AKP'nin ekonomik mucizesi

AKP’ye muhalefet var fakat ekonomik muhalefet yok. Olanı da Erdoğan, “Onbir yılda Cumhuriyet döneminin toplamında yapılandan fazla ‘iş’ yaptım” diyerek susturuyor.

Yalan değil: Türkiye’de işçi var, çiftçi var, büyük, küçük, iki milyondan fazla patron da var. Fakat aralarında görünür bir “gerilim” yok. Demek ki AKP 11 yılda, sınıflardan ve çıkar mücadelelerinden arındırdığı kendine has bir kapitalizm yaratmayı becerdi. Bu bir “mucize”dir, ekonomi herkes için iyidir ve böyle kapitalizm görülmemiştir!

AKP mucizesinin sırrı borçlanmadır. Türkiye en borçlu ülkeler arasındadır. Dahası, en borçlu olanlardan durumu en “kötü” olanıdır. Çünkü borç bağımlısıdır. Ekonomisini bir puan büyütmesi için iki puan borçlanmaya mecburdur. Ne kadar büyürse dış ticaret açığının neti olan cari açığı da o kadar büyümektedir. Örneğin Türkiye 2013 yılında 98 milyar dolar dış ticaret açığı vermiştir, cari açığı 80 milyar doları bulmuştur (TÜİK). Son 11 yılın, dış ticaret açığı 530 milyar doları geçmiş ve bu açık borçlanılarak kapatılmıştır.

2014 yılından başlayarak dünya ekonomisinde “normalleşme” adımları atılacaktır. ABD Merkez Bankası FED bu yönde ilk adımları atmaya başlamıştır. AKP ekonomisi "anormal"in keyfini sürmüştür, şimdi ise normalleşmenin kurbanlarından olacaktır. Hükümet bunu sezmiş, 2014-2015 ve 2016 yıllarını kapsayacak bir ekonomik politika değişikliğine gitmiş, “tasarruf politikası”na geçmiştir. Niçin?

Bilindiği gibi FED, 2007’den itibaren üç ayrı yöntem kullanarak, krize düşen mali sektöre 29,6 trilyon dolar kaynak aktarmıştı.

Bunlardan biri; 20 Aralık 2007-11 Mart 2010 arasında kısa vadeli fon piyasalarındaki baskıyı hafifletmek amacıyla çıkartılan “Term Auction Facility” (TAF) idi. Bu kapsamda merkezi ABD’de ve başka ülkelerde bulunan 416 bankaya toplamda 3 trilyon 818 milyar dolar verilmişti. Bu paranın 2 trilyon 762 milyar dolarını 25 büyük banka almıştı: Bank of America, 260 milyar dolar, Barclay’s, 232 milyar dolar, Royal Bank of Scotland, 212 milyar dolar, Bank of Scotland, 181 milyar dolar ve Wells Fargo 154 milyar dolar yutmuştu.

Bir diğeri; Aralık 2007-Şubat 2010 arasında ‘Merkez bankaları arası likidite takası’ yoluyla Avrupa Merkez Bankası ve İsviçre Ulusal Bankası’na 10 trilyon doların üzerinde kaynak aktarılmasıydı. Bunun 8 trilyon 11 milyar dolarını Avrupa Merkez Bankası, 919 milyar dolarını İngiltere Merkez Bankası, 465 milyar dolarını İsviçre Ulusal Bankası, 387 milyar dolarını da Japonya Merkez Bankası cebine atmıştı.

Ve nihayet üçüncüsü; Piyasa Yapıcıları Kredi sistemi üzerinden 16 Mart 2008-1 Şubat 2010 arasında, repo piyasasına FED’in aktardığı 8 trilyon 951 milyar dolar kaynaktı. Bunun 2 trilyon 81 milyar dolarını Merril Lynch, 2 trilyon 20 milyar dolarını Citigroup, 1 trilyon 912 milyar dolarını Morgan Stanley, 960 milyar dolarını Bear Stearns ve 639 milyar dolarını Bank of America almıştı. (Kaynak: Levy Enstitüsü: Missouri Üniversitesi’nden James Felkerson)

Devletten mali sermayeye yönelik bu devasa kaynak aktarımından doğan yeni durum, hatırlayacak olursak, kimi ekonomistler tarafından “devletin mali sermayeyi ele geçirmesi, devlet kapitalizmine geçiş, hatta bir devlet sosyalizmi vb.” adlandırılmıştı. Oysa tam tersi oluyor, krizle birlikte mali sermaye devleti daha ileri bir boyutta ele geçiriyordu. Mali sermaye yoksa devlet de yoktu! Siyasi krizlerde bir çok ülkede bankacıların başbakan yapılması bu yeni yapının gereğiydi.

FED’in 2014 yılı ile birlikte başlattığı para politikası değişikliği, küresel ekonomiye yayılan bu 29,6 trilyon doların yeryüzündeki hareketinin yönünü büyük ölçüde değiştirecek; bu paranın Çin, Hindistan, Brezilya, Meksika, Türkiye gibi Gelişmekte Olan Ülkelere dönük iştahı zayıflayacaktır. Borçlanmak zorunda olan bu ülkeler için borçlanma nisbeten daha zor ve bugünkünden daha pahalı bir iş olacaktır. Yeni FED politikasının kendisinden önce haberi gelince Türkiye’de doların %20 devalüe olduğunu düşünürsek, politikanın kendisi geldiğinde Türkiye’yi nelerin beklediği kolayca anlaşılır.

s58-hh-tablo1Özetlersek; FED'in mali genişlemeden vazgeçme kararı sadece parasal bir manevra değildir. Yeni bir dönemi başlatacaktır. Bu yeni süreç ve etkileri birkaç aylık olmayacak, en azından 4-5 yıla yayılacaktır. Bu yeni dönem, özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından krizin patlak verdiği ilk yıllardakinden daha sancılı olacak, en başta da Türkiye gibi, cari açığı yüksek ekonomileri vuracaktır.

Türkiye’ye sermaye girişini önemli ölçüde yavaşlatacak ve maliyetini (faiz) yükseltecek bu yeni süreç 1. No’lu tablonun gösterdiği borç yapısıyla göğüslenmeye çalışılacaktır. Görüleceği gibi, AKP hükümetleri son 11 yılda Türkiye’nin dış borç yapısını tamamen değiştirmiş, kamunun dış borcunun GSMH’ya oranı azalırken, özel sektörün dış borcu ölçüsüz şekilde büyümüştür. 2002 yılında toplam dış borç 129,597 milyar dolardı. Bu borcun 86,536 milyar doları kamunun, 43,061 milyar doları özel sektörün borcuydu. 2013’ün ilk yarı sonuna gelindiğinde ise toplam net 367,213 milyar dolar dış borcun 114,989 milyar doları kamunun, 252,224 milyar doları ise özel sektörün borcu haline gelmişti.

Borç yapısının niteliği de AKP döneminde bozulmaya uğradı. 2002 yılındaki toplam 43,061 dolar özel sektör dış borcunun 13,854 milyarı kısa vadeli, 29,207 milyar doları ise uzun vadeliydi. 2013 yılının ilk yarı sonuna gelindiğinde ise özel sektörün dış borcu olan 252,224 milyar doların 108,821 doları kısa, 143,403 milyar doları ise uzun vadeli borç niteliğindeydi. Buna göre, özel sektörün borçlanma yapısında 2002 yılında kısa vadeli borcun toplam borca oranı yüzde 44,8 iken bu oran 2013 yılı ortasında yüzde 76,2’ye yükselmiş bulunuyordu.

Özetini çıkarırsak: 2001 yılında kamunun tasarruf açığının GSYİH’ya oranı yüzde -11,22 iken özel kesimin pozitif yüzde 14,11’dir. Özel sektörün tasarrufu kamu cari açığını kapattığı gibi, GSYİH’nın % 2,89’u kadar cari fazla sağlıyordu.

11 yıl sonra 2012 yılına gelindiğine kamu tasarruf açığı iyileşmiş, % -11,22’den % -2,20’ye inmiştir. Aynı 11 yıl içinde özel sektörün tasarruf açığı/fazlası, pozitif % 14,11’den % –5,40 negatif’e düşmüştür. Bu da % 19,61’lik düşme demektir.

Hükümet tasarruf politikasına geçince kafalar karıştı. Nedir, kim tasarruf yapacak, boğazına kadar borca batmış bir millet nasıl tasarruf yapar diye soruldu.

“Reel toplumsal tasarruf” her ekonominin somut durumuna göre farklı bir anlam taşır. “Reel tasarruf” Türkiye’de para biriktirmek değildir. Türkiye’de reel tasarruf, –ekonominin ithalata kronik bağımlı yapısı nedeniyle– tüketirken değil, üretirken yapılır. İç reel tasarruf yetmediği için dış tasarruf ithâline –borçlanmaya– gidilmektedir. Cari açık reel tasarruf açığından başka bir şey değildir.

s58-hh-tablo2Tek borçlu ülke Türkiye değildir, ama en borçlular arasındadır. Dahası, en borçlular arasında tasarruf açığının –cari açığının– milli gelirine oranı bakımından birinci sırada geldiği için ekonomisi en kırılgan ülke Türkiye’dir. Borçlanmakta güçlük başgösterince Türkiye ekonomisi boğulur. FED’in mali genişleme politikasından vazgeçmesi ile başlayan yeni süreçte Türkiye’yi borçlanma güçlükleri bekliyor. “Ekonomi yönetiminde çok başarılı olan AKP hükümeti” de önlemlerini alıyor!

AKP hükümeti “önlem” diye tüketicinin tüketimine saldırıyor. Demagoji yapıyor ve halka, “gereğinden fazla tüketiyorsun” diyor. Yani Türkiye’de “tüketim fazlası” varmış da, tüketicinin bundan haberi yokmuş!

AKP hükümetinin tüketicilere saldırması bindiği dalı kesmesidir ve çaresizliğindendir. Çünkü Türkiye ekonomisi 11 yılda ne kadar büyümüş ise, iç tüketimle büyümüştür. İç tüketim ise tüketiciyi borçlandırmakla canlı tutulabimiştir. AKP döneminde özel sektör bankaları dışarıya ucuz borçlanmışlar, aldıkları parayı içeride yüksek faizle tüketiciye aktarmışlardır. “Güllük gülistanlık” gibi aksettirilen ve böyle de algılanan şey bundan ibarettir. 2002 yılında Türkiye’de 1.274.892 kişi tüketici kredisi kullanmış ve kullanılan kredi miktarı da 3 milyar 316 milyon lira olmuştur. 2011 yılına gelindiğinde ise tüketici kredisi kullanan kişi sayısı 8.966.465 kişi olmuş, kullanılan tüketici kredisi miktarı da 112 milyar 827 milyon lirayı aşmıştı. Eylül 2013’e geldiğimizde ise tüketici kredisi kullanan toplam kişi sayısı, 14 milyon 191 bin 65 kişiye ulaşırken, kullanılan kredi miktarı 221 milyar TL’ye çıkmıştı. [Türkiye Bankalar Birliği (TBB)].

Burada miktardan çok artışın hızıdır önemli olan. Hükümeti de acil tasarruf önlemlerine iten budur. Kredi borçlusu kişi sayısında artış AKP ekonomisinde 9 kat, borçlanma miktarında da 70 kat olmuştur. Kişi başı kredi borçlanması ise –enflasyondan ari– 2002 yılında 2.500 lira iken 2013 yılı Eylülünde 24.550 liraya yükselmiştir.

Tasarruf elbette “tüketimi kısmak”la olur ama hangi tüketimi? Hükümet cari açığı azaltacağım diye tüketicinin tüketimine saldırıyor. Oysa cari açık tüketicinin tüketiminden değil, özel sektörün tüketiminden kaynaklanıyor. Başka bir deyişle, Türkiye ekonomisinde cari açık tüketirken değil, üretirken veriliyor. Üretirken yapılan ithâl ara malı tüketimini kısmadıkça –ya da üretimini yerlileştirmedikçe– Türkiye cari açığını azaltamaz. Çünkü Türkiye kapitalizminin üretimi ithâlata bağımlıdır. Bağımlılığın sektörel görünümü aşağıdaki Tablo: 2’den okunuyor:

Buna göre 100 dolarlık gübre üretebilmek için 72 dolarlık ithâlat yapılmaktadır. İthâlata bağımlılık demir-çelikte % 69, bilişim sektöründe % 67, kimyasallarda % 56, otomotiv ve metal mamul sektörlerinde % 51’dir. Cari açık bu bağımlılıktan doğmaktadır ve ihracatımız da ancak ara malı ithâl ederek üretebildiğimiz bu ürünlerden oluşmaktadır. 2013 yılında Türkiye 160 milyar dolar ihracat yapmıştır ama bu ihracatı n ekonomik büyümeye % 1,8 negatif etkisi olmuştur. Bu nedenle sanayi üretimine dönük ekonomik büyüme Türkiye’de iflasa götüren yollardan biri hâline gelmiştir!

s58-hh-tablo3Bu çaresizlikten Türkiye çıkamaz mı? Üretimini yerlileştiremez, yüksek teknolojili ve yüksek katmadeğerli üretime geçemez mi?..

Geçemez. Yırtınıp duruyor ama geçemiyor. Ar-Ge ve inovasyona gelişmiş ve gelişmekte olanlar milli gelirlerinin yüzde 3-4’ünü ayırırken Türkiye ancak % 0,82’sini ayırıyor. Bu Tübitak’la, bu üniversitelerle, bu eğitim sistemiyle ve üretmekten vazgeçip rant peşine düşmüş bu özel sektörüyle, bu TÜSİAD’la bundan fazlası asla olamaz.

Hükümet diyor ki; “Tasarrufta % 12,6 ile tarihimizin en düşük düzeyine indik”. Doğrudur; dünya tasarruf ortalaması 2008-2012 dönemi için yüzde 23,4 olarak hesaplandı. Aynı dönemde Türkiye’nin tasarruf ortalaması yüzde 14,3 olarak oluştu. 2013’te ise % 12,6’ya geriledi. Aşırı ölçüde düşük. Türkiye’nin de dahil olduğu gelişen ülkelerde ise 2008-2012 döneminde tasarruf oranı ortalaması yüzde 33 olmuş. Bu da Türkiye’ye göre çok yüksek.

“Gelirimiz artsın da tasarruf edelim” boş laftır, züğürt tesellisidir. Çünkü, gelir artışı tasarruf oranını artırmıyor. Türkiye’nin kişi başına düşen geliri 2002 yılında 2.619 dolardır, 2012’de 10.673 dolara çıkmıştır. Buna karşılık tasarruf oranı da yüzde 24,6’dan yüzde 12,6’ya düşmüştür. (Tablo: 3) Tasarruf oranının artması ile gelirin artması arasında düz bir ilişki bulunmamaktadır.

Dikkat!: Tasarruf oranı gelirin yükselmesiyle değil, gelir dağılımın bozulmasıyla artar. Zenginin daha zengin, fakirin daha fakir yapılmasıyla yani. “Tasarruf politikası” bu demektir. Gelir dağılımı ne kadar bozuk olursa tararruf oranı o kadar yükselir. Bu nedenle AKP’nin yöneldiği “tasarruf politikası” Türkiye’de gelir dağılımını daha dengesizleştirmeyi de içermektedir.

AKP'nin 11 yılda gelirleri artırdık demesine patronlar inanmaktadır, işin kötüsü ahalinin de çoğunluğu inanmaktadır. Diyelim gelirimiz arttı, ya borcumuz. Kişi olarak da soru böyle sorulmalıdır. Cevabını 4 numaralı tablodan görebiliyoruz. 2003'te gelirimizin % 7,5'u kadar borcumuz vardı, 2011'de yüzde 51,7'si kadar borcumuz olmuş. Bugün bu oran nedir, herkes kendisi hesaplasın!

s58-hh-tablo4

Hükümet önümüze "tasarruf politikası koydu. Kim yapacak bu tasarrufu? Gelir dilimlerine göre kimin tasarruf gücü sıfırın altında, kiminki sıfırın üstünde; görüyoruz:

HANEHALKI TASARRUF ORANLARI

Kapsam                                                        Tasarruf Oranı (%)

Hanehalkının tamamının ortalaması                     7,5
En düşük %5 gelirli hanehalkları                       -66,3
En düşük %10 gelirli hanehalkları                     -47,3
En düşük %20 gelirli hanehalkları                     -32,3
En yüksek %20 gelirli hanehalkları                     24,3
En yüksek %10 gelirli hanehalkları                     30,0
En yüksek %5 gelirli hanehalkları                       35,0

Kaynak: TÜİK

Geliri en yüksekte olan % 35'lik kesim tasarruf yapar elbette, çünkü pozisyonu pozitiftir. Geliri en düşüğe kadar giden % 25'lik kesim ise işçilerdir, emekçilerdir, neyi tasarruf edeceklerdir? Bunların asıl düşünmesi gereken, işverenlerinin nasıl tasarruf yapacakları olmalıdır. Yüksek katma;değer üretemeyen patronlar sınıfı, başka bir çare de bulamadığı için emeğe çullanacaktır. Emekçi grev yaparım, direnirim diyorsa, bu kez demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine çullanacaktır. Bu iş böyledir, kapitalizm başka türlü işlemez.

Sonuç diyecek olursak: Biz nasıl AKP’li 11 yılı bu kadar rahat geçirdik diye merak edenler AKP mucizesine bir kere daha baksınlar. Siyasi istikrarın bozulmasından korkanlar biraz daha borçlanabilirler. Ama bir kaç yıl içinde kuruş borç bulamayacaklar, bunu hesaba katsınlar. Öyle bir hâle gelinmiştir ki, sofrasına koyacak ekmeği zor bulan bile “siyasi istikrar” istemekedir. İstikrar patronlardan başkasının karnını doyurmaz!