanlar stada alındılar. Normal olarak C. Başkanının açması gerekirken (1971’de İzmir’de öyle olmuştu) Tayyip Erdoğan açış konuşmasını yaptı. Ayrıca her olimpiyadın ev sahibi o kentin belediye başkanıyken, Mersin Belediye Başkanı törene bile katılmadı. Bütün konuk sporcular ve yöneticiler Türkleri ayıpladılar. U-20 kupasında ise Türkiye’nin maçlarında bile statlar dolmadı. Ama spor medyası patronları rejimin emrinde olanlar da olmayanlar da bu iki fiyaskonun üzerinde durmadı.

Temmuz başında Mısır’da askeri darbe olunca, Tayyip Erdoğan gündemi değiştirmek, dikkatleri dışarıya çekmek, ama aynı zamanda mağduru oynamak için olayı fırsat bildi, uzun süre dört parmaklı Rabia işaretiyle dolaşmayı, konuşmayı marifet saydı.

Ağustos sonunda ABD ve müttefiklerinin Suriye’ye müdahale etmesini sağlamak için çok didindi, sadece hava bombardımanı yetmez, fiili müdahale lâzım diyerek bağırdı durdu. Kimse onu dinlemediği gibi, Rusya araya girerek hava saldırısını da önledi.

Tayyip Erdoğan Gezi direnişini atlatmıştı ama uluslararası kamuoyunu karşısına almıştı. Örneğin St. Petersburg’daki G-20 Zirvesinde istiskal edildi (argo dille kendisine “kel muamelesi” çekildi.) Dalkavuk medya Sayın Başbakanlarının Başkan Obama ile görüşeceğ ini yazdıysa da, Fransa Başkanı dışında yüzüne bakan olmadı. [Batı basını Barack Obama’nın yakın çevresine “Bu adamın yüzünü görmek istemiyorum” dediğini yazdı.] Rusya’dan kös kös döndü.

Olimpiyatları alamadı, ondan çok kınacı bakanı kızdı

Fakat St. Petersburg fiyaskosunun telâfisini çabuk buldu: 2020 Olimpiyatlarının Türkiye’ye verileceği umudunu daha bir pompaladı. Toplumu onunla meşgul etti. Bu tür politikacılar propagandalarının sonunu pek düşünmezler, onların reklamdan anladıkları günübirlik politikadır. Örneğin Olimpiyatları, aldık, alacağız, alıyoruz diye halka gaz verirler, “ya alamazsak, hayal kırıklığı doğmaz mı?” sorusu önem taşımaz. Halk nasıl olsa çabuk unutur, yeni bir atraksiyon bulurum, diye düşünürler.

9 Eylül’de Buenos Aires’e 200 kişiyle gitti ve hüsranla döndü. Hatta Mayıs ayında Japonya Başbakanına rica bile etmiş, bunu da hiç perva duymadan kendisi açıklamıştı: “Olimpiyatlar konusunda Tokyo bize rakip olarak görünüyor, ama ben Sayın Başbakan'a 'çekilin' dedim. 'Bu olimpiyatı da biz yapalım' dedim. Herhalde Tokyo Valisi'ne bu talimatı verecektir."

Kendisini Türk halkına başarılı göstermek için Türkiye’yi ne kadar haysiyetsiz duruma düşürdüğüne bakınız. Bir başbakan rakip kentin başbakanından ricada bulunuyor. Ülkesinin onuru umurunda mı? Ayrıca o başbakanı da kendisi gibi sanıyor, talimat verince belediye başkanı emre uyacak, 13 Milyon Tokyolu da “Başbakanımız bizden daha iyi bilir” diyecek.

Olimpiyatların İstanbul’a verilmesinin kendisi için büyük bir propaganda olacağını düşünüyordu, özellikle Gezi’de karizmayı çizdirdikten sonra, 7 yıl sonrasına endeksli bir “zafer” kazanacaktı. Koşullandırdığı iç kamuoyunu kandırabilirdi, ama 2000’den bu yana o olimpiyatları düzenleyen ülkelerin hepsi milyarlarca dolar zarar etmişlerdi, Türkiye de edecekti. Varılan teknoloji düzeyinde olimpiyatlar artık o kadar ilgi çekmiyordu. [Örneğin 2012 Olimpiyatları nda Londra’ya gelen yabancı sayısı sadece 300.000 olmuş, Londra da, Britanya da büyük zarara uğramıştı.]

Tayyip Erdoğan büyük bir pişkinlikle “belki de böylesi hayırlı oldu, birçok masrafa girecektik” dedi. Başka bir zaman da “biz değil, olimpiyat kaybetti” diye konuştu. Oysa oylamaya o kadar ümit bağlamışlardı ki, iki misli oyla Tokyo kazanınca Spor Bakanı içeride bu sonuca sevinenler için “Kına yaksınlar” diyerek seviyesini gösterdi. [Aynı kınacı bakan bacanağıyla yolsuzluk işlerine bulaştığı için birkaç ay sonra koltuğunu bir başkasına devretmek zorunda kalacaktı.]

Olimpiyat serüveni kaç yüz milyona patladı, bilmiyoruz, ama Türkiye’nin adı dopingciye çıktı. Doğrusunu isterseniz Olimpiyatları alamamaktan Tayyip Erdoğan’dan da, Kınacı bakandan da fazla üzülen kimdi, biliyor musunuz? Hazırlıklar ve alt yapı için 19,6 milyar olarak tahmin edilen, ama 7 yıl içinde 40 milyar doları aşacağı bilinen pastadan ağzı sulananlar en çok üzülenlerdi.

Derken sıra “Demokratikleşme Paketi” gösterisine geldi, toplumu (daha da önemlisi ondan demokrasi bekleyen safdilleri) birkaç ay oyalamıştı, 30 Eylül’de kameraların karşısına geçip, müjde dediği büyük demokratikleşme paketini açıkladı.

Olay bize bir Diyarbakır konuşmasında “Size bir müjdem var, Diyarbakır’a büyük, modern bir cezaevi yapacağız” demesini hatırlattı. Bir kente (hele hele bu kent çok çekmiş bir halkın sosyal, kültürel başkenti ise) yeni cezaevi haberini müjde zannediyorsa, o politikacının basiretini ve zihniyetini varın siz hesap edin.

Cumhuriyetin kuruluşunun 90. Yıldönümünde Marmaray’ın açılış törenini yaptı, kendisi ve medyası “Asrın Projesi” diye tanıttı. Tam da “Atma Recep din kardeşiyiz” denilecek durumdu. 21. Yüzyıl’da kim bilir teknoloji ne kadar gelişecekti, Yeni Yüzyılın başında “Asrın Projesi” dedikleri, denizin altından geçirilen 1,4 km.lik bir demiryolu tüpüydü.

Fransa ile Britanya arasında 1995’te açılan ve su altı uzunluğu 38 km. olan Manş Tüneline hiçbir Avrupalı “Asrın Projesi” dememişi, ama Tayyip Erdoğancılar bu 1,4 km.'yi bir sonraki yüzyılın projesi ilân edecek kadar dar görüşlü ve şakşakçıydılar. Orada C. Başkanı ile Başbakanın halka 15 gün bedava geçişi bahşetmeleri bizce bir saygısızlıktı, ama on binlerce kişi o saygısızlığı hak ettiklerini kanıtlarcasına, iki hafta boyunca bedava gidip, gidip geldiler, aşırı kalabalıktan sistem sık sık arıza yaptı.

“Asrın Projesi”ni gerçekleştirdiği için Tayyip Erdoğan’ın keyfi geri gelmişti. Zira Haziran’dan beri üst üste darbe yemişti.

Özel hayat diye bir şey kalmadı

İnsanların hayatına bir kez daha el attı: Kasım başında kız-erkek öğrencilerin müşterek ev kiralayarak birlikte kalmalarına saldırdı. Komşuları muhbirliğe teşvik etti, “ana-babalar evlatlarınıza sahip çıkın, onlar bize (devlete) emanettir, müsaade edemeyiz” dedi. Kamuoyunu bir kez daha meşgul etti. Oysa 18 yaşını doldurmuş kimse ne Tayyip Erdoğan’a, ne devlete, ne de hatta ana-babasına emanetti. Birey’i anlamayan, yurttaş olma kavramından yoksun bulunan, kişi hak ve özgürlüklerini evrensel ölçülerde değil, küflü zihniyetlerde arayan “dediğim dedik, çaldığım düdük” bir politikacının hezeyanlarıyla, politik nutuklarıyla toplumun meşgul edilmesi çirkindi.

Kadını cinsel obje, namus meselesini cinsellik diye gören gericiliği ortaya koydu, Emniyet’i göreve çağırdı, onun sözlerini “öyle demedi” diye tevil ya da inkâr eden Arınç’ı “öyle dedim” diye kamuoyu önünde küçük düşürdü, İçişleri Bakanı Güler Başbakanının emrinde harekete geçti, Bunu hem gündem yaratmak, hem de erkekçi ve cinsiyetçi seçmenin hoşuna gitmek için yapmıştı. Sözleri ve hezeyanları muhbirliği azdırdı, apartman sakinleri, mahalleliler gençlere dikkat kesildiler.

En acısı, aynı evde ikamet etmeyen kızlı-erkekli dört gencin güle oynaya TV izlediği bir evi polis basınca, evdeki bir genç saklanmak için balkondan düşerek ölecek, Tayyip Erdoğan’ın politik gösterisi o gencin hayatına mal olacaktı.

Haberi duyunca kendisinin zerre kadar nedamet duymadığı “bu çocuk benim yüzünden öldü” demediğ ine eminiz. Mısır’da askerin öldürdüğü genç kıza miting meydanlarında propaganda gözyaşları döker, ama kendi polisinin öldürdüğü Gezi kurbanları için zerre kadar üzüntü duymaz, Hopa’da biber gazıyla ölen Metin Lokumcu hakkında ileri geri konuşur. İnsanların ölümlerini de kendi siyasi görüşüne göre tasnif eder.]

Bu kez fiyakası fena bozuldu

Kasım ortasında Barzani’li, Perwer’li, Tatlıses’li, Zana’lı düğün-dernekli Diyarbakır atraksiyonundan umdukları vardı, ama hayal kırıklığına uğradı, kendisini dinlemeye gelenler 2013 Newroz’unda Batıkent’e gelenlerin 30’da birini ancak buluyordu: Birisinde Özerk Kürdistan’ın başkanı, türkücüler ve dahi Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı vardı, 2013 Newroz’da sadece bir mektup. Nitekim Diyarbakır show’u birkaç günde unutuldu.

Aralık başında Cemaatten bir gazeteci Tayyip Erdoğ an’ın 2004’te Milli Güvenlik Kurulu’nun “Gülen Hareketini Bitirme” kararına imza koyduğunu belgesiyle açıkladı. Hükümet o kararın uygulanmadığını iddia etmeye kalktı, fakat 2013 yılına kadar fişlemelerin devam ettiği belgelendi.

Sonra dershaneler meselesini getirerek, birkaç yıldır derinden derine süren kavgaya da benzin döktü, sonrasını biliyorsunuz.

“Şu badireyi atlatalım, seçim ortamına girelim, ben vaziyeti toparlarım düşüncesiyle” gündem değiştirmek isterken siyasi geleceğinin üstüne hiç beklemediği bir nükleer bomba düşecekti.

17 Aralık 2013’teki rüşvet ve yolsuzluk operasyonu karşısında bütün insicamını kaybetti. Adı geçen bakanları aynı gün görevden alacağına, süreyi uzattı. Bunu yanlış yaptığını söylüyorlar. Yanılıyorlar. İçişleri Bakanı vaziyete el koyarak İstanbul’dan başlayıp 40 kadar ile yayılan polis şefleri tasfiyesine girişti. Bir gecede yönetmeliği değiştirip, adli kolluk gücünün mutlaka polise bilgi vermesini emretti, HSYK Genel Kurulu bu yönetmeliğin Anayasaya aykırı olduğunu açıkladı. Tayyip Erdoğan bu Yargıya müdahaledir diyerek “yetkim olsaydı HSYK’yı dağıtırdım” dedi. Oysa 12 Eylül 2010 Referandumuyla o HSYK’yı kendisi oluşturmuştu.

Ertesi gün Danıştay yönetmeliğin yürütmesini durdurunca, daha da öfkelendi.

Tayyip Erdoğan hukukta kaybettiyse bile, amacına erişmiş, operasyonun devam etmesini, yeni tahkikat dosyalarının ortaya çıkmasını önlemiş, en azından delillerin karartılmasını, kaçacak zanlılar varsa kaçmalarını sağlamıştı.

En önemlisi, oğlunun sorgulanmasına engel olmuştu. Bilal Erdoğan kurduğu bir gençlik vakfına (Urfa dâhil) belediye arsalarını yok pahasına ya da bağış diye bedava almıştı. Tayyip Erdoğan “Ne olacak yani Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği de belediyelerden arsa aldı” diye mazeret gösterince, Dernek tek bir belediyeden arsa bağışı almadığını açıkladı, yani “tencere senin dibin kara, ama benimki kara değil” dedi.

Emniyet’in uygulamadığı ikinci operasyon ayrıca AKP’li işadamlarının de yer aldığı yolsuzluk, rüşvet dosyalarını içeriyordu. Yeni atanan polis şefleri işlemleri engellediler, savcı Muammer Akkaş mahkemeden karar çıkarttığı halde, mahkeme kararını dinlemediler, savcı da çıkıp durumu açıkladı, savcının “bana görevimi yaptırtmadılar” diyen basın bülteni için Tayyip Erdoğan büyük bir pişkinlikle “Savcı bildiri dağıttı” dedi.

Dosyalar uluslararası kamuoyunu da ilgilendiriyordu. El Kaide’nin finansörü olarak bilinen Yasin El Kadı’nın Türkiye’ye Tayip Erdoğan’ın korumalarının himayesinde pasaport kontrolü yapılmadan 4 kez girip çıktığı iddia ediliyordu, dosyada El Kadı’nın Bilal Erdoğan’la –özel bir görüşme halinde– çekilmiş fotoğrafı da vardı.

Yargı-Yürütme kargaşasının yeni bir örneği yeni yılın 1. gününde Hatay’da yaşandı: İhbar üzerine Kırıkhan Savcısı Suriye’ye gitmekte olan bir insani yardım TIR’ını” Hatay’da durdurup aratmak istedi. Efgan Ala’dan gelen kesin talimatla, Vali yazılı emir göndererek TIR’ın MİT denetiminde olduğu, Başbakanlığa bağlı kurum olması nedeniyle MİT’in aranamayacağını söyledi. Oysa öyle bir hukuk kuralı yoktu, sonra TIR’a refakat eden MİT araçlarında 15 kadar olduğu söylenen (hatta Ankara görevlisi de bulunan) kişiler arasında itiş-kakış olduğu de bildirildi) İçişleri Bakanı Efgan Ala “TIR’da Suriye Türkmenlerine gönderilen insani yardım malzemesi vardı” diye açıklama yaptı; o kadarla da kalmadı “Herkes işine baksın” diyerek meseleyi soranlara bir de polis fırçası attı. Sonra TIR’ı savcının talimatıyla durduran polisi görevden aldı.

Olayı anlatan savcı ise “Canımı zor kurtardım” dedi. Devlet memuru olan MiT görevlilerinin savcıya şiddet uygulamaya kalkışmaları bile suçu örtmek isteyen suçluların telâşıydı.

İlaç, mama, bebek bezi gibi insani yardım malzemesinin kalabalık bir MİT grubunun muhafazasında gönderilmesinin anlamı neydi? Ve madem içindekilerin görülmesinde bir mahzur yoktu, neden Savcıya gösterilmedi? Sonuç olarak Yargı TIR’ı arattırmadı. Kamyon Suriye’ye gitti. Savcı tutanak tuttu. Bu durum ertesi gün dünya basınında Türkiye Suriye teröristlerine silah ve mühimmat gönderiyor diye yankılandı. Ertesi Gün İnsani Konulardan Sorumlu BM Genel Sekreter Yrd. Ve Acil Durumlar Koordinatörü Valerie Amos TIR'ın aranmamasını eleştirdi, “başka bir ülkeye giden yardım TIR'larının gümrük kontrolünden geçmek zorunda olduğunu” söyledi. Bayan Amos, mülteci kamplarını da ele aldı. "Bölgedeki mülteci kamplarının sınırdan daha uzak noktalara kurulmasını ve askeri kamp haline getirilmesine engel olunmasını da istemiştik" dedi, “Yardım kamyonlarının aranması engellenmemeli” diye Türkiye’yi uyardı. Ve nihayet Suriye Türkmenleri adına, "bize herhangi bir yardım gelmedi" açıklaması bile yapıldı.

Bu olayın AKP-Nur kavgasıyla ilgili olduğunu tahmin etmiyoruz. Sorun daha büyüktür. Bilindiği gibi, uluslararası kamuoyu (başta ABD, Rusya, AB ve ÇHC) Türkiye’nin Suriyeli teröristlere yardım etmemesini istemişti, Türkiye kör gözüm parmağına yardım etmektedir.

Türkiye ağır şaibe altındadır. Rejim yanlışında ısrar ederek ülkenin başına çorap örmektedir.

Ele güne teşhir olmak budur

Tayyip Erdoğan her türlü hukuksuzluğu yapar, polise de, yargıya da hâkim olurum, diye düşünebilir, kendisine komplo kurulduğunu, bunu Türkiye’nin dış ve iç düşmanlarının yaptığını ileri sürerek 30 Mart seçimlerinde istediği sonuçları da alabileceğini umabilir, fakat uluslararası kamuoyunda teşhir olmuştur, a) hukukla, demokrasiyle ilişkisinin bulunmadığını görmek istemeyen güçlere de göstermiştir, b) Kurduğu sistemin yaygın bir menfaat ağı olduğu, bakan ve bakanlıklardan başlayarak pek çok AKP kodamanının rüşvete, kara paraya, usulsüzlüğe battığı ortaya çıkmıştır. c) Suriye dışındaki köktendinci şiddet örgütleriyle de temaslarının olduğu anlaşı lmıştır.

Bundan sonra hangi hükümet ve devlet başkanının yüzüne bakabilecektir. Onlara “Türkiye’yi çekemeyenler, içerideki ajanlarıyla, taşeronlarıyla bana komplo kurdular” mı diyecektir?

Kimmiş onlar? Senin devlet içindeki Yargı ve Polisteki üst düzey kadroların mı? Onları sen atamadın mı? Fethullah Gülen ve Nur Cemaati mi? Sen onlar sayesinde yükselmedin mi? Yargı ve Polis senin emrinde usulsüzlükler, tutuklamalar yaparken iyiydi de, şimdi mi kötü oldu?

“Anayasayı sen değiştirdin, şimdi ise 15 üyesi Adalet Bakanı’nın listesiyle seçilmiş, 7 üyesi ise C. Başkanı tarafından atanmış olan HSYK’yı dağıtıp, 2010 Referandumundan önceki sisteme dönüyorsun. İşine gelince öyle, işine gelmeyince böyle yapıyorsun, Yargıyı yaz-boz tahtasına çevirdin” demeyecekler midir?

Yargıtay, Danıştay, HSYK, Emniyet Genel Müdürlüğ ünde yetkiler, kurumlar, ilkeler, insanlar birbirine girmiştir. Kurumun kuruma, kişinin kişiye güveni kalmamıştır. Taraşarın ellerinde karşılıklı tutulmuş dosyalar vardır. Tayyip Erdoğancılar’da 2000 kişilik tasfiye listesi bulunduğundan söz edilmektedir. Cemaat’in da karşı atakları olacaktır. Hükümet cephesinden yeni kanun taslakları, hatta Anayasa değişikliği tasarıları hazırlanmaktadır.

Kargaşanın sorumlusu

Panikleyen hükümet ve şürekâsı “Milli orduya komplo yapıldı” diyerek ortalığı büsbütün karıştırmıştır. Tutuklu generaller ve diğer sanıklar dilekçe üzerine dilekçe vererek iade-i muhakeme talep etmektedirler. Özel yetkili muhakemelere olağanüstü yetkiler verip, onları astığı astık, kestiği kestik hâle getirerek hükümet olanlar, şimdi o yargıçları ve savcıları askere ihbar etmektedirler.

Asker de kurumsal olarak Yargının kapısını çalmıştır, örneğin Gen. Kur. Bşk. Anayasa Mahkemesini ziyaret etmiştir. TSK kurum olarak Ankara C. Savcılığına suç duyurusunda bulunmuş, Ankara dosyayı İstanbul’a göndermiştir.

Ergenekon ve Balyoz davalarında bir takım haksızlıkların, usulsüzlüklerin olduğu, henüz teşebbüs safhasına bile gelmemiş darbeler için ağır cezaların kesildiği doğrudur. Ama bu olgu Kürt bölgelerindeki suçları görmezlikten gelmemizi getirmez. Bu olgu siyasi suikastleri bağışlatmaz.

Son günlerdeki moda deyimle “paralel devlet” gerçekte Kontrgerilladır, Özel Harp Dairesidir. Cemaatçi hâkim, savcı ve polisler ise intikam peşindedirler.

Yani Başbakanın yakınındaki Yalçın Akdoğan adlı milletvekilinin “kumpas” sözleri suçluyla mağdur olmuşu aynı kefeye koymayı meşru kılmaz.

Bir dönem için darbe konuşmaları yapıldığı Özden Örnek’in günlüklerinde, Mustafa Balbay’ın gazeteci notlarında âşikârdır. Ya da bir Gen. Kur. Bşk.nın bizde dahili elbise, askeri NATO terminolojisinde “battle dress” (muharebe giysisi) denilen üniformayla, savaş gemisine çıkıp parmağını halka sallayarak tehditler savurması (Aralık 2009) tabi ki, unutulmamıştır. Bir basın toplantısında Genel Kurmaydan çıkmış belgeye “kâğıt parçası” dedikten sonra, altındaki imzanın ıslak imza olduğu ortaya çıkınca sustuğu, LAW denilen kullanışlı ateşli silahı “bu borudur” diye gösterdiği, oysa kazılardan kullanılmamışların da çıktığı akıllardadır. Gerçeği söylemek yerine onu örtmeye kalkışması onu da suç ortağı durumuna düşürmüştür. Bu yazdıklarımız da mı kumpasa dâhildir?

Plan tatbikatı adı altında yapılan budalaca (kalabalık) bir darbe toplantısında bir komutanın emrindeki subaylara darbe sabahı için “İstanbul’un üstüne çökeceksiniz” diyen sözleri de kulaklarımızdadır. O sesin ve sözlerin yama olmadığı, o orgeneralin sesi olduğu Teknik olarak kanıtlanmıştır.

Ama onlar ve benzerleri Balyoz toplantılarından asıl paralel devlet (Kontrgerilla) menşeili Danıştay Hâkimi Mustafa Yücel Özbilgin, Hrant Dink, Rahip Santoro, Zirve Yayınevi cinayetlerine kadar Tayyip Erdoğan’ın önünü kesmek için her ne yapmışlarsa, yaptıkları her şey onun yükselişine basamak oluşturmuştur.

Ne var ki, yargı sistemi bir kin ve intikam mekanizması değildir. Tayyip Erdoğan ise karşılaştığı 17 Aralık depreminde itidâlini o kadar yitirmiştir ki, bir başdanışmanı Silivri duruşmalarının “milli orduya” kumpas olduğunu söyleyecek, Cemaat karşısında askerin postalına yapışacak, “biz yapmadık, cit cit cit cit cedene de sar bedeni bedene onlar yaptı” diyecek kadar şirazesinden çıkmıştır ve mevcut hukuk kargaşasını daha da çıkmaza sürüklemiştir. Bir hafta içinde 400 polisi görevden alan Tayyip Erdoğ an susarak Yalçın Akdoğan’ı doğrulamıştır.

Başbakan’ın baş yardımcısı Bülent Arınç şimdi kalkmış Akdoğan’a çatıyor: Hem milletvekili, hem danışman olunur mu? diye soruyor. Sayın Arınç, biz de size soralım: Bugüne kadar bu soruyu neden sormadı nız? Üstelik bu sorunun muhatabı Akdoğan değil, sizin Başbakanınız değil mi?

Arınç tasfiyeyi kastederek “2000 kişilik liste var” diyen AKP kurucusu, Anayasa Kom. Bşk. üç dönem milletvekili, üstelik ”prof. titr”li, sadık bende Burhan Kuzu’ya da çatıyor. Bakanların, başdanışmanların, milletvekillerinin tweet atmalarına kızıyor, senin başkent Belediye Başkanın Gezi sırasında veya ODTÜ yol direnişinde günde bilmem kaç tweet atarkan neredeydin? Eski Spor Bakanın Olimpiyatları kaybedince memnun olanlara “Kıçınıza kına yakın” diye ağzını bozunca, niye sustun? [Hatırlanacağı gibi Başbakanınız da Gezi’de insanların toplanmalarında rol oynayan sosyal medya için “twitter denilen bir başbelası var, sosyal medya denilen toplumların baş belasıdır” demişti. Yani Tayyip Erdoğan da, Başbakanı da yamağı da aynı fikirdeler. Çünkü yasaklıyamıyorlar. ]

Şimdi sadece üst yargı kurumları değil, verilmiş ve verilecek ya da onaylanmış mahkeme kararları da zihinlerde muallel duruma düşmüştür.

Yani Yargıda kimsenin kolay kolay altından kalkamayacağı büyük bir keşmekeş oluşmuştur. Bu kargaşayı yaratan Tayyip Erdoğan’dan başkası değildir. Her şeyi kendine mal eden megalomani, kargaşanın da sorumluluğunu almak zorundadır. Ama ne gezer, o dün kullandıklarını, kendine hizmet edenleri bugün hain, taşeron, ajan, maşa ilân etmekte asla tereddüt etmeyecek birisi olduğunu göstermiştir.

Dindar ve kindar nesil isteyen o değil miydi? Demek ki kendini tarif etmiş. Örneğin Hakan Şükür’ü milletvekili adayı yaparak, oy yüzdesini arttırmış, ona Diji Türk’te futbol yorumculuğu da vermişti. Başlangıçta haklı olarak olaya tepki duyulmuşsa da, eski futbolcu, dedikoduya ve gevezeliğe girmeyen, bilgili ve başarılı yorumlarıyla futbolseverlerin takdirini toplamıştı.

Ama Şükür partiden istifa edince, Diji Türk’ün sahibi olan TMSF’ye onu işten attırmış. Bu kadar kin varken tabii ki statlarda “Her yer Taksim, Her yer direniş” veya “Her yer rüşvet, Her yer yolsuzluk” sloganı başladığında kanal derhal sesi kısacaktır. Kısmasalar onlar da ekmeklerinden olurlar. [TMSF özerk kurum olarak kurulmuşken, Ağustos 12011’de SPK ve RTÜK ile birlikte özerkliği kaldırılmış ve hükümetin emri altına alınmıştı.]

Ama oğlunun yolsuzluklarını kapatmak için baskı ve zor uygulamış olma yaftasını hayatının sonuna kadar boynunda taşıyacaktır. Siyasetten tasfiye olsa bile bundan kurtulamayacaktır.

Ortaya ancak küçük bir bölümü serilmiş olan rüşvet, yolsuzluk ve hırsızlık bataklığının temizlenmesi için sonuna kadar gidilmesi gerekir. Fakat Türkiye’de hangi devlet kirliliğinin üzerine sonuna kadar gidilmiştir.

Bu süreçte Nur Cemaatini aklamak, temize çıkarmak tabii ki, olası değildir. Bir sektin (mezhep grubunun) siyasete etki yaptığı bir uzak doğu ülkesi hariç dünyanın hangi ülkesinde dini bir grup siyaset üzerine etki kurmuş, ekonomide de büyütülmüştür?

Fakat Türkiye’de siyasi parti kurmadan Tayyip Erdoğan’ın menfaatlerini kullanarak yol aldıkça almıştır, bürokrasinin içine ve tepesine yerleşmiştir. Eskiden bazı masal kitaplarında kafaları birbirini ısırmaya çalışan çift başlı ejderha illüstrasyonları ya da benzer çizgi romanları olurdu. Bugünkü durum aynen böyledir.

Tayyip Erdoğan’ın çete dediği Nurcu yapılanmanın devletten tasfiye edilmesi gerekir, ama kendisinin de siyasal yaşamdan bertaraf edilmesi elzemdir. Türkiye’nin başında ruh hâli bozuk, tahammülsüz, tek adam zihniyetli, üstelik de cahil, hayatında din kitapları dışında kitap okumamış bir ümminin bulunması ancak zarar getirir.

Tekrar tekrar vurgulamalıyız ki, bu belayı memleketin başına açan odur. Bağırıp çağırmakla suçtan kurtulamaz. O ise meşrebi gereği bağırıp çağıracak, daha da hiddetlenecek, şiddetlenecektir. Hatta her zaman yaptığı gibi mağduru oynayacaktır. Zaten bu olayda da oynamaktadır. Yağdanlıkları olan bitenlerin Başbakanlarının oylarını arttıracağını söylemektedirler.

Besbelli ki, 30 Mart seçimleri öncesinde “Ben ne hizmetler yaptım. Bakın yaptırmak istemiyorlar” demekten medet ummaktadır. Ekonomik inişin suçunu aynı komploya bağlayacaktır. Hatta daha ileri gidip, “Başkanlık sistemini getirin, bana yetki verin, bu işleri düzelteyim, Yargıyı bağımsızlık denilen başıboşluktan çıkartayım, memleketi Danıştay denilen ayak bağından kurtarayım ve size daha fazla hizmet vereyim” bile diyebilecektir.

Bu medya elinde olduğu müddetçe, yağdanlıkları her akşam ekranlarda büyük bir yüzsüzlükle fieşerini savunan demagojiler yaptıkça –ikbâlleri, menfaatleri sürdükçe– Tayyip Erdoğan bir dönem gemisini yürütebilir de.

Uzun zamandır “yaşanılan rezil dönem bir gün sona erecek” diyorduk. İlk şaplağı halk indirdi. 2,5 milyon insan çapulcu olup sokaklara indi. Derken, uluslararasından dirsek yedi. Nihayet kendisini velinimetleri saydığı, “Ne istediniz de vermedik” diye nankörlükle itham ettiği, baş dayanağından, destekçisinden sert aparkat, arkasından kroşe alarak grogi hâle geldi.

Uluslararası veto

Tayyip Erdoğan yatıp kalkıp Batı’ya sövüyor. Oysa 2002 Kasımında seçimleri kazanınca koşa koşa Avrupa başkentlerini dolaşıp destek isteyen kendisiydi. Meşruiyetini AB’de bulmaya çalışan da oydu. Partisini kurduktan 5 ay sonra, Ocak 2002’de Washigton’a gidip Bush’la görüşen, ona sözler veren, göze giren müstakbel Başbakan adayı da kendisiydi. [O sırada Washington’da gazeteci olan Turan Yavuz “Çuvallayan İttifak” kitabında (Destek Y., Mart 2006) anlaşmanın ayrıntılarını anlatmıştı. Ama Yavuz çuval hadisesi nedeniyle, kitabına o adı koymuştu, oysa ittifak çuvallamadı, al gülüm-ver gülüm 2013’e kadar devam etti.]

Keza AKP+Nur birlikteliği Silivri operasyonunu da Pentagon+CIA yardımıyla ve belgeleriyle yaptı. NATO’nun güçlü ve stratejik bir ordusundaki 60’a yakın üst rütbelinin ABD onayı –hatta yönlendirmesi– olmadan içeri alınabileceğine hangi safdil inanır. O zaman ABD iyiydi de, şimdi mi kötü oldu?

Tayyip Erdoğan’ın üstü açık ya da kapalı ABD’ye kafa tuttuğu lafı da içeriye dönük ucuz propagandadır: Sen Chavez misin ki, Beyaz Saray’a, Pentagon’a, Wall Street’e kafa tutabilesin? Yalancı kahramanlığını hayranlarına sakla.

Şayet 17 Aralık operasyonunda ABD’nin parmağı var ise, hırsızlığı, yolsuzluğu yapmasaydınız, kimse size dokunacak malzeme bulamazdı. Ortaya saçılan, ama büyük kısmı baskıyla örtülü kalan bu kadar çirkefi yok sayıp, talan düzeninin devamını istemek, “Tayyip Erdoğan’ı bitirme, Çözüm Sürecini Engelleme, petrol boru hattından gelecek 16,5 Milyar doları Türkiye’ye vermeme amacıyla böyle yapıyorlar” demek, öyle diyen bazı K. Kürdistan siyasetçilerine yakışmamıştır. Nitekim Hewler (Erbil) ve Bağdat arasında 28 Aralık’da imzalanan petrol antlaşması o yakıştırmaları havada bırakmıştır, zira anlaşma Ankara ile Hewler arasındaki mutabakata uygundur.

Tayyip Erdoğancıların “paralar Halkbank’a yatacaktı, bu nedenle o bankayı hedef aldılar” demesi de yalandır. Zira Başbakan Neçirvan Barzani ile Ankara’da yapılan görüşmelerde petrolden gelecek paranın Halkbank’a değil, Irak Kalkındırma Fonu (Development Fund Of Irak-DFI) adına Birleşmiş Milletler tarafından 2003 yılında açılmış, ertesi yıl Irak merkezi hükümetine devredilmiş hesaba yatırılması kabul edilmişti. 28 Aralık Anlaşması ile Kuzey petrollerinden gelecek paranın Irak ve Güney Kürdistan arasında nasıl paylaşılacağı anlaşmaya bağlanmıştır.

Abdülkadir Selvi komplo teorisini o kadar ileri götürmüş ki, ABD-Rusya-İsrail ve İran bir olmuşlar, PKK’ya “çözüm sürecini bitir, Türkiye’yle savaş” diyorlarmış. [İnsan bu yaveleri okudukça, “acaba Tayyip Erdoğan mı Selvi’ye talimat veriyor, yoksa Selvi mi ona akıl veriyor?” diye düşünmekten kendini alamıyor. ]

Müstebit bu kadar darbe yemişken, Sol adına ya da Kürt siyaseti için, ona arka çıkmak aymazlıktır. Bugüne kadar Kürt siyaseti ne kazanmışsa, kendi öz gücüyle kazanmıştır, Turgut Özal’ın, Tayyip Erdo- ğan’ın himmetiyle, inayetiyle değil. 42 bin gerilla canını vermiştir. Faili meçhul cinayetlerin sayısı belli değildir, çoğunun nerede gömülü oldukları bile bilinmemiştir.

Varılmış olan nokta tefessüh etmiş devletin ipliğinin pazara çıkması açısından önemlidir. Buna karşılık, iyimser olmanın da anlamı yoktur. Eğer mevcut hükümetin karşısında ciddi ve önemli bir muhalefet bulunsaydı, % 25 oy oranına rağmen duruma müdahil olabilirdi.

Çünkü önemli olan niteliktir. CHP ise bu kaliteden yoksundur.

AKP 2002’de seçimleri kazandığında hepten kadrosuz ve niteliksizdi. Cemaate sarıldı, onun 30 yıldan beri sürdüre geldiği hazırlıklardan, bürokraside onun kadrolarından yararlandı, “ben nasıl olsa siyasetçiyim, onlar alt tarafı kapıkulu dedi, her istediklerini verdi. Gün geldi bürokrat dedikleri, kapıkulum sandıkları kadrolar ona güçlerini gösterdiler.

Fakat iktidarı yolsuzluğa, hırsızlığa bulaşmasaydı o bürokratların ellerinden hiç bir şey gelmezdi. Şimdi Tayyip Erdoğan’ın muhipleri, muhibbeleri bir kez daha “atanmışlar seçilmişlere darbe yapıyor” diyorlar. Senin seçilmişlerin şayet evrensel kabul görmüş ilkelere uysaydılar, Şeflik sisteminin kurulmasına hizmet etmeseydiler, tek adamın buyruklarına ve her işe karışan yöntemlerine –kendi kadrolaşmaları için– itaat etmeseydiler, bürokratlar bürokratlıklarını bilirlerdi, seçilmişler seçilmişliklerini. Menfaatler çakıştığı müddetçe her şey iyiydi, ne zaman ki çatışır oldu, Tayyip Erdoğan için “paralel devlet” oldular. Çete, ajan, darbeci oldular.

Demokrasiden yana olanlar, o çetenin de dağıtılmasını, Tek adam heveslisi Tayyip Erdoğan’ın da halk tarafından gönderilmesini istemektedirler. “Ne kırk katır, ne kırk satır” demektedirler.

Hatırlanacağı üzere bizler “Ne Cami, ne kışla” dediğimizde, demokrasi adına “cami” diyenlerin hepsi –açıkça itiraf etmeseler de– şimdi pişmandırlar. Cami demiş olmanın sonucu bugündür. Camiciler birbirine girince, şimdi de “Caminin mihrap tarafı ile minber tarafı arasında tercih yapmaya kalkışanlar çıkıyor. İnsan ister istemez soruyor: Siz hiç kendiniz olmayacak mısınız? Hep günübirlikçi mi kalacaksınız.

CHP, MHP gibi şu anda cemaatin yanında durmak da, Çözüm’ü Tayyip Erdoğan’dan bekleyenler gibi “sorunu Tayyip Erdoğan çözer, onu var gücümüzle desteklemeliyiz” demek de günübirlikçiliktir. Buna eyyamcılık diyorlar, politikada “oportünizm”in Türkçesi ise “fırsatçılık. [Arapça’da, yevm= gün, eyyam= günler.]

Kurum olarak din ve devlet

Hemen belirtelim ki devlet meraklısı değiliz, merkezi ceberut devletten yana hiç değiliz. Desantralizasyondan yanayız. Merkezi veya değil her türlü çürümüş devletten nefret ederiz. Çünkü ister merkezi olsun ister yerel her türlü devlet yönetsel bir yapıdır; bir takım insanların başkalarını yönetmesidir.

Yöneten-yönetilen ilişkisini asgariye indirmiş (giderek tamamen kaldırmış) otonom kurumlar ve özgür bireyler halinde devinen bir toplumu özlemekteyiz, Yani devlet tapıncı ya da mitleştirmesi şöyle dursun, her türlü devletin o tür bir üst yapının göçüp gideceği uzak bir yarın için uğraş vermekteyiz. Bugün ütopik de gözükse, insanlığın bir gün o topluma ulaşma yetisine sahip olacağına inanlardanız.

Sosyalizmin çökmesinin nedenleri arasında "devletin günün birinde eriyip gitmesi yolunun devleti güçlendirmekten geçmesi” şeklindeki kuramsal anakronizma önemli yer tutmaktadır, Sosyalizmi batıran etmen toplumun üzerinde devinen siyaset ve devlet kurumunun bulunmasıdır, her ikisinin de bürokratik karakteridir. Öyle bir sistemde halk örgütlenmeleri olan sendikalar, diğer meslek örgütleri, kültür kurumları… velhasıl her türlü toplumsal örgütlenme bürokratlaşmakta, kalıcı hiyerarşiler, kişi kültleri oluşturmakta, sadece devlet örgütlenmesi değil kitle örgütlenmelerindeki görev bölümü de makamlara, mevkilere dönüşmektedir. [Mesela başlangıçta Paris Komününden esinlenilmiş, gerçek demokratik, özgürlükçü kitle örgütlenmeleri olan Sovyet (şura) tipi örgütlenmeler kısa zamanda partinin emrinde bürokratik yapılara dönüşmüş.]

Yöneticilik (kongrenin yapılacağı) Pazara kadar değil, mezara kadar sürüyordu. Türkiye’de İlhan Cavcav’ın 36, Aziz Yıldırım’ın 16 yıldır kulüplerinin başında oturuyor olmalarını yadırgıyoruz da, Stalin’in, Mao’nun, Brejnev’in, Tito’nun, Kim-İl-Sun’un ömür boyu devlet liderliğini olağan mı buluyoruz?

Bu nedenle, bu yolsuzluk ve sonrası kargaşada “devlet rezil oldu” diye kızan tapınççılardan değiliz. Tersine, öyle olması, ipliğin pazara çıkması ancak memnunluk vericidir. Sosyalistler bu üstyapının ne denli çürüdüğünü on yıllardır vurgulamışlardır. Ne var ki, toplumun bu gerçeği görebilmesi, asıl önemlisi ise başkaldırması uzun zaman alacaktır.

Devletin niteliği tabi ki, siyaset kurumunun da sorgulanmasını gerektirmektedir.

Toplumun birinci kutsalı olan devletin hiç de kutsal olmadığını, devlet denilen kurumun sen-ben-o biz insanlardan oluştuğunu göstermek ve devlet tabusuna karşı insanı ve yurttaşı savunmak için bu tür dönemler fırsattır. Çünkü bu toplumun bireyleri “Devlet ebed müddet”, “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” ile ve onun tamamlayıcıları olan milli bayrak, milli marş gibi soyut mefhumlarla büyütülmüşlerdir. Birbirleriyle kıyasıya kapışmış kamplara bakınız: Kemalistlerde de, dincilerde de, sosyal demokratlarda da hepsinin mitinglerinde bayraktan fazla bir şey yoktur.

Tayyip Erdoğan 2013’te Mısır Darbesinden sonra özendiği Rabia işaretinin dört parmağını bir süre sonra milli bulmamış olacak ki, mitinglerinde dört parmağını havaya kaldırıp “Tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak” diye parmak hesabı sayıp durmaktadır. Onu dinleyenler de liderlerinin hikmet buyurduğunu sanmaktadır.

Toplumun bireyleri evrensel demokratik değerlerle, insan haklarıyla, devleti değil, bireyi esas alan değerlerle ve kadın haklarının, kadın-erkek-yurttaş eşitliğinin yüceliğiyle yetişmedikçe devlet milli ve kutsal olarak tepemizde durur, her gün nice nice kadı n şiddete maruz kalır, her gün kadınlar öldürülür.

Kutsal olan devlet değil, insandır. Devleti insan yaratmıştır ve “insan putunu kendi yapar, kendi tapar” dizesindeki gibi ona tapmıştır.

Toplumun diğer kutsalı dindir. Sanılır ki, din devletten daha kutsaldır. Hayır, devletin daha kutsal olduğu görülmüştür. Öyle olmasaydı Müslümanlar 1400 yıldır birbirlerini öldürürler miydi?

Din bir iktidar aracı olmasaydı, Peygamber’in damadı ve 4. Halife Ali ile en genç zevcesi Ayşe arasında savaş olur muydu? 10.000 (evet, 656 yılında on bin) Müslümanın öldüğü o savaş neydi? Onu izleyen Muaviye ile Ali’ni oğulları Hasan ve Hüseyin arasında savaş olmadı mı? İzleri bugüne değin süren ve birer güçlü devlet haline gelmiş olan Caferi İran ile Vahhabi S. Arabistan arsındaki kavga din adına mıdır, yoksa iktidar adına mı? Bugün bile bölünmeler Cafer ile Abdülvahhab’ın adını taşımaktadır.

Şii-Sünni karşıtlığını bir yana koyalım: Mısır’da laik askerler Selefi Müslüman Kardeşlere karşı darbe yaptığında, Selefilerin merkezi Suudi Arabistan Mısır askeri yönetimine acele 3,5 milyar dolar yollamıştır. Neden? Çünkü İhvan-ı Müslimin seçimle işbaşına gelmiş ve Suudi halkına kötü örnek oluşturmuştur. Mısır’da onların kalıcı olması Suudi tahtını ileride sallayabilir.

Bu nedenle kimse o kavgaların "Allah, Muhammed aşkına" yapıldığını söylemesin. Mehter Marşındaki, “Allah yoluna cenk edelim, şan alalım şan / Kur’an’da zafer vaat ediyor Hazret-i Yezdan.” sözleri hamasiyattan ibarettir.

Mesele dinin kutsallığı değildir, çünkü o kutsallık atfından fiiliyatta devlet (ve devlet başında olanlar) istifade ederler. Tarihte Avrupa’da “din savaşlarında, mezhep savaşlarında” da böyle olmuştur.

Şu başımızda duranlara bakınız: Dindar gençlik yetiştireceğiz derler, oğullarının evlerinden rüşvet dolarları çıkar. Üstelik babaları da aracılık etmiştir. Yönetim olarak kara para işine, altın kaçakçılığına girmişlerdir, İran ambargosunu AB gibi ısrar ederek aşmak yerine, karanlık yollara sapmışlardır. Evinden 4,5 milyon dolar çıkan banka genel müdürünün yolsuzluk yapmadığını, saflığına kurban gittiğini Başbakanları söyler. Rüşvet alırlar, belediyelerden rant kaparlar, Vakıf kurup bedavaya arsa kapatırlar, babaları ise “otel yapmadılar ya, yurt yaptılar” der, TOKİ’ lerden vurgun vururlar.

Hani dininize göre bütün bunlar “haram”dı.

İşbaşında “referansımız İslamdır” diyen bir hükümet bulunduğu için onların İslamlıkları da, dindarlıkları da yalan dolandır. Mesela ailecek umreye gidip sevaba gireceklerdir, ama bütün masrafları bir iş adamına çektirirler. Sonra da yarı hacı olmuş müminler ve Cennetlikler olarak el öptürürler.

Dinine bağlı kitlelerden bu olguyu henüz görmeyenlerin ya da aldırmayanların gözünde bu tür olaylar tekerrür ede ede, din adına hükümet edenlerin ipliği pazara çıkacaktır.

Vurgulayarak bitirelim: Ne devlete, ne dine, tapınmalı. Kutsallık kavramını insan icat etmiştir, yönetenler de ondan yararlanmışlardır. Eğer kutsallı k arıyorsak o özgürlüktür, insanın özgür ve yaratıcı düşüncesi ve eylemidir.