Yeni Anayasa

Anayasalar, hiç şüphesiz, yapıldıkları toplumsal koşulların ürünü olduğu kadar yeni toplumsal koşulların oluşmasının da zeminini kurarlar. Osmanlı'dan bu yana Türkiye'deki tüm yeni anayasalar önemli toplumsal ve siyasal altüst oluşların sonucunda ortaya çıktı. Kanun-i Esasi'den 1921 ve 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunları’na, 1961 ve 1982 Anayasa’larına kadar ve hattâ 12 Mart sonrasında 1961 Anayasasında yapılan kapsamlı değişikliklere kadar tüm yeni anayasaların arka planında bu toplumsal ve siyasal hareketlilikleri ve değişimleri görmek mümkün.

Anayasaların niteliği bizde genellikle yapılış şekli üzerinden tartışıldığından ötürü, yapıldığı koşullara ve bunun toplumsal dinamiklerine, olağanüstülüğüne dikkat hâliyle daha az çekiliyor. Kitaplı dinlerden geldiğimizden olsa gerek, her iktidarın, gücü yeterse, kendine bir anayasa istemesinde garipsenecek bir yan zaten görülmüyor. O kadar ki, anayasa yapmayan darbeye darbe bile denmiyor! Hal böyle olunca, seçimle gelen bir Meclis ve hükümetin yeni anayasa talebinin de bir darbe girişimi olarak algılanması da doğal oluyor. Ne de olsa anayasaların yapıldığı konjonktürler olağanüstü toplumsal koşullara denk düştüğünden, anayasalar toplumsal düzende değişiklikler teklif ediyor ve yine tanımı gereği böylesi değişiklikleri teklif etme ve hayata geçirme hakkı orduya tanınan özel bir “hak oluyor”. Daha sonra topluma onaylatılmış olsa bile bu değişmiyor. Onaylamak bir vatandaşlık ödevi. Bu, en azından son elli yılın hâdisesi ve yaşayan kuşakların bilincine zorun gücüyle kazınmış bir gerçek.

Bu sadece bilince kazınmış değil, anayasalara da yazılmış bir gerçek. Başlangıç bölümü, "Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan;

Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti; …" diye başlayan ve ardından kurulacak düzenin anahatlarını tarif eden 1961 Anayasası; yine Başlangıç bölümü, "Ebedi Türk vatan ve milletinin bütünlüğüne ve kutsal Türk Devletinin varlığına karşı, Cumhuriyet devrinde benzeri görülmemiş bölücü yıkıcı kanlı bir iç savaşın gerçekleşme noktasına yaklaştığı sırada;

Türk milletinin ayrılmaz parçası olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin, milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül 1980 harekâtı sonucunda…" diye başlayan ve yine ardından kurulacak düzenin anahatlarını tarif eden 1982 Anayasası bunun örnekleri.

AKP'nin gündeme getirdiği yeni anayasa da bu kuralın istisnası değil. Bu yüzden de vâsiler eliyle getirilmeyen bir anayasa mevcut toplumsal düzene karşı bir darbe gibi algılanıyor. Halbuki yeni anayasa teklifi AKP'nin cebinden birden çıkmış bir şey değil. Hattâ yeni anayasanın hayli gecikerek yapılmış bir anayasa olacağı bile söylenebilir. 12 Eylül Anayasası, daha mürekkebi kurumadan tartışılmaya başlandı. 25 yıldır tartışılıyor. 1982 Anayasasının değiştirilmesi yönündeki talepler ve mücadelelerin tarihi neredeyse Anayasa’yla yaşıt.

12 Eylül Anayasası’nın değiştirilmesi yönündeki 25 yıla yayılan talepler ve mücadelelerin tümünün aynı yönde olduğunu ve birbirine bakıp beslediğini söylemek mümkün değil. Antidemokratik, otoriter ve baskıcı 1982 Anayasası’na asıl itiraz doğal olarak soldan geldi. Sol, seksenlerin ortasından itibaren 1982 Anayasası’nın getirdiği YÖK gibi kurumlara, sendikal yasaklar, siyasal örgütlenmenin önündeki yasaklar, seçimlerdeki ülke ve bölge barajları, dernek kurma ve derneklerin siyaset yapmasının önündeki yasaklar gibi hükümlere, 141-142. Maddeler gibi düşünce ve ifade özgürlüğünün önüne dikilen engellere, yayınlar üzerindeki yasaklama ve baskılara, gözaltı süresi ve gözaltı, cezaevi şartları gibi baskılara ve insanlık dışı uygulamalara, idam cezasına, sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamalarına, Kürtçe üzerindeki yasaklara karşı mücadele verdiği gibi 1982 Anayasasının toptan değiştirilmesi için de mücadele etti. Solu bu mücadelesinde sosyal demokrasi de destekliyordu, en azından bu demokrasi mücadelesine karşı durmuyor, bu mücadeleyi her zaman gerçekçi bulmasa bile anlamlı buluyordu.

Solun 12 Eylül düzenine ve anayasasına karşı oluşturduğu bloğun karşısında ise, kimi istisnalar ve münferit konulardaki itirazlar dışında sağ duruyordu. Süleyman Demirel'in daha altmışlı yıllarda ilan ettiği gibi, "topluma bol gelen" 1961 Anayasası yerine, demek ki toplumun üzerine cuk oturan 12 Eylül Anayasası giydirilmiş, bu da gayet yakışmıştı. Orasından burasından sıkıyorsa, bunlar da ufak tefek tadilatla düzeltilir, hallolur giderdi. Sağın demokratlığı, mevcut anayasa ile gayet barışıktı. Zaten esas mesele Türkiye'nin “komünistlere kaptırılmaması”ydı. Devletin korunmasıydı. Yoksa devlet, millet elden gidecekti. Devlet kendisini topluma karşı koruyamazsa, zaten demokrasi falan da olmazdı. Mesele, toplumun önce şöyle bir hizaya getirilmesi meselesi idi. İşçi hakkıymış, grevmiş, özgürlükmüş, eşitlikmiş derken üretim kaybı arş-ı alayı aşmıştı. Mesele, önce ekonomi, sonra demokrasiydi. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın halâ da söylediği gibi, kişi başına on bin dolar olmadan demokrasi olmuyordu. On bin doları getiren demokrasiyi alıyor, getiremeyene diktatörlük kalıyordu.

En azından seksenlerin sonu, doksanların başına kadar Anayasa karşısındaki tutum bir turnusol kağıdıydı. "Anayasa değişsin mi," sorusuna evet diyen solcu, hayır diyen sağcı idi.

Millî iradeyi çoğunluğun oluşturduğu, çoğunluğun oyuna sahip olan hükümetin ise millî iradenin temsilcisi olduğu düşüncesine sahip olan sağ için, ideolojik tercihi bir yana, 12 Eylül Anayasası’nın otoriter, yasakçı baskı yanları bulunmaz bir nimetti. Ne de olsa toplumsal hareketin ekonomik gelişimin önüne geçmesinden duyulan rahatsızlığın ilacı toplumsal hareket ve gelişimin budanmasıydı. Siyasal özgürlükler, katılımcılık, çoğulculuk, hele hele bu hakları ulusal düzeyden evrensel düzeye çıkaran insan haklarının ise zinhar yanına yaklaşılmaması gerekirdi.

1791 yılında yapılan Fransız Anayasasından (İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi) neredeyse iki yüz yıl sonra burjuva cumhuriyetin insan hakları, genel mutluluk, ortak yarar kavramlarına bu kadar mesafeli ve soğuk olmasına şaşırmamak mı gerekir?

Birinci Maddesinde, "İnsanlar hukuk açısından özgür ve eşit doğarlar; özgür ve eşit yaşarlar. Toplumsal farklılıklar ancak ortak yarara dayanabilir," diyen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinin bu hükmünün iki yüz önce insanlığın önüne açtığı ufkun aydınlığının zerresi 1982 Anayasasının üzerine düşmemişti. Cumhuriyetin niteliklerini düzenleyen 1961 Anayasasının 2. Maddesindeki "insan haklarına … dayanan" ifadesinin 1982 Anayasasında "insan haklarına saygılı" olarak düzeltilmesi Anayasa’nın rotasına işaret ediyordu. Türkiye'de sağ her rengiyle bu rotanın sadık bir savunucusu oldu.

Doksanların ikinci yarısına, tam tarih vermek gerekirse 28 Şubat'a dek toplumsal muhalefetin merkezinde 12 Eylül rejiminden demokrasiye geçiş ve 12 Eylül Anayasasını değiştirmek vardı. Bu süreçte ilk fire, benzeri bir programla ve taleplerle hükümet ortağı olan SHP'nin de 12 Eylül rejimini değiştirmek yerine onun sürdürücüsü, taşıyıcısı hâline gelmesiyle verildi.

Yine doksanların ortasından itibaren, sosyalizmin yıkılışı ertesinde, kurulmakta olan yeni dünya düzeninin ve daha sonra Avrupa Birliği'nin bir parçası olmak için anayasal düzenlemelerin gerekliliğine işaret eden liberal bir eğilim ortaya çıktı. Bu liberal eğilim solun demokratik taleplerine yakın dururken, ekonomik beklentileri taban tabana zıttı.

Anayasaya yöneltilen eleştirilerin bir diğer ucunu da, 28 Şubattın ertesinde siyasal İslamın dinsel inanç merkezli, dar kapsamlı eleştirileri oluşturdu.

Böylece solun 12 Eylül Anayasası’na ve rejimine eleştirisini tamamen paylaşan ancak Kürt sorununu daha fazla öne çıkartan Kürt hareketi ile birlikte 12 Eylül Anayasası’na dair eleştirilerin hemen hepsinden söz etmiş sayılabiliriz.

Bu yaklaşımların her biri bir diğeriyle bakışan ve birbirini destekleyen konumda olmadığı gibi, 12 Eylül rejimi her yeni hükümetle kendini bir kez daha yeniden ürettikçe, sosyal demokrasi gibi kimi siyasal eğilimler 12 Eylül rejimine ve 1982 Anayasasına karşı pozisyon değiştirdikçe, sol bu mücadelesini başarıya ulaştıramayıp toplumsal dayanaklarını kaybettikçe, 1982 Anayasasını değiştirme yönündeki mücadeleler tavsadı. Üstüne üstlük AB aday üyeliği sürecinde 2001 ve 2004 yılların’da yapılan görece kapsamlı anayasa değişiklikleriyle yeni bir yola girilmiş oldu.

AKP, AB uyum sürecinde yaptığı anayasa değişikliklerinin ardından 2007 seçimlerine yeni bir anayasa yapılması vaadiyle girdi. AKP burada liberal yaklaşımı benimsemiş görünüyor: "Cumhuriyetimizin 100. yılına yaklaşırken, ülkemiz sivil bir uzlaşma anayasasını hak etmektedir. Partimiz, yeni anayasanın, devlet-toplum-birey arasındaki ilişkileri hak, özgürlük ve sorumluluk temelinde düzenleyen bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmasından yanadır.

Yeni anayasa, Cumhuriyetimizin değiştirilemez temel nitelikleri olan demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerini tam olarak hayata geçirmeli, bireylerin haklarını en etkili şekilde korumalı, temel hak ve özgürlükleri 'İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin ve 'Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin getirdiği ilke ve standartlarda güvence altına almalıdır." (AKP'nin 2007 Seçim Beyannamesi, Güven ve İstikrar İçinde Durmak Yok Yola Devam, Haziran 2007, sayfa 12.) AKP seçim beyannamesinde ayrıca bu anayasanın parlamenter sistemi esas almasını, Cumhurbaşkanı’nın konum ve yetkilerini buna göre tanımlamasını, temsilî demokrasiden katılımcı demokrasiye geçilmesi ve bu anayasanın en geniş toplumsal uzlaşmayla hazırlanmasını istediğini belirtmektedir.

Hâkeza AKP'nin hazırlattığı anayasa taslağı da bu doğrultudaymış gibi gözükmektedir. Ancak bunun AKP'nin tüm niyetlerini tam olarak yansıttığını söylemek mümkün değildir.

"Yetkisini millet iradesinden alan siyasal çoğunluğun hukuka, anayasaya, evrensel hak ve özgürlüklere bağlı kalarak, sorumluluğunu taşıdığı kararları alma yetkisi tartışılamaz.(abç) Ancak demokrasi bir çoğunluk yönetimi olduğu kadar, çoğulcu bir yönetimdir." (AKP'nin 2007 Seçim Beyannamesi, Güven ve İstikrar İçinde Durmak Yok Yola Devam, Haziran 2007, sayfa 10.) AKP bir yandan çoğulculuk, katılımcı demokrasi anlayışına vurgu yaparken, sağın siyasal kültürünün bir parçası olarak ve daha da önemlisi, özellikle cumhurbaşkanı seçimi sürecinde yaşadığı sorunlardan, yeterli çoğunluğa sahip olsa bile bu çoğunlukla cumhurbaşkanı seçememiş olmasından çok etkilenmiş gözüküyor.

Bir yandan parlamenter sisteme vurgu yaparken, diğer yandan cumhurbaşkanını halkın seçmesi yönünde anayasa değişikliği yapması, AKP'nin yatkın olduğu yöne, yani çoğunlukçuluğa işaret ediyor. Özellikle AKP'nin ve Tayyip Erdoğan'ın gelen eleştirilerle ilgili, "herkes kendi işine baksın," "siz bizi ne hakla eleştirirsiniz" (bunlar TÜSİAD ve benzerlerine), "ananı al da git" (bu da halka) yollu tutumları bu gerçeğe işaret ediyor. AKP hükümeti kuracak, anayasayı değiştirecek, yasa yapacak, vb. çoğunluğa ve yetkiye sahip olduğu andan itibaren millî iradeyi temsil etme, hayata geçirmek hakkını yalnızca kendinde, çoğunlukta görüyor. Millet, halk, vatandaş sadece seçmen olacak, siyasete katılımı bununla sınırlı kalacak, seçilen parti ise "millî irade"yi temsil edip hayata geçiren güç olacaktır. Bu "saf millî irade"ci yaklaşım (Bülent Tanör) 12 Eylül Anayasası’nın toplumu siyaseti dışında tutan anlayışıyla uzlaşmakta, yalnızca çoğunluğun üzerindeki "seçilmemiş" olanların yetkilerini törpülemek istemektedir. Devlet iktidarından “çoğunluğun temsilcileri”ne daha fazla pay, daha fazla kontrol, daha fazla yetki istemektedir.

AKP'nin son genel seçimlerdeki başarısı üzerine ifade ettiği "toplumsal merkez" kavramı, cumhurbaşkanı seçiminde karşılaştığı güçlüklerle de birleştirildiğinde AKP'nin yeni bir anayasa yapılması arzusunun esas kaynağına işaret ediyor.

Bu, toplumsal merkezle siyasal merkez (devlet) arasındaki mesafenin toplumsal merkez lehine kapatılmasını içeriyor. AKP toplumsal merkezin özünü dindar vatandaşta gördüğü ölçüde siyasal merkezin ideolojik pozisyonunu toplumsal merkeze yaklaştırmayı arzulamaktadır.

Son olarak AKP 1982 Anayasası’ndan bile temizlenemeyen kimi sosyal hakları ve ödevleri, kamucu yönelimleri temizleyerek liberal ekonominin önündeki son engelleri de temizlemeyi öte yandan özellikle temel hak ve hürriyetlerde bireyi devlete karşı daha fazla korur görünen değişikliklerle AB üyeliği sürecinde anayasal uyumu tamamlamayı istemektedir.

AKP'nin şu anda karşısındaki en güçlü muhalefeti ise böylesi bir anayasa değişikliğiyle iktidarları sarsılacak olan sivil-asker bürokrat elitle, burjuvazinin pozisyon kaybeden veya kaybetme korkusu yaşayan kesimleri temsil etmektedir. Bunların milliyetçi-devletçi ideolojiyle kitleleri harekete geçirme yetenekleri de ortada. Kimse iktidarını, iktidardaki payının bir kısmını sessiz sedasız teslim etmez. Yeni anayasa yapma girişimini kadük bırakmak, 1982 Anayasasının vazgeçilmez olduğunu kanıtlamak, hiç olmuyorsa pozisyonunu azami oranda koruyacak uzlaşmalara gitmek bu cenahın önündeki seçenekler olarak duracaktır.

Burada toplumsal kutuplaşma elde var birdir. Ancak yüzde 60 ile kabul edilen 1961 Anayasası buna örnektir. Yüzde 90 ile kabul edilen 1982 Anayasası ise kimseyi kandırmamalı. “Hayır” propagandasının yasaklandığı ve yalnızca “evet” oyu için propaganda yapılabildiği, seçmenin neredeyse açık oy kullandığı ve daha da önemlisi bu anayasaya evet oyu vermezseniz, başınızda kalmaya devam ederim diyen 12 Eylül cuntasının baskısıyla bu oya ulaşılmıştır.

11 Eylül 2001 ertesi güvenlik paranoyalarının arttığı, dünkü ittifakların hepsinin parçalandığı, otoriter eğilimlerin güç kazandığı bir dünyanın içerisinde toplumsal reformlar yapmaya çalışmanın özel güçlükleri de durmaktadır. AB'ye uyum yasalarını çıkarırken seçimin hemen arifesinde PVSK'da aksi yönde değişiklikleri yapmakta bir an tereddüt etmemiş, düşünce ve ifade özgürlüklerini genişletme hedefi 301. Maddenin acı uygulamalarıyla paramparça olurken hiçbir şey yap(a)mamış bir hükümetten söz ediyoruz. Medeni Kanundaki değişikliklerle eşitlik yönünde kimi olumlu kazanımlar elde etmiş olan kadınları yeni Anayasa taslağında "özel surette korunmayı gerektiren kesim" düzeyine getiren bir anlayıştan söz ediyoruz.

Burada AKP'nin en temel zaaflarından biri, çoğunlukçu demokrasi anlayışına da paralel olarak, aldığı oyları bizatihi bir toplumsal dinamik sanmasıdır. Aldığı oyların ayrıca bir gücü varmış gibi davranmaktadır. Halbuki bu güç zaten AKP'nin, hükümet kurabilen milletvekili sayısına zaten olmuştur. Elbette, büyüklüğün bir çekim gücü olur ve bu oy toplamını oluşturan bir dizi toplumsal dinamik vardır ve bunlar hareket halindedir ama tüm bunlar oyların kendisini bağımsız bir toplumsal dinamik derecesine yükseltmez.

Bu yüzden AKP'nin arkasına aldığı toplumsal dinamikleri harekete geçirme gücü hep az oluyor. Gücünü kanıtlamak için her seferinde sandığa işaret etmek zorunda kalıyor.

Kurulan bu anayasa denkleminin dışında kalana baktığımızda ise, gördüğümüz, bu burjuva kampların dışında ama bunların siyasal ideolojik etkisi altında kalan büyük halk kesimleri; işçiler, emekçiler, ezilenler, yoksullardır. Bunlardan beklenen, seçmen olarak sandığa gidip kendilerine şöyle veya böyle sunulanı onaylamaktan ibaret olacak pasif bir mekanizmayı işletmekten ibarettir. Bunun 12 Eylül rejiminin mantığından farkı nerede? Kitlelerin politizasyonundan böyle ölesiye korkan bir toplumsal düzen tasarısı 12 Eylül rejiminin yaşadığı açmazların ve bunlara baskıdan başka bir çözüm bulamayan çaresizliğinden daha farklı ne üretebileceği düşünülebilir ki?

Evet, isteyen, din dersi almak isteyenlerin mi, yoksa almak istemeyenlerin mi dilekçe vereceğini olanca hevesi ve iştahıyla tartışmaya devam edebilir. Ama tam burası başa dönmenin yeridir. Anayasalar, hiç şüphesiz, yapıldıkları toplumsal koşulların ürünü olduğu kadar yeni toplumsal koşulların oluşmasının da zeminini kurarlar. Yeni anayasa, yapılmasını zorlayan nesnel koşullara yanıt üretemezse, 1982 Anayasası’nın yapıldığı ilk günden beri varolan ve kendisini yeniden üreten açmazların kamburunu halâ sırtında taşıyarak bir kez daha değiştirilmeye mahkûm bir hayat sürmeye başlayacaktır. Eğer yeni anayasa, Kürt sorununa, kronik hâle gelen ve artan işsizliğe, işçilerin ve emekçilerin sürekli gerileyen ücret düzeylerine, köylünün yıkımına ve göçlerin yarattığı sorunlara, kadınların ezilmesine, çevrenin yıkımına, eğitim, sağlık, barınma sorunlarına karşı yasal güvenceler oluşturmayacaksa, bunun çözümünün toplumsal dinamiklerinin önünü açmayacaksa, değişen pek bir şey olmayacak, temel hak ve özgürlükler yine kâğıt üzerine yazılmış ve "ancak" kaydına bağlanmış olacaktır.

Bu nesnel koşullar ancak onun mağdurları tarafından değiştirilebilir. Demek ki, 12 Eylülün ve onun toplumsal düzeninin mağdurları kimler ise onu değiştirecek olanlar da onlardır. Değişimin motoru olacak toplumsal güçlerin; işçi ve emekçiler, Kürtler, kadınlar, yoksullar, işsizler ve ezilenlerin önüne dağınıklık ve örgütsüzlüklerini aşmalarına olanak sağlayacak koşullar bir kez daha geliyor. Bu kuvvetlerin mevcut hâli onların yeni bir toplum tasavvuruyla hareket etmelerine olanak vermese bile "özgür ve eşit doğan, özgür ve eşit yaşayan, toplumsal farklılıkları ancak ortak yarara dayanan" bir toplum için birleşik bir mücadele hattı örmelerinin yolunu açıyor. Farklı toplumsal taleplerini birbirleriyle paylaşarak taleplerini ve mücadelelerini ortaklaştırma olanaklarını sunuyor. Yalnızca seçmen olarak rızalarını vermeleri için açılan kapıdan içeri, hiç davet edilmedikleri bir kimlikle, eşit ve özgür bir toplumun yolunu döşemek üzere mücadele hattı ören birleşik bir kuvvet olarak girebilirler.