Tarihe Nasıl Bakmalı?

Tarih insanların ve kavimlerin hal ve durumlarının nasıl değişmiş olduğunu, devlet sınırlarının nasıl genişlemiş, kuvvet ve kudretlerinin nasıl artmış bulunduğunu, ölüm ve yıkılma çağı gelinceye kadar yeryüzünü nasıl imar ettiklerini bize bildirir. Bu,tarihin zahiri manasıdır. Tarihin içinde saklanan mana ise incelemek, düşünmek, araştırmaktan ve varlığın sebep ve illetlerini dikkatle anlamak ve hadiselerin vuku ve cereyanının sebep ve tertibini inceleyip bilmekten ibarettir. İşte bundan dolayı tarih şereflidir ve hikmet'in içine dalmıştır. Bundan ötürü tarih, hikmet=felsefe ilimlerinden sayılmaya layıktır." ( 1)

İbn-i Haldun

"Ama sosyalist insan için dünyanın tarihi denen şeyin tümü, insan emeği yoluyla insanın yaratılmasından başka bir şey olmadığına göre, doğanın insan için oluşumundan başka bir şey olmadığına göre, kendi doğumunun, kendi oluşum sürecinin yalanlanamaz ve göze görünür kanıtı gene kendisidir." (2)

Karl Marx

GİRİŞ

Türkiye'de solun kendi tarihiyle ilgilenme, öğrenme, keşfetme, açığa çıkarma ve nihayet yazma, "resmîleştirme" çabaları hep güdük kalmıştır. Geçmiş dönem solcularının yaşadıklarını bir tarih formunda düşünmeleri, deyim yerindeyse kendi "vakanüvislerini" çıkarmaları pek düşünülemezdi. Belge bırakmak da solun tarihi ağırlıklı olarak yeraltında geçtiği için pek mümkün görünmüyordu. Belge bırakmak aslında iki türlü olabilir. Birincisi, solun, sol hareketlerin siyasal faaliyetle, ya da daha dar anlamda kendi siyasal mücadeleleriyle ilgili politik örgütlenmeye ve mücadelenin teknik boyutuna ilişkin belgeler, ikincisi ise siyasal hareketlerin ideolojik, politik düşüncelerini, değerlendirmelerini içeren, Marksist hareketin karşılaştığı ideolojik, politik sorunlarla ilgili belgeler, dokümanlar, daha doğrusu ürünler olabilirdi. Ne yazık ki Türk solu her ikisinde de yoksuldur. Solun bu kapsamda sayılabilecek ürünleri, genellikle kısır polemiklerden ve aşırı bir şekilde savunma konumlarından yazılmış yazılardan, makalelerden ibarettir. Yine de son dönem, belge bakımından, önceki dönemlere oranla daha şanslı sayılabilir. Ama bugüne kadar tarih yazımı asıl olarak yalnızca tanıklıklara, polis ve mahkeme kayıtlarına dayandı. Bu tanıklıklar da tanıkların birbirlerine olan öfke ve nefretleriyle yaralıydı. Demek ki bunların toplamından bir sol tarih yazımı çıkartmak zor olacaktı. Solun tarihini yeniden yazma çabası, "büyük yenilgi" sonrasında yeniden canlandı. Bu kez tarihi yazmak isteyenlerin ağırlıklı bölümü geçmişi pek iyi duygularla hatırlamayanlardan oluştu ve onlar da sonradan gelen dönemin, neo-liberal ideolojik baskının tarih yazımını doğrudan etkileyen rüzgârlarıyla eğilip büküldüler ve neyin tarihini yazmaya çalıştıklarını unuttular. Ortada belgeler olsa ve ciddi kurumlar tarafından yayınlansalar bile belgeleri tartışanların önemli bir bölümü, şimdilik, tarihe ve kendi tarihlerine pişmanlığın, yenilginin gözleriyle bakıyorlar. Ortada bir tartışma var gibi görünüyor. Bu tartışma şimdilik yalnızca geçmişin ciddi bir biçimde değerlendirilmesinden çok "yenilginin" ifadesinin alınması gibi dar bir amaçla kendini sınırlamış durumdadır. Kuşkusuz, solun kendi tarihi ile ilgili bilgilenmeye, bunun için de bilgi birikimine, belgelere ve ciddi bir tartışmaya ihtiyacı büyüktür. Bu bilgiye ulaşabilmek, eldeki belgeyi yorumlayabilmek, daha sonra bir tarih yazımına dönüşebilmesini sağlamak için genel olarak tarihe son yıllarda unutulmuş tarih bilinciyle, yani teorik bir bakışla yaklaşmakta büyük yarar var.

***

Yeryüzünde olayların, ulusların birbirleriyle ilişkilerinin, saldırganlıkların, yıkımların, sistem değişikliklerinin hızlandığı, hızlandırıldığı, birbirine bağlı, "domino etkisi" tanımına uygun olarak geliştiği, tek tek insanları, bireyleri doğrudan, birebir etkilediği ve bu etkilemenin bugüne kadar olduğundan daha fazla hissedildiği, görüldüğü, insanların karşı koymaya ya da boyun eğmeye zorlandığı günlerdeyiz. Bu köşeye sıkışma durumunun "devrimci durum" ya da benzeri bir tanımla henüz ilgisi yok. Söz konusu durum, aynı zamanda insanlarda ve politika alanında kafaların iyice karışmasıyla da kendini gösteriyor. Anlık, günlük değerlendirmeler insanlara yön veriyor. "Doğrularla" "eğrilerin" aynı anda, aynı kişi ve çevrelerde hızla yer değiştirdiği görülebiliyor. Tarihte böyle sıkışma aralıkları var. Kısacası bu, insanlığın başına ilk kez gelmiyor, ama insanlığın her bu türden aralıkta bir öncekine göre durumu çok yönlü olarak daha yoğun yaşadığı söylenebilir. Bunun nedenleri arasında herhalde yoğun "bilgi" akışının, enformasyon bombardımanının bir etkisi vardır. Popüler kültür saldırısının bu yetkin ve yaygın araçla birlikte ideolojik bir "üstünlük" kurduğundan belki söz edilebilir. Malumat arttıkça bilginin azaldığından ve bilincin bulandığından söz etmek herhalde yanlış olmaz.

İnsanlığın karşılaştığı bu sıkışma ânının iki temel nedeni olduğundan söz edilebilir. Bunlardan birincisi artık doğanın kendini yenilemekte zorlanmasıdır. Bununla doğa ile onu çok kötü kullanan insan-sistem arasındaki olumlu-olumsuz, insani-gayri insani ilişkiyi anlatmak istiyorum. Bu durumun insan yaşamına ilişkin çok sayıda yeni sorun doğurduğu, bu sorunların ise insanları her geçen gün biraz daha doğrudan etkilediği de gözle görülüyor. Gerçekten de çevre insan ilişkileri ve burada aynı anlama gelmek üzere sorunları artık ideolojik ve politik değerlendirmelerin önemli bir unsuru hâline gelmiştir.

İkincisi ise, insanlığın toplumsal gelişimin önünü tıkayan, gelişimi önleyen toplumsal formasyonu değiştirememek, dönüştürememek, formasyonu belirleyen üretim ilişkilerini, kapitalizmi, yani önümüzdeki en büyük sorunu aşmakta zorlanıyor olmaktır. Üstelik bu kapitalizm, ulaşabileceği en üst aşamaya da ulaşmış, insanlık için daha uygun koşulları vaat eden ve daha "kolay" gerçekleştirilebilecek bir sistem için nesnel koşulları yaratmış durumdadır. Değişime uğramayan, dönüşmeyen, ilerleme tarafından belirlenemeyen toplumsal formasyon çürüme belirtileri gösterir. Bu çürüme toplumsal hayatın her yanına sızar. Doğa ve doğayla birlikte onunla ilişki içindeki insan bu çürümeden nasibini alır. Karşılaştığımız bu durumun, bu güncel tarihsel olgunun teorik bir alt yapısı var. Bu nedenle de biz bir kere daha tarihle, tarihin materyalist yorumuyla ilgilenmek durumundayız. Öyleyse bu iki temel nedenle ve bunların birbiriyle ilişkisi üzerinde durmak yerinde olacaktır. Doğa-insan ilişkisi, bu ilişkide emeğin yeri ve rolü, tüm bunları kapsamak üzere toplumsal formasyonu belirleyen unsur olarak günümüz kapitalizminin durumu ele alınmadan, konuyu tarihle ilişkilendirmek mümkün olamayacaktır.

Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'inin üçüncüsü, insanla doğanın karşılıklı ilişkisini ele alır. Bu ilişkinin gerçekleşmesinde başrol ise emeğindir. Marksizmin toplumsal gelişme ile ilgili tahlillerinin tümü de emek kategorisine dayanır. Çünkü emek, her şeyden önce insanın varoluşunun bir önkoşuludur. Emek, insanla doğa arasındaki etkileşimi, karşılıklı ilişkiyi dolayımlayan ve hep dolayımlayacak olan doğal zorunluluktur. Eğitenin de eğitildiğini vurgulayan Üçüncü Tez, koşullar (doğa)/insan ilişkisinde insana aktif, eylemli bir yer veren materyalizmden söz eder. Koşullar (doğa) insanı eğitir, ama aktif materyalizm, eğitenin de eğitilmesi gerektiğini unutmaz. "İnsanların koşulların ve yetiştirilişin, dolayısıyla değişmiş insanların da başka koşulların ve gene değişmiş değiştiriliş biçimlerinin ürünü olduklarını ileri süren materyalist öğreti, koşulları değiştirenlerin de insanlar olduklarını ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutuyor." (3) Kuşkusuz burada doğayla karşılıklı ilişki ve etkileşim içindeki insan emeği, toplumsal emeğin doğayla etkileşimi, belirli üretim tarzları içinde varolur. İnsanla doğa arasındaki farklı biçimler, farklı üretim tarzları içinde gelişen aktif ilişki bizi bu ilişkilerin bir tarih içinde geliştiğini de gösterir. Kendisi de doğanın bir parçası olan ama doğadan etkilenen ve doğayı bilinçli çabayla etkileyen insanın eylemi tarihi oluşturur. Burada insan eylemi ile doğa arasındaki ilişkinin nesnel ve ilerletici karakterinden söz ediliyor. Bu nesnel ve ilerletici ilişkinin tarihte hemen kendisini belli eden özelliği ise, nesnellik içinde insanın değiştirici, dönüştürücü özelliğidir. Burada insanın doğayı ve kendisini değiştirmesini ama aynı zamanda tarih yapma özelliğini vurgulamaya çalışıyorum.

Bilindiği gibi sosyalizmin insanlık açısından zorunluluğu ve kaba anlamayacaksak kaçınılmazlığını Marx üretici güçlerin gelişimi ve bu gelişmenin üretim ilişkileri ile çelişkisine bağlar. Marx'ın farklı görüşlere sahip araştırmacılar tarafından sık sık alıntılanmış ve kendilerini doğrulamak amacıyla kullanılmış sözleri şöyledir: "…içerebildiği bütünü üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz. Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar" (4) Burada üretici güçlerin gelişmesi konusuna düz bir mantıkla yaklaşmanın sakıncalarını anlatmanın yeridir diye düşünüyorum. Marx'ın bu çok açıklayıcı ve anlaşılır ifadesinin yine de bir iç analize tabi tutulmasında yarar var. Yaşadığımız zaman diliminin bilim ve teknolojideki hızlı gelişimle taçlanmış üretici güçlerin gelişimi ile yine çağımızın egemen üretim ilişkisi arasındaki gittikçe derinleşen çelişki, nasıl oluyor da insanlık yararına bir sonuç doğurmuyor ya da var olan denemeler yenilgiye uğruyor. Hiç bir çelişkinin kendiliğinden çözülmeyeceğini, ortaya çıkan çözümlerin de kendilerini süreklilik içinde ancak kabul ettirebileceğini, bu anlamda kitabın değil hayatın karar verici olduğunu söylemekle yetinelim. Ama burada asıl önemli olan artık üretici güçlerin gelişiminin sürüyor olmasının varolan üretim ilişkilerini çağdaş, uygar, kabul edilebilir, nesnel olarak katlanılması zorunlu hâle getirmediğinin altını çizelim. Marx'ın sözlerinin determinist bir yaklaşımla ele alınmasını ilerletici ve doğru bulmadığımızı da ekleyelim. Hayat önümüze yalnızca çözebileceğimiz sorunları değil hemen her zaman karmaşık ve çözümü zor sorunları koyar. Sanayi devrimi yıllarının gaddar, vahşi kapitalizmi aynı zamanda uygarlaştırıcıydı ve insanlık hem bu vahşet karşısında çaresiz, hem de burjuvazinin uygarlaştırıcı, ilerletici özelliklerinin edilgen bir öznesi durumundaydı. Bugünkü durumun o çağa benzeyip benzemediğini, insanlığın hâlâ edilgen bir öge durumunda olup olmadığını, insanın ve çevrenin sömürülmesi, demokrasi biçimleri ve sosyalizm amaçlarıyla ilgili olarak, yaşadığımız başarılı başarısız denemelerle, yeni hareketler ve arayışlarla, farklılaşan sorunlar karşısındaki bilinç durumuyla değerlendirebiliriz.

Kapitalist üretim ilişkileri içinde insan, üretim faaliyeti ile bilimsel bilgideki gelişmeyle de gittikçe artan ölçüde doğayı etkiler, değiştirir, "doğa yasalarına" hükmederken, doğa ile aynı zamanda olumsuz bir ilişki içine de girmiş olur. Kapitalizmin nesnel olarak ilerletici özelliğinin, sermayenin uygarlaştırıcı etkisinin tıkandığı bir tarihsel evreden söz etmek mümkündür. Gülnur Savran, Anthony Giddens'e de atıfta bulunarak bu evreyi şöyle anlatıyor: "Marx'ın 'sermayenin uygarlaştırıcı etkisi'ne yaklaşımı ilk bakışta doğa karşısında faydacı ve 'araççı' bir tavır gibi görünmektedir. Giddens'in haklı olarak belirttiği gibi 'üretici güçlerin gelişmesine bugün artık hiç bir sorun yokmuşçasına, toplumsal ilerlemeye yardım eden bir süreç diye bakılamaz.'" (5) Marx'taki 'fayda' kavramının tek yönlü alınamayacağını belirten Savran, faydanın ikili karakterini şöyle açıklıyor: "Fayda bir yandan, insanın doğaya egemen oluşundaki ve insan gereksinimlerinin nicel artışındaki olumlu yönü dile getirir; ama öte yandan, aynı kavram insanların birbiriyle ve doğayla kurdukları ilişkilerdeki bir yoksullaşmayı da yansıtır.

Bu yoksullaşma, gerek insan-insan, gerekse insan-doğa arasındaki çok çeşitli çelişkilerin bir fayda ilişkisine indirgenmesidir." (6) Marx insanın zenginleşen gereksinimlerinin giderilmesinin kapitalizmde paraya duyulan açgözlülük olarak biçimi altında gerçekleştiğini belirtir. Savran, Marx'ın 1844 Felsefe Yazıları'ndan yaptığı alıntılarla zenginleştirdiği değerlendirmesinde şöyle söylüyor: "Salt nicelik artışı olarak, bu gereksinimler, ayrıca sermayenin kâr güdüsü nedeniyle, sürekli bir biçimde 'insansal ve doğal olmayan, incelmiş hayal ürünü iştahlar'a dönüşürler; 'çünkü özel mülkiyet kaba gereksinimi, insansal gereksinime çevirmeyi bilmez. İdealizmi, fantezi, kapris ve çılgınlıktır." (7) Doğanın bu tür kullanılışı, kapitalizmin doğaya bu tür müdahalesi ile bir sistem olarak tıkanışı birbirini tamamlamaktadır. Daha doğrusu kapitalizm, nesnel olarak ilerletici olma özelliğini her bakımdan yitirmiştir ve insanlık da kapitalist ilişkilerin belirlediği toplumsal formasyonu değiştirme, dönüştürme başarısını henüz gösterememektedir. Bir başka deyişle, kapitalizm, insanlık için daha uygun koşullar vaat eden, ve daha kolay gerçekleştirilebilecek bir sistem için, doğa-insan ilişkileri ve etkileşiminde daha aklı başında olabilecek sosyalizm için nesnel koşulları yaratmış durumdadır, ama bu noktada gelişim sanki tarihsel olarak tıkanmış gibi görünmektedir. "Tarihin sonu" ukalalıklarının ve gittikçe artan saldırganlığın nedeni de budur. Tarih içinde daha önce de görülmüş, ama bu kez daha özellikler de taşıdığı görünen bu sıkışma aralığının aşılabilmesi için siyaseti ve tarihi bir kere daha ve yeniden tanımlamaya ihtiyaç var.

Bu nedenle de tarihle, artık yalnız tarihçilerin değil, doğrudan tarihçi olmayan, ama görebildiğini iddia edenlerin de ilgilenmesi gerekiyor. Donup kalmış bir tarihle değil, bugünün gözüyle görmemiz gereken ve bugünü aydınlatacağını bildiğimiz tarihle ilgilenmek zorundayız. Başka türlüsü bizi "malumat sahibi", ama eli kolu bağlı yarı cahiller ve doğal olarak da köleler hâline getirecektir. Bu nedenle tarih konusunda her türlü çabayı, tüm tarihi Yahudiliğin derin etkisiyle yeniden yazmayı denemek dahil, ilgiyle okumak ve tartışmak zorundayız. Bu denemeler bizi yorabilir ama bir yandan da konu üzerinde düşünmeye sevketmek gibi gerçekten çok gerekli bir işlevi yerine getirdiklerini itiraf etmeliyiz. İçinde yaşadığımız tarih diliminde bizim popüler kültürün yoğun saldırısıyla epeyce yavaşlatılmış düşünme hızımızı aşabilecek sıkışmışlıkta ve hızda gelişen olaylar, geçmişe bugünden bakmanın önemini arttırdı. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bu sıkıntıları kendi ülkemizde de yoğun bir şekilde hissediyoruz. Daha önceki dönemlerde de Türkiye darbeler, krizler, inişler, çıkışlar yaşamış olsa da bu kez karşılaştığımız durum biraz farklı bir nitelik gösteriyor. Sosyalist sistemin dağılmasıyla üst noktaya çıkmış olan bu bunalım ve kargaşa döneminin, emperyalist paylaşım savaşının yeni ve farklı bir biçiminin devreye girmesi olarak tarif edilmesi, küreselleşmenin önümüze koyduğu yeni sorunlarla birlikte değerlendirilmesi herhalde netleşme sağlayacak, bilinç açıcı olacaktır.

Bu yeni ve farklı biçim üzerinde de biraz durmak gerekiyor. Bu yeni biçimde, askeri ve kalıcı işgal azaldı, uluslararası örgütler, yeni bir uluslararası hukuk, tekellerin doğrudan saldırıları, uluslararası şirket evliliklerinin yeni bir düzeye tırmanması, ülke politikalarının dış yönlendirmelere daha açık hale gelmesi vb. ağırlık kazandı. Emperyalist merkezlerin (bugün ve Türkiye için ağırlıkla ABD ve AB) dünyayı toptan ve yeniden dizayn etme girişimleri de bunun bir üst görünümüdür. Buna küreselleşme diyorlar. Bu yeni ve farklı biçimdeki emperyalizm, yatay yayılışını dikey derinleşme ile tamamlıyor. Dikey derinleşme ise ağırlıklı olarak içerdeki ekonomik, kültürel ve politik elemanlar aracılığı ile gerçekleştiriliyor. Emperyalizmin ekonomik, askeri, kültürel politikaları bu "iç" unsurlar eliyle içselleştiriliyor. Emperyalizmin küresel döneminin temel karakteristiklerinden birisi bu içselleşme özelliğidir. Eskiden olduğu gibi yalnızca "memurlar" ve "ajanlar", kompradorlar yok, emperyalistler gibi düşünen, onlarla kelimenin tam anlamıyla bütünleşmiş, iç içe geçmiş, emperyalizme içselleşmiş ve böylelikle emperyalist politikaları Türkiye'ye içselleştiren unsurlar var. Ayrıca bu unsurlar durumun bizzat kendisini de içselleştirmişlerdir. Bu nedenle de çok rahat ve huzurludurlar. Kendilerini küresel dünyanın vatandaşı sayıyor ve bir ihanet duygusuna kapılmıyorlar. Ayrıca Türkiye şimdilik, bölgedeki diğer ülkelerle birlikte bu "kaderi" paylaşmaktadır. Bu talihsizliği aşabilmek, musibetlerden korunabilmek, "talihsizliği" "talihe" çevirebilmek için de, tarihe nasıl bakmak gerektiği konusunda çaba harcamak zorundayız. Ne olup bittiğini, nasıl geliştiğini, nedenleri ve soruları bugünden geçmişe doğru, teorinin ve bugünün, pek çoklarının düşündüğünün tersine sınanmış, yani epeyce işe yaramış ve kendini yenilemiş ideolojik birikiminin gözüyle elden geçirmek gerekiyor. Örneğin resmi tarihin bize oldukça sakin ve istikrarlı yıllar olarak sunduğu dönemin pek de öyle olmadığını, tam tersine, biraz karmaşa içinde ve yoğun bir mücadeleler dönemi olarak geçtiğini bilmek, şimdi kuruluş yıllarını olumlu anlamda daha iyi değerlendirmemizi sağlayabilir. Bu yalnız olayları bilmek anlamında değil, olayların arkasını bilmek ve doğruyu yeniden keşfetmek anlamında değerlendirilmelidir. Burada da tuzak, popüler kültürün tuzağıdır. Önemli olanı keşfetmek, tâlî olanı ayırabilmek her zaman önem taşıyor. Her türlü bilimsel çabanın aracı olan soyutlama da bunu gerektirmiyor mu?

TARİHE BUGÜNDEN BAKMAK

Tarihe bugünden bakmak gerektiği, zaten tersinin de olanaklı olmadığını kabul edenlerin sayısı az değildir. Yazılı tarihleri de yeni belgeler, yeni bulgular ve yeni bakış açılarının yenilediği, düzelttiği, doğrulttuğu bilinmeyen bir olgu değil. Burada, geçmişle bugün arasındaki tarihe bakış konusuna, öncelik-sonralık ilişkisi nedeniyle değil, daha başka bir nedenle farklı ve olumlu yaklaşmak zorundayız. Geçmişe, tarihe bugünden ve bugünün birikimiyle, bilgisiyle ve zenginleşmiş teorisiyle bakmak, böylece onu hem doğrultmak, hem de işe yarar hale getirmek gereklidir. Ama burada bu iddiayı ileri sürerken ya da bu türden tezlere katılırken, bir ilke koymak da zorunludur. Bugünün bakış açısının geçmişi daha iyi anlamak için gerekli olduğunu söylerken, o ilkeyi gözden kaçırmamak zorundayız. Bu, "ilerleme", "gelişme" kavramı ile açıklayabileceğimiz bir ilkedir. Geçmişe bugünün gözüyle bakmak gerekir, ama ilerlemeden söz edebiliyorsak. Bunu da, ilerlemeyi doğru dürüst anlayabilmiş, kavrayabilmişsek başarabiliriz. Burada ilerlemeden kastın, bütün bir tarihin bilinci olduğu, yani gitgellere rağmen nesnel bir gelişmenin yaşandığını anlatmak olduğu herhalde anlaşılıyordur. Resmi tarihlerin görevi ise bu durumu dondurmaktır. Biraz önce sözünü ettiğim "istikrarı" övmek ve onun sürekliliğini iddia ve propaganda etmek, resmi tarihin en önemli görevlerindendir.

Tarih aynı zamanda onu geçmişin labirentlerine hapsetmek, durdurmak, ilerlemeyi yalnızca bilim ve teknikteki genellikle yönlendirilmiş gelişmelerle sınırlamak, eskiden vaaz edildiği gibi bırakmak ya da yeni bir Ortaçağa sürüklemek isteyenlerce yazılabilen bir şey. Hatta ağırlıkla politik planda bu sınıfların ağırlık taşıdıklarını ve en azından bugüne kadar tarihi yaparken de yazarken de etkin olduklarını biliyoruz. Bu durumun çok uzak olmayan bir kanıtı Hitler Almanyası'dır. Hitler döneminin resmi tarihi yalnız Alman tarihini değil, tüm dünyanın tarihini o gözle baştan aşağıya değiştirmişti. Şimdi denenen ve şu ünlü "tarihin sonu" sloganı ve sonrasının ideolojik saldırısı ve kanlı eylemleri ile yapılmak istenen de budur. Ama yine de bütün bu tarihsel kargaşanın altında kendini gösteren ve kalın bir çizgi hâlinde gözlenebilen bir ilerleme var. İşte tarihi yeniden gözden geçirir ve çoğu zaman yeniden yazarken sırtımızı dayamamız gereken bu ilerlemedir. Bunu yapabilmenin yolu ise sınıflı toplumlar arenasında yaşadığımızı, ideolojik olarak bir sınıfa ait olduğumuzu, ilerlemenin daha sonraki dönemlerdeki sahibinin de sınıflı toplumların yaşayacağı mücadele olacağını kabul etmek, bu konuda, söz yerindeyse, "tutucu" olmayı başarabilmektir.

Tarih yazımları, bizim tarihe bakışımız, yorumumuz ve eylemimizle ötekilerin tarihe bakışı, eylemi ve yorumu arasındaki bir kapışmanın, çatışmanın sonucunda ortaya çıkıyor. Bir bütün olarak tarihe, bu nedenle, sınıf çatışmaları alanının hikayesi de denilebilir. Yine aynı nedenle, birden fazla tarihten de söz etmek durumundayız. Olayların dizilişinde belirli nesne ve öznelerin varlığında ortak, benzer ya da aynı şeyleri söylüyor ya da yazıyor gibi görünsek bile, gerçekte birden fazla tarih yazımından söz etmek daha doğru olur. İnsanların eylemlerinin tarihle doğrudan bir bağı var. İnsan eylemi olmaksızın tarih olmaz. Ama aynı zamanda, "Tarihi şu ya da şunlar yaptı, şu ya da bu sınıflar gerçekleştirdi," denilemiyor. Bu anlamda tarihin belirli bir öznesinden söz edemiyoruz. Yine aynı nedenle, tarihi öğrenmek, geleceği tek başımıza planlayabileceğimiz ya da tarihten öğrendiklerimizle bilebileceğimiz anlamını da taşımıyor. Herkes tarihten kendine göre bir şeyler öğreniyor. Bu da zaten tarihi sınıf mücadelelerinin bir alanı yapan olgudur. Tarih, kahramanlar, büyük liderler ya da tek bir sınıf tarafından yapılabilen bir iş değildir. Tarih, ancak bir karmaşa içinde yolunu bulan bir nesnelliğin ifadesi olabilir. Bu nedenle de tarihi kimin yaptığı sorusundan çok, tarihe kimin, nereden ve nasıl baktığı önem kazanıyor.

Bu konular üzerinde biraz daha sesli düşünmeye, bu konuları tartışmaya açmaya gerek var. Tarihe bugünden bakmak ne demek? Her "resmî tarih" yazımı tarihe bulunduğu ve savunduğu dönemin meşrûiyetini kabul ettirmek noktasından bakar. Her resmî tarih kendini kendine uygun bir geçmişle bütünleştirir ve böylece mantıklı bir dizge oluşturur. "Egemenlik ifadesini 'resmi' tarihte bulmuyorsa"( 8) meşrûiyetten de söz edilemiyor. Demek ki, tarihe bugünden bakmak derken, çok da yeni bir şey söylemiş olmuyoruz. Önemli olan tarihe bugünden bakacak olanın kim olduğu ve hangi kuramsal yaklaşımla bunu yaptığıdır. Yine de tarihe bugünden bakma konusunda genel bir değerlendirme, bu tezin kabul edilebilirliği konusunda herkesle bir tartışma aranabilir.

Tarihe bugünden bakmanın bir bilimsel zaaf ama aynı zamanda bir zorunluluk olduğu görüşü her halde en yaygın görüşlerden birisi. Örneğin son yıllarda tarih yazımında her türlü kaygının ötesinde bir cesaret sergileyen Yalçın Küçük böyle düşünüyor. Şöyle diyor: "Tarihi yazarken şimdiki zamanın otoritesinin dışına çıkamamak, muhtemelen bu bilimin büyük zaafıdır. Şimdiki zaman tarih yazımında tiyatrodaki ışıkçı konumu ve gücündedir diyebiliyoruz. Nereye bakacağımızı, ne kadar göreceğimizi ve hattâ ne göreceğimizi de ışıkçı veya 'şimdiki zaman' yönlendiriyor ve etkiliyor; 'belirliyor' demek belki daha isabetlidir. Zaman hep eylemler ile çizilebilmektedir. Bu mutlaka tarih biliminin zaafıdır, geçmişi bugünden görmek zaaf oluyor, güzel ve kabul ediyoruz ama bizleri yaşama da hep zaaflarımız ve düşkünlüklerimiz bağlamıyor mu; öyleyse yaşayabilirliğini de sağlamaktadır." (9) Tarih yazımında "bugün"ü tiyatrodaki ışıkçıya benzetmek ve onun bugünün ideolojik politik gereksinimleri doğrultusunda hareket ettiğini söylemek bana kalırsa resmî tarih yazımları için doğru sayılabilir. Tarih yazımında pek yüz verilmesi gereken bir yöntem gibi görünmüyor. Tarih tiyatrosunun ışıkçısının daha farklı niteliklere sahip olması gerektiğini düşünüyorum.

Bana kalırsa tarihe bugünden bakmanın bir iç anlamı olmalı. "Bugün"ün, "şimdiki zaman"ın iyi tarif edilmesi, içinin doldurulması gerekiyor. Neden "bugün"den bakacağız, neden geçmişle ilgili bilgileri bugünün süzgecinden, denetiminden geçireceğiz, buna neden zorunluyuz? Bu soruların cevabı bugünün, geçmişe göre, bilimsel bilgi ve teorik bakış olanakları bakımından daha zengin oluşunda aranmalıdır. Bizim bilgi birikimimiz geçmişe göre bugün daha fazladır ve tarihi değerlendirirken, bu bilgi birikimimizi daha iyi kullanma olanaklarına sahibizdir. Geçmişle ilgili verilerin artmasının yanı sıra, bu durum bizim bakışımızın da değişmesine, zenginleşmesine, bir biçimde doğrultulmasına yol açmıştır ve karşılıklı ilişki, bizim verimimizi ve "doğruluğumuzu" besler. Tarihe bugünden, şimdiden, şimdinin bilgisi ve bilinciyle bakmanın önemli bir nedeni de, geçmiş dönemlerin kendileriyle ilgili değerlendirmelerinin birinci planda önemsenemeyeceği gerçeğidir. Taner Timur bu gerçeği şöyle anlatıyor: "Bir tarihi toplumu anlamaya çalışırken, onun kendi hakkındaki görüşünü ve hükmünü nasıl değerlendirmeliyiz? Toplumların kendi haklarındaki düşünceleri tarihin bilinmesi gereken parçası olmakla beraber, her toplumu kendi zihniyeti ile değelendirmekle yetinseydik, tarih disiplininde bir gelişme olur muydu ve tarih alanında objektiflikten söz etmek düşünülebilir miydi? (...) Günümüzde eski ya da çağdaş toplumları anlamak için, üretim biçimi, üretim ilişkileri, sivil toplum vb. gibi bir sürü sosyolojik terim kullanıyoruz. Bu kavramlar Ortaçağ'ın açıklanmasında da kullanılmakla beraber, Ortaçağ esprisine tamamen yabancıydılar. Bu bakımdan Ortaçağ'ın kavramları kendi dönemini açıklamada bir ölçüde yardımcı olsalar bile, herhalde bunlarla yetinemeyiz. Marx'ın dediği gibi, 'Nasıl bir kişi hakkında hükmümüzü, onun kendisiyle ilgili düşüncesine göre veremezsek, bir çalkantılı dönemi de bunun bilince yansımış şekliyle kavrayamayız.'" (10)

Bir başka önemli neden, hattâ asıl önemli neden, tarihin toplumsal gelişimin nesnelliğine tekabül eden bir ilerleme çizgisi üzerinde hareket ettiğinin kabul edilmesidir. Bu nesnelliğin insan eylemiyle birlikte ele alınabileceği, kör bir determinizmden söz etmediğim herhalde anlaşılıyordur. Yani "bugün", "şimdiki zaman" dediğimiz, yalnızca geçen süreyle ilgili bir şey değildir; geçen zaman içindeki ilerlemeyle, toplumların gelişimiyle ilgili bir şeydir. Toplumların gelişiminin bir nesnelliği var. Bu nesnellik üstelik belli bir mantık içinde ve belli bir doğrultuda kendini gösteriyor. Ama bu bilgiye insan eylemini de insanın toplumsal gelişimde, toplumsal formasyonların çok çeşitlilik içinde oluşumuna, toplumların gelişimine etkisini de eklemek gerekiyor. İnsan eyleminin belirli bir amaç güttüğünü dikkate almak bu bilgiyi tamamlıyor. Tarihe bugünden, şimdiden bakarken, "Sonra olan, önce olanı daha iyi değerlendirir," denilmiyor, "İlerleme önceki dönemin daha iyi değerlendirilmesine olanak sağlar ve bunun temelinde de tarihin nesnelliğini gerçekleştiren insan eylemi vardır," deniliyor. Öyle yapmadığımız, sınıflara bölünmüş toplumu, yani insan eylemini ihmal ettiğimiz zaman, aşılmış olana geri dönmek, Marksist tarih bilinci yerine Hegelyen bakışa gerilemek ve tarihi böyle değerlendirmekle yetinilmek zorunda kalınır; bu da "bugün", "şimdi" yapılsa bile, "tarihe bugünden bakmak" olmuyor, tarihin nesnelliğinde insan eylemini ve öfkesini dışlayan, gerçekte çoktan aşılmış bir bakış, pek de iyi sonuçlar doğurmuyor.

Doğa ile insanın karşılıklı ilişkisi ve etkileşimi içinde oluşan nesnellik insanın tarih içindeki yerini ve eylemliliğini de belirler. Ama bu belirleme sınıf mücadelesi içinde durumu değiştirecek yeni bir öznenin de ortaya çıkmasına yol açar. Nesnellikle insan eyleminin bu biçimi arasındaki ilişkiyi, Lenin'in "Biz Hangi Mirası Reddediyoruz" başlıklı ünlü makalesinden Metin Çulhaoğlu'nun aktardığı şu coşku dolu sözlerde görmek mümkündür: "Yani insanlar, toplumsal olgulara ilişkin görüşlerin, gerçeklerin ve gelişmenin gerçek doğrultusunun tam anlamında nesnel bir çözümlemesine dayandırılması gereğinde ısrar ederlerse, bu onların öfke duymaya hakları olmadığı anlamına mı gelir? (...) Kapital gibi nüfuz edilemez nesnel yasalara vurgu yapan bir yapıtın bu kadar 'duygu yüklü' olması, bunca ateşli ve tutkulu polemik içermesi Marx'ın kendi içinde çelişkili olduğunu mu gösterir?" (11) Çulhaoğlu gerçeklerin nesnel çözümlenmesinde ısrarlı olan insanların öfkelilik ve duygululukla yetinmediklerini, nesnelliği ve öfkeliliği içerip aşan bir eylemlilik tutturduklarını belirtiyor. "Hiç kuşkusuz bu yoldan oluşmuş öznelerin eylemleri de, genel olarak sınıf mücadelesiyle birlikte, az önce sözünü ettiğimiz yapıları etkileyip şu ya da bu yönde değiştirecektir." (12) Tarih içinde sınf mücadelesinin eylemci öznesinin konumu böyledir. Bunun konumuzla, yani tarihe bugünden bakmakla ilişkisi ise, bugünden bakmanın, sınıf mücadelesinin eylemi içinden bakmakla tamamlanması gerektiğinin altını çizebilme kaygısıdır. Tarih, yalnızca seyredilmek için yazılamaz.

Bir başka kolayca içine düşülebilecek yanlış bugünden bakarken, bugünün, güncel politik, zaman zaman da popüler kültür ögelerine teslim olmuş, sığ bilgisiyle yetinmek olabilir. Örneğin Kürtlerin bin yıllık varolma mücadelesi şimdinin ihmal edilmemesi, ama çok da yüzeysel kavranmaması gereken gelişmeleri ile değerlendirilir. Burada "bugün"den, "şimdi"den bakış adına tüm Kürt tarihini, bugünün "olumsuz" diye nitelenebilecek, örneğin Kürtlerin ABD emperyalistleriyle işbirliği yaparak kendilerine bir devlet edinme çabasında oluşları gibi, gelişmelere tabi kılmak, bu gelişmelerle izah etmeye çalışmak, bizi yanıltır. Burada sorun, bugünden bakışı çok dar kapsamlı tutma ve bugüne kadar olanı tümüyle devre dışı bırakma tehlikesidir. Bugünden bakarken, toplam bilgiyi, tüm değişkenleri ve değişkenlerin birbirleriyle ve tüm Kürt tarihiyle ilişkisini, Kürtlerin geçmişte yalnız bölgedeki faaliyetleri ile sınırlandırılabilecek tarihlerini daha kapsamlı görmeye çalışmalı, örneğin Kürt tarihini bir zamanlar İngilizlerin, şimdi ABD'nin faaliyetleriyle bağlamakla yetinmemelidir. Kuşkusuz bu ögeler, bu türden bilgiler, gerçekliği bugünün bilgisiyle sınanmak koşuluyla, bir yana bırakılacak değildir, ama bir Kürt tarihi yazmaya çalışırken ya da bu tarihi anlamaya çalışırken bütünü görmekten ve onu bugünden görmekten vazgeçmemelidir.

Demek ki tarihe şimdiki zamandan bakabilmek için teorik bir bakış açısına, bir tarih bilincine ihtiyaç duyuyoruz. Yukarıda bir ölçüde değindiğimiz bu konuya daha sonra yeniden dönmek, tarih bilincini biraz daha ayrıntılı ele alabilmek için şimdi kısaca doğa bilimleri ile toplumsal bilimler arasındaki ilişkiye değinmek ve tarihin nesnelliği ile ilgili bilinenleri tekrarlamak yerinde olacak.

TOPLUMSAL BİLİMLER VE TARİH

Doğa bilimleri ile toplumsal bilimler (insan bilimleri) arasındaki ilişki Marx'ın üzerinde ayrıntılı bir şekilde durduğu bir konudur. 1844 El Yazmaları'nda bu konu ile ilgili uzun pasajlar yer alıyor. Bu çalışmasında Marx, doğa bilimlerinin yoğun etkinliğinin gittikçe artan bir araçlar gereçler yığını biriktirdiğini, ama felsefe ile doğa bilimlerinin birbirlerine uzak kaldıklarını, bu nedenle de doğa bilimleri ile insan arasındaki ilişkinin karanlıkta kaldığını yazar. Doğa bilimlerinin sanayi yoluyla pratikte insan hayatına sızdığını ve insan hayatında dönüşümler yarattığını anlatır. Marx çalışmanın doğanın, dolayısıyla doğa bilimlerinin, insanla edimli, tarihî ilişkisi olduğunu belirtir, bu nedenle de çalışmanın insanın içsel güçlerinin dışsal görünümü olarak tanımlanması hâlinde, doğanın insanî özünün ya da insanın doğal özünün anlaşılabileceğini belirtir. Marx buradan "Doğa bilimlerinin soyut bir şekilde maddeci –ya da, daha doğrusu, idealist– yöntemini yitireceği, yabancılaşmış bir biçimde de olsa, insanın edimli hayatının temeli olduğu gibi insan biliminin de temeli olacağı" sonucunu çıkartır. Marx'ın vardığı sonuç çarpıcıdır: "Hayat için bir temel, bilim için bir başka temel, a priori bir yalandır" der. Tarihin kendisinin doğal tarihin-doğanın insanlaşmasının bir parçası olduğunu söyler ve "doğa bilimleri zamanla insan bilimini de kapsamına alacak ve aynı şekilde insan bilimi doğa bilimini içerecektir: bir tek bilim olacaktır." diye yazar. (13) Bu değerlendirmelerin hem konumuz açısından, hem de Marksizme sürekli, aralıksız yöneltilmiş suçlamaların saçmalığını göstermesi açısından önemi var.

Marx'ın öngörülerinin, saptamalarının günümüzde her zaman olduğundan daha fazla doğrulandığını söylemek bir abartma olmayacaktır. Doğa bilimleri özellikle de fizik alanındaki gelişmeler, doğa bilimleri ile toplumsal bilimler arasındaki makasın giderek kapanmaya başladığını gösteriyor. Doğa bilimlerinde determinist-pozitivist anlayış 20'nci Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ciddi bir sarsıntı geçirdi. Bu anlayış, sınırlarına gelip dayandı ve artık bilimin gelişmesinde ve anlaşılmasında bir yana bırakılması gerekti. Şimdi bilimle uğraşanlar, kendilerini ideolojik olarak ne kadar yönlendiriliyor olsalar da, bilimi geliştirmenin artık başka araçlara, düşünme yöntemlerine gereksinim duyduğunu biliyorlar ve 20'nci Yüzyıl bir anlamda bu kabuğun çatladığı yüzyıl oldu. Relativite kuramı, daha sonra, quantum kuramları Marksizmin 19'uncu yüzyılda hesaplaştığı pozitivizm seddini yıktı. Tuncer Bulutay, "Bilimin Niteliği Üzerine Denemeler" adlı çalışmasında, fizik bilimlerinin toplumsal bilimlere özellikle quantum fiziğindeki yeni gelişmelerle yaklaştığının altını çizer. Çalışmanın "Toplumsal Bilimler ve Quantum Fiziği" başlıklı dördüncü bölümün girişinde şu değerlindirmeyi yapar: "Bu yazıda quantum fiziği alanında sağlanan çarpıcı ve devrimci sonuçların toplumsal bilimlerin öteden beri bilinen, gelişmemişliğin ölçü ve göstergesi olarak alınan gerçeğin tek olmadığı, karmaşık, çok boyutlu nitelik taşıdığı şeklindeki olgularını desteklediğini açıklayacağız. Böylece fiziğin toplumsal bilimlere yanaştığını, toplumsal bilimlerin belirtilen olgularının büyük güç ve güvence kazandığını göstermeye çalışacağız." ( 14)

Marx'a ve marksizme yöneltilen haksız katı determinist suçlaması da şimdi artık bir kere daha anlamsızlaşmıştır. Daha 1844'te, Marks'ın yukarıda özetlemeye çalıştığımız düşünceleri bu suçlamayı anlamsız kılıyordu, ama yine de tarihi materyalizmin kaba tanımları, ünlü Feuerbach Üzerine Tezler’e rağmen, katı determinizm suçlamasının yaşamasını sağlıyordu. Oysa Marx bu tezlerde kaba determinizm kapısını sağlam bir şekilde kapatmıştı. Bir başka bağlamda yukarıda aktardığımız Üçüncü Tez dışında, Sekizinci Tez de tüm toplumsal yaşamın temelde pratik olduğunu, teoriyi mistisizme sürükleyen bütün bilinemezliklerin mantıki çözümlerinin pratik yaşamda ve pratiğin kavranmasında bulunacağını belirtir. Herkesin bildiği Onbirinci Tez ise, dünyayı yorumlamakla yetinmemek gerektiğini, sorunun onu değiştirmek olduğunu anlatır. Böylece insan eylemliliği ve bu eylemliliğin sonuçları, yani "insan pratiği" baş köşeye oturtulur. Bu da kaba determinist anlayışlara kapıyı kapatmak anlamı taşır.

Doğa bilimlerinde relativite ve daha sonra geliştirilen quantum teorileri doğal bilimlerde tıpkı toplum bilimlerinin Marksist anlayışında olduğu gibi doğa insan ilişkisi, bütünsellik gibi kavramların egemen olmasına yol açtı. Doğa bilimlerinde, insandan bağımsız nesne-doğa anlayışı büyük ölçüde yıkıldı. Artık doğa bilimlerinde "gerçeğin" öznenin, insanın doğayla, toplumla ilişkisi şeklinde formüle edilebilecek tanımı kabul görüyor. Bu da nesnel koşullarla bu koşullarda yaşayan özneler arasındaki karşılıklı ilişke ve etkileşim olarak tanımlanabilecek Marksist yaklaşıma daha yakındır. Quantum fiziğinin "tamlık-bütünlük" "wholeness" (15) kavramı ile Marksizmin "bütünlük" (totality) kavramı arasında bir akrabalık ilişkisi kurmakta herhalde bir sakınca yoktur. Aynı şekilde nedensellik ilkesini yok etmeksizin, toplumsal gelişimin bir ortaya çıkış biçimi olarak ifade edilebilecek "raslantısallık" kavramı ile quantum fiziğinin "belirsizlik" kavramı da akrabadır diye düşünüyorum. Burada Türkçe'deki "raslantı-tesadüf" sözcüklerinin içeriğinin yeniden doldurulması gerekiyor. Bu sözcükler tek başına ele alındıklarında, sanki nesnelliğin gözden çıkartıldığı, ihmal edildiği bir durumdan söz ediliyormuş gibi bir anlam çıkabileceğini kabul ediyorum. Raslantıların kendi iç nesnelliklerinin ve nesnellikle ilişkilerinin bu sakıncayı azalttığını ve anlatımı zenginleştirdiğini düşünüyorum. Tıpkı quantum fiziğinin "belirsizlik" kavramı gibi, siyaset alanında da raslantı ile açıklanabilecek durumlar söz konusudur. Bu kavramı siyasetle bağlantı içinde, şu anlamda kullanıyorum: Sol siyaset, kuramın, ideolojinin ve bilimin yardımıyla siyaset alanında yerini alır ve önüne koyduğu hedeflere doğru ilerler. Ama onun önünde bir takım bilinmezler, öngörülemezler yığını durmaktadır. Siyaset nereye doğru gittiğini "bilir", ama nasıl gideceği konusunda bilgisi bu kadar mutlak değildir. Burada el yordamının, cesaretle değerlendirilmesi gereken raslantıların büyük önemi vardır. Engels, "gerçekliğin raslantılar içinde yolunu bulduğunu" söylemişti. Marx'ın da "devrimci bir durumun, işçi sınıfı önünde kimi lider olarak bulacağı raslantıdır" diye yazdığını Lukacs aktarır. Lukacs'ın raslantı ile ilgili değerlendirmesi şöyledir: "İnsanın fizyolojik yapısı da ruhsal yazgısı da birer raslantıdırlar. Aslında Marx bir keresinde, devrimci bir durumun işçi sınıfı önünde kimi lider bulacağı raslantıdır, diye yazarken çok haklıydı; öte yandan, bu salt fizyolojik ve ruhsal bir şey de değildir burada. Gene de işte ortadan kaldırılmaz bir raslantı payı kalıyor ve bu raslantı doğa olayının salt nedensel akışından çıkan bir raslantıdır. Bu açıdan, insan pratiği karşısında birlik içinde doğa vardır; ben şimdi kalkıp da doğa bilimlerinin ve insan ruhunun vb. bilgilerine gereksinim duyan herhangi bir toplumsal faaliyette bulunsam, bu faaliyet karmaşası içinde benim önünü alamayacağım bir dizi yasa demetleri etkinlikleri karşımıza çıkar." (16)

Burada belirsizlik ilkesinin her bilimsel gelişme aşamasında yerini bilinebilirliğe terkettiği ve yeni bir belirsizliğe alanın açıldığı şeklinde anlaşılması gerektiğini, verilerin yeterli olmadığı koşullarda egemen olan belirsizliğin, verilerin artmasıyla ortadan kalktığını, kalkacağını ünlü fizikçiler kaydediyorlar. Kuşkusuz ne toplumsal bilimlerde ne de doğa bilimlerinde "nedensellik" tahtından indiriliyor. Sadece, doğa bilimlerinde "soyut bir şekilde maddeci ya da daha doğrusu, idealist..." (17) yaklaşım, daha açık bir deyişle katı determinist anlayış eriyor, artık Marx'ın konu ile ilgili saptamalarının doğrulanmakta olduğu şimdi daha bir güvenle söylenebilir diyoruz.

Buradan tarihe geçebiliriz. Tarih, bilimsel bilgi ile ideoloji arasında bir yerde duruyor. Bulunduğu yer sürekli değişmektedir. Doğal bilimler, giderek yukarıda anlatmayı denediğimiz gibi toplumsal bilimlerle arasındaki makası kapatmaya çalışır, toplumsal bilimler bilimsel bilgiyi daha bir bilinçle izlerken, tarih, zamanın egemen ve resmi ideolojilerinin hizmetinde bir uçtan bir uca, oradan oraya savrulmaktadır. Son yıllarda, şu küreselleşme çağında, tarih, tarih "bilimine" sokuşturulan tümüyle ideolojik, "terör", "emperyalist hukuk", "çokluk" "tarihin sonu" vb... kavramlarla ve "post" ekli yorumlarla giderek bilimsel bilgiden uzaklaşmakta, ideolojiye yaklaşmaktadır. Marksist tarih bilinci ise güç kazandığı her yerde tarihi bir toplum bilimi olarak bilimsel bilgiye yaklaştırıyor.

TARİH VE İDEOLOJİ

Tarih biliminin ideoloji ile ilişkisine kısaca değindikten sonra orada kalmayıp, konuyu biraz daha açmayı denemek istiyorum. Daha doğrusu ideolojinin farklı kavranışlarının tarihle ilişkisi konusunda bazı paralellikler kurulup kurulamayacağını denemek yararlı olabilir diye düşünüyorum. Burada ideoloji derken Metin Çulhaoğlu'nun şemalaştırdığı anlatımdan yola çıkıyorum. Yani "egemen ideolojiden", "burjuva ideolojisinden", "resmi ideolojiden" ve nihayet "sosyalist ideolojiden" söz ediyorum. Ama önce yine Çulhaoğlu'ndan bir alıntıyla ideoloji'nin bilim ve kuramla ilişkisini saptayalım: Çulhaoğlu şöyle diyor: "...ideoloji, çok çeşitli etmenler altında oluşan bilinçlilik biçimlerinin hepsini kapsayan bir kavramdır. Düşünceler, inançlar, etik yargılar ve dünya görüşleri, ne denli çeşitlilik gösterirlerse göstersinler, belirli bilinçlilik biçimlerine karşılık düşerler. O halde, ideoloji kavramının asıl ve doğrudan ilişkisi, ne bilimle, ne de kuramladır. Doğrudan doğruya bilinçle ve onun çeşitli düzeyleriyledir." ( 18)

Tarih(ler) burada sözü edilen ideolojilerden, ideolojik alanlarından bağımsız bir şekilde kavranamaz. Tarih, toplumların, toplumsal formasyonların yukarıda saydığım tüm ideolojilerin iç içe bulunduğu, yaşadığı ve süreç içindeki gelişmesi olarak da tarif edilebilir. Burada burjuva ideolojisini ve sosyalist ideolojiyi, tarihin ideoloji ile ilişkisini tanımlarken önce dışarda bırakmak, daha sonra belli bir tarih kavramında netleşmenin ertesinde bu iki ideoloji karşısındaki konumunu ele almak daha açıklayıcı olabilir. Bir toplumun ya da toplumların tarihini baştan sona toplumsal formasyon süreçlerinin birbirini izleyen hikayeleri olarak, belki biraz şematik, ama işe yarar bir şekilde anlatmak da yol açıcı olabilir.

Tarih her ne kadar bilim olarak tanımlansa ve sunulsa da gerçekte bilim ile ideoloji arasında bir yerde sürekli salınır. Egemen ideolojinin formlarından birisi olarak tarihin bilimle ilişkisi burjuva ideolojisinin egemen ideoloji içindeki etkinliğine bağlıdır. Kabaca burjuva ideolojisinin yaşadığımız zaman diliminde tarihi daha çok ideolojileştirdiği, bu anlamda bilimle ilişkisini en aza indirmek istediği söylenebilir.

Resmi ideoloji ile resmi tarihin bir ve aynı olduğunu söylemek, bu tarihin ve ideolojinin egemen ideoloji ile çatışmaya girebileceğini de dikkate almak yerinde olur. Toplumsal formasyon içinde egemen ideoloji tarihin resmi yazımı ile hiçbir zaman yüzde yüz uyum içinde olamaz. Çünkü egemen ideoloji yalnızca bir sınıf ya da bir egemenler grubu tarafından oluşturulmuyor, yazılmıyor. Daha çok varolan sınıf ve katmanların, olguların karşılıklı ilişkisi ve birbirini etkilemesi sonucunda şekilleniyor. Egemen ideoloji hiç kuşku yok, egemen sınıfların damgasını daha fazla ve etkin olarak taşıyor, ama aynı zamanda geçmişten bu güne uzanan karmaşık bir süreç ve birikim olarak yalnızca o sınıfların damgasıyla anlatılamıyor.

Egemen ideoloji içinde burjuva ideolojisi zaman zaman öne çıkıp egemen ideolojiyi belirliyor, zaman zaman da geri çekilmek, siyasi gelişmelerin öngördüğü biçimlerde başka sınıf ve katmanların, grupların hatta öne çıkmış siyaset elemanlarının, partilerin önünü açmak zorunda kalıyor. Burjuva ideolojisinin egemen ideolojiyi belirlemesi tarihin belirli dönemlerinde kendini yeniden biçimlendiren resmi ideoloji yoluyla oluyor. Ama resmi ideoloji bu nedenle burjuva ideolojisiyle bire bir örtüşmüyor. Tam tersine zaman zaman resmi ideolojinin sınırlılığı ve her yönde "değişime" kapalılığı, sert çatışmaların yaşanmasına yol açabiliyor. Bunun tipik bir örneğini bugün Türkiye'de yaşıyoruz. Türk burjuvazisinin emperyalizmle bütünleşme çabaları, resmi ideolojinin çıkardığı güçlükler nedeniyle sıkıntılar yaşıyor. Türk devletinin kuruluş döneminin etkilerini zaman içinde büyük ölçüde törpülenmiş de olsa hala taşıyan resmi ideoloji "değişime" direniyor. Resmi ideolojinin daha az törpülenmiş bir biçimi olarak tanımlanabilecek kemalizm, etkisi çok azalmış bir halde bu çatışma içinde kendine bir yer bulmaya çalışıyor. Kemalistler devlet içindeki eski konumlarını ideolojik ve politik olarak yeniden kazanabilmeyi umuyorlar.

Sosyalist ideoloji de bütün bu kültürel ve siyasi süreci etkileyen farklı bir ideoloji olarak varlığını hissettiriyor. Bu varlığını hissettirmeye en uygun alanlardan birisi de tarih alanıdır. Tarihin sosyalist yorumu onu bir ideolojik form olarak bilime daha çok yaklaştırıyor. Tarih egemen ideolojiden tam olarak bağımsızlaşamıyor. Ama tarihin sosyalist ideolojinin etkisi altında bir tarih bilinciyle yazılması ve genel geçer tarihin karşısına bir başka tarih olarak çıkartılması mümkündür. Bu yapılabildiği oranda tarih ideoloji ile bilim arasındaki salınımında bilime daha çok yaklaşmış oluyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana burjuva ideolojisi, egemen ideoloji içindeki etkinlik alanlarını genişletti. Onu daha çok belirler oldu. Önceki dönemin, sınıf mücadeleleri açısından daha verimli ve karmaşık bir dönem olduğundan yola çıkarak, belirli bir ihtiyatla, böyle bir değerlendirme yapılabileceğini düşünüyorum. Son yıllarda, özellikle sosyalist sistemin dağılmasından sonra, tarih yazımına sokulan bir takım kavramlar aracılığı ile egemen ideoloji yukarıda kısaca değindiğimiz "küreselleşme"nin doğrudan etkileri nedeniyle emperyalist merkezler tarafından belirlenir hale geldi. Örneğin "terör", "önleyici savaş", "küreselleşme", "yeni dünya düzeni" vb. kavramlar artık hem günlük hayatın egemen kavramları haline geldiler, hem de doğal olarak tarih yazımını etkiliyorlar. Geçmişi, bu arada resmi tarihi yeniden gözden geçirirken bile bu kavramların etkisiyle yapılan "düzeltmeler", tarihi, ideolojik savaşın baş aktörlerinden birisi haline getiriyor.

Öyleyse tarih bilincinin yeniden hatırlanmasının ve kavramlar mücadelesine, yani ideolojik mücadeleye daha aktif bir şekilde katılmanın zamanıdır. Egemen ideoloji içinde burjuvazinin ve küreselleşmenin, yani emperyalist egemenliğin bu yeni biçiminin etkisinin artması, işçi sınıfının mücadelesini de doğrudan etkiliyor. İdeolojik mücadelede küreselleşmenin piyasaya sürdüğü kavramlarla hesaplaşmak, bu hesaplaşmayı sürdürürken, hem sosyalist ideolojinin temel kavramlarından, yaklaşımından uzaklaşmamak hem de egemen ideoloji içindeki çatlakları, çelişkileri, sıkıntıları değerlendirebilmek gerekiyor. Bu da eğer layıkıyla yapılabilirse bizi tarih alanında gerçekten çok ciddi bir hesaplaşmaya yöneltir. Türkiye tarihi, bu anlamda sosyalistlerin gözüyle yeniden yazılırken, resmi ideoloji ve tarihle hesaplaşmanın da uygun formları bulunur. Burada "uygun formları bulunur" derken, ideolojik mücadelenin sınıf mücadelesinden bağımsız olamayacağını ifade etmek istiyorum. Günümüzde ağırlıklı olarak emperyalist merkezlerin diktesiyle yenilenen burjuva ideolojisinin kendisine çizdiği yol haritasıyla uyuşmayan ve bu nedenle de açık bir çatışmaya giren resmi ideoloji karşısında sosyalistlerin konumu, bir yandan resmi ideoloji ile ama aynı zamanda ülkeye çizilen yeni yol haritasıyla mücadele olmalıdır. Mücadelenin ağırlıklı olarak, öngörülen yeni yol haritasıyla, yani burjuvazi ve emperyalizmle, onların stratejik, taktik planlarıyla olması gerektiği herhalde açıktır. Resmi ideolojinin kendini savunma noktaları, bu mücadelede sosyalistler için sağlam dayanak noktaları olamazlar. Sadece sosyalistlerin saldırı noktaları ile resmi ideolojinin kendini savunma noktaları arasında bazı kesişmelerden söz edebiliriz. Sosyalistler kuruluş tarihini yazarken, resmi ideoloji ile daha fazla benzer şeyler söyleyecekler, burjuvazi ise bu dönemi artık üzerinde konuşulmaması gereken bir dönem ve bir tarih olarak görmek isteyecektir. Hatta bu dönemin, tarihin şimdiki gelişmeye engel oluşturduğu ve terk edilmesi, zamanının dolduğunun ilan edilmesi gerektiği de burjuvazinin ve emperyalist merkezlerin açıkça dile getirdiği bir talep olacaktır.

Yazının başında tarihin sıkıştığı anlardan söz etmiş, Türkiye'nin de böyle bir süreç yaşadığını öne sürmüştüm. Böyle zamanlarda tarih yazımı, tarihin bundan sonrası için öngörüde bulunanların farklı senaryolarını da gündeme getiriyor. Çıkış yolu arayışı kimi zaman fantezileri başka zamanlardan daha fazla uyarıyor. Türkiye'nin emperyalist merkezler tarafından çizilen yol haritasının dışında bir rota izleyebilmesi için öne sürülen bu senaryoların gerçekçiliğinden çok, yazılabilmesini önemsemek gerekir. Hiç kuşku yok, tarihin nesnel gelişmesi bu türden senaryolarla olmuyor. Onun gelişiminin anahtarı yine sınıf mücadelesi olmayı sürdürüyor. Bu türden senaryoların gerçekçiliği de yine bu aktif nesnellikle sınanabiliyor. Oldukça afaki sayılabilecek bu senaryoların en temel zaafı, söz konusu "ütopya"ların tarihin yeniden gözden geçirilmesi çabalarını da etkiliyor olmasıdır. Tarihi önünüze koyduğunuz "Avrasya" modeli ya da "Doğu Birliği" gibi modellere uygun bir biçimde yeniden yazmak isterseniz, hallaç pamuğu gibi attığınız tarihte de bu modele uygun bileşimler bulmaya çalışmanız doğal olur. O zaman sizin resmi tarihle hesaplaşmanız da, bölgeyi ve bölgenin tarihini yeniden tanımlamanız da farklı olur. Yalçın Küçük'ün "ışıkçı"sının ışığı sadece istediğiniz yerlere ve istediğiniz parlaklıkta tuttuğunu görürsünüz. Kuşkusuz bu tarihin yeniden yazımı için iyi bir yöntem olmaz.

TARİH VE SİYASET

Görüldüğü gibi, tarihle ilgili tartışma, bizi tıpkı ekonomi alanında olduğu gibi hatta ondan biraz daha fazla doğrudan siyasal mücadeleye bağlıyor, oraya götürüyor. Ekonomi alanında, bu alanın ideolojik araçlarıyla yürüttüğümüz siyasal mücadelede, biz genellikle sosyalizmin reçetelerini, programatik parçalarını önermekle yetinmek zorunda kalırız. Bizim ekonomik sorunlar konusunda, bu alanda ne yapılması gerektiği konusunda da sorunun yarın nasıl çözüleceği ile yetinmememiz, yarınki çözüme bağlanabilecek öneriler geliştirmemiz gerektiği de açık ama, tarih söz konusu olduğunda elimiz kolumuz biraz daha serbesttir. Çünkü ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden böyle olduğunu anlatırız. Tarihin konusu bunlardır. Fakat tarihin nasıl geliştiğini anlatırken, aktif bir nesnellik bizi gelecekle ilgili projeksiyonlara da zorlar. "Tarihi, bugünden bakarak, şimdinin bilgisiyle görmek gereklidir" derken, bugünün, şimdinin de çok hareketli olduğunu bilmek gerekir. Daha doğrusu "bugün", "şimdi" hareket halindedir ve biz geçmişi (tarihi) bu hareketlilik içinde görmek durumundayız. Bu durumun bir zaaf değil; tam tersine tarihi bugünün eylemine bağlayan, bugüne tabi kılan olgudur. Bu da bizim eylem içinde gelecekle ilgili bir takım tahminlerde bulunmamızı gerekli ve zorunlu kılar. Üstelik bu tahminler hava raporu tahminleri de değildir. Bizim aktif bir şekilde çaba göstermemizi zorunlu kılan tahminler, öngörülerdir. Peki bu tahminler, öngörüler neye dayanılarak yapılacaktır?

Herhalde üretici güçlerle üretim ilişkileri alanına, bu temele dayanmak durumundayız. Bizim başka bir çıkış noktamız olamaz. Bundan sonra ise karşımıza savaş alanı çıkıyor. Savaş alanı, karşılıklı güçlerin yer alım alanıdır. Çevre koşulları; yani siyasal yapılanma, devletin özellikleri, yasal çerçeve, yasal çerçevenin sunduğu ve sunmadığı olanaklar alanıdır. Sonra ise mücadelenin cephe boylarına, daha doğru bir deyimle muharebe alanına geliyoruz. Metin Çulhaoğlu'nun 1997'de yazdığı 2002'de ikinci baskısı yapılan "Bin Yıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu" kitabındaki tahlili ve şemalaştırmayı izlemeye çalıştım. Kuşkusuz bu Çulhaoğlu'nun anlattıklarından benim anladıklarımdır. Çulhaoğlu'nun "üçüncü eksen" (19) adını verdiği ve oynak olduğunu ifade ettiği muharebe alanının temel, siyasal yapılanma ile iç içe ve yoğun bir ilişki içinde olduğunu unutmamak gerektiğini de yine Çulhaoğlu'nu izleyerek söyleyebiliriz.

Muharebe alanının günlük vur-kaç savaşları olmadığının da altını çizmek herhalde gerekiyor. Bu alana, hiç kuşku yok, tuğla kalınlığında kitaplar yazmak da girer. Ve galiba en çok yanlış yapma alanı da muharebe alanıdır. Burada yanlış yapmamak imkansızdır. Yanlış yapmamaya gösterilecek aşırı özen, her zaman cesaret kırıcıdır ve sosyalistlerin cesarete en fazla gereksinim duyacakları alan da bu alandır. Ama cesaretli olmanın bazı koşulları var. Bunlardan birincisi sorumluluktur. Sorumluluk öyle boş bir söz değil, ancak örgüt sözü ile birarada anılabilecek bir sözdür. Örgüt sözcüğünü çok dar anlamda, siyasi parti anlamında kullanmıyorum. Örgütlülük çok geniş bir kavramdır, burada amaç kolektif aklı harekete geçirebilecek her türlü örgütlenme biçimidir. Örgütü, örgütlü faaliyeti reddeden bireyin sorumluluğu ise gerçekten de boş bir sözdür. Yalnızca kendi kendisiyle konuşan bireyin sorumluluğundan değil, sorumsuzluğundan söz edebiliriz. Üstelik bu durumdaki bir kişiyi suçlamak da çok anlamlı olmaz. Çünkü ortada sorumluluğun nesnel koşulları yoktur. Sorumluluğu "kolektif akıl" diye tabir edilen akılda arayabiliriz. Bu türden çabaları, düşünmeye tartışmaya yönelten kışkırtıcı yönünü hiç küçümsemeden, üsluptaki kışkırtıcılıklarına ise hiç aldırmadan, değerlendirmekte yarar var. Ama yazının konusu bu değil. Sorumlulukla bağlı sayılması gereken ikinci konu ise güncel politika ile siyaset alanının ve temelin karşılıklı ilişkelerinde çok tali olan bazı konuların öne çıkartılması, neredeyse onlara kutsal bir yer verilmesidir. Burada ciddi bir yöntem sorunu var. Tarihe bakarken, onu yeniden değerlendirmeye, düzeltmeye, egemen ideolojinin, resmi tarihlerin etkisinden kurtarmaya çalışırken, elimizdeki bütün veriler içinden en uygunlarıyla hareket etmek gibi bir yükümlülüğümüz vardır. Önümüze koyduğumuz sorunları, üretim tarzı, sınıflar, sınıf mücadelelerini esas alacağımız bir çerçeve içinde çözmeye çalışır ve tali olguları arka plana atarız. Arka planda değerlendirmeye aldığımız bu olguları da kesinlikle yine toplumsal formasyonların ana çizgileriyle bağlantı içinde yorumlarız. Bu yanlışın son yıllarda sol tarafından sık sık kullanıldığını biliyoruz. Örneğin küreselleşmenin kimi sonuçları her şeyin önüne konuyor ve tuhaf sonuçlara ulaşılabiliyor. Yine dönüp dolaşıp aynı örneği veriyorum ama, örneğin tüm tarihi yahudilikle ya da sabetayizmle, sabetayistlerle izah etmek, Türk Resmi Tarihi'nin yahudilerce yazıldığını, Türkoloji'nin Yahudilere verilmiş bir tımar olduğunu (20) söylemek, gelişmeleri yanlış bir düzen içinde ele almak ve birbirleriyle ilişkilerini de ihmal etmek, amacını aşan bir soyutlamaya boyun eğmek oluyor. Kısaca, tarih araştırmalarında sınıf çizgisinin dışına düşmek oluyor. Bilimsel araştırmalarda tali bir araç olarak bile kullanılması kuşkulu "onomastik" gibi araçlara başvurmak, "tabuları yıkmak", "bir ütopyası olmak", "tarihi yeniden yazmak" gibi iddialardan destek alsa bile, sol siyasetçiler için pek yol gösterici sayılmamalıdır. Bu arada yeri gelmişken "ütopya" konusunda da birkaç söz edelim. Ütopyası olmak iyidir de, hem bir deneme olarak yaşanmış, hem de nesnel olarak bu kadar yakınlaşılmış bir hedefin yeniden ütopya olarak adlandırılması pek yerinde değildir. Hayal gücümüzün geniş, cesaretimizin yüksek olması gerektiğine katılıyorum. Ütopya konusunun abartılmasını ise geriye düşmek olarak değerlendiriyorum. Ütopya konusunda Georg Lukacs'ın değerlendirmesinin de bu değerlendirmeyi doğruladığını sanıyorum. Lukacs şöyle diyor: "Belirttiğimiz gibi bir ütopya, ütopya olarak düzenle çok kolay bütünleşebilir –çünkü ideoloji ile ütopya arasında devrimci pratik yitip gider– çünkü hedefleri alabildiğine uzak olduğu için gerçekleşemeyeceği daha baştan belli olan muhalefet, bugünkü türden bir kapitalizm tarafından düzenle bir güzel bütünleştirilebilir." (21)

Biz, muharebe alanına geri dönelim. Muharebe alanının konumuzla, tarih yazımıyla ilgisi şöyle: Her şeyden önce muharebe alanının aktörlerinin kendi tarihlerini yazmakta zorlanacakları ön bilgisiyle hareket ediyorum. Tarihte "vakanüvis" olarak adlandırılan tarih yazıcılarının gerçekte tarih yazıcısı olduklarını kabul etmek zor. Çünkü vakanüvisler yaşadıkları dönemi belirli ön yargılarla kaleme alıyorlar ve yazarken de kendilerini yönlendiren etkin faktörler, örneğin zamanın egemenleri kralları, padişahları var. Vakanüvisler, zamanlarının resmi tarihinin yazıcıları olarak belki kabul edilebilirler. Aynı şekilde, karşı tarih yazıcılarının da tarihçi olarak görülmemeleri gerektiği kanısındayım. Vakanüvislerin, "muvafık" olsun "münafık" olsun, resmi olsun, "gizli" olsun yazdıklarının kuşkuyla karşılanması gereken belgeler olarak değerlendirilmesi daha doğru olur diye düşünüyorum. Bu, zamanımızın "vakanüvisleri" için de öyledir. Bu nedenle de yazıya girerken söylediğim gibi, solun uzak ya da yakın tarihini yazabilmek için bu türden belgelere en başta değil en sonda ve büyük bir kuşkuyla güvenilebileceğini vurgulamak yanlış olmayacaktır. Solun tarihini yazarken, "canlı tarih tanıklığı" dedikleri yöntemi de fazla abartmamakta, hak ettiğinden fazla değer vermemekte yarar var. Çünkü bu tanıklar yaşanmış olan tarihi sürecin aktörleridirler ve onların nesnel düşünebileceklerine, "doğru" hatırlayabileceklerine, anlattıklarının "gerçeği" bire bir yansıtabileceğine güvenilemez. Kuşkusuz bu canlı tanıklıkların biriktirilmesi iyi olur. Ama daha önemlisi ve verimlisi, tanıklar yaşarken belirli bir tartışmanın örgütlenmesi olacaktır. Böylelikle tek tek tanıklıkların toplamından niteliksel olarak daha değerli ve daha fazla sonuç elde edilebilir. Yine de elde edilen, belli bir tartışmanın zaptı olmaktan öteye gidemeyecek, ama hiç değilse görece daha nesnel bir belge elde edilmiş olacaktır.

SONUÇ

Başladığımız noktadan bitirelim. Demek ki, genç kuşak sol siyasetçilerinin önemli görevleri arasında, tarih tartışmalarını örgütlemek de yer alıyor. Çünkü tarihi tartışanların yalnızca geçmişe hayıflanarak bakanlardan ibaret olması, tarihi reddedenlerin bakış açısını kabul etmek olur. Peki öyleyse, solun tarihi nasıl yazılacak ve bu tarih Türkiye'nin tarihi ile ne türden bir ilişki içinde olacak? Solun tarihi, Türkiye'nin tarihi ile çok sık kesişmiş, yani bu tarihin oluşumunda etkin bir rol alabilmeyi başarmış bir eylemin tarihi değildir. Kurtuluş Savaşı'na sol, bir ölçüde dış ve olumlu bir faktör olarak müdahale edebilmiştir. İçeriden müdahaleye kemalistler pek olumlu bakmamışlardır. Şimdi sorun, Türkiye tarihine solun etkisinin artmasının, giderek her iki tarihin bir ve aynı şey olmasının yolunu açabilmektir. Bu nasıl olabilir ve kendi tarihimizi bu açıdan, bugünün bilgisi birikimiyle nasıl gözden geçirebilir, nasıl yazabiliriz?

Bu yazıda tarihe bugünden bakmak üzerinde çok duruldu. Sol kendi tarihine de ülkenin ve dünyanın tarihine baktığı gibi bakmak durumundadır. Yani bugünden. Sol "ununu eleyip eleğini duvara asmaktan" yana değilse, kendi tarihine de eylemli yaklaşmalı, tarihini ağlama duvarı haline getireceğine, tarihinin eleştirisini, eylemini doğrultma aracı haline nasıl getirebileceğine yöneltmelidir. Bu işi yaparken yani geçmişi bugünün bilgisi ve gereksinimleriyle değerlendirirken, düşülmemesi gereken bazı tuzaklara yukarıda değinmiştim. Bu tuzaklar sol kendi tarihini yazarken de önem taşıyor. Bunlardan birisi popüler kültür tuzaklarına düşmek, dayatılan gündemleri gerçek gündem zannetmek ve bu gündem maddesi "yürürlükteyken" dönüp başını gerçeğe çevirememek olabilir. Bir ikincisi, bugünün kavramlarını geçmişi değerlendirmede kullanırken, kavramları o güne taşırken gerekli özeni göstermemektir. Örnek vermek gerekirse, Osmanlı'da Dördüncü Murat dönemini "insan haklarına uymamakla" suçlamak anlamsız, o dönemde insanların "kulların" bugünkü içeriğiyle haklarından söz edilemeyeceğini söylemek ise anlamlıdır. Ya da başka türlü söyleyelim, Türkiye'de komünistlerin uluslararası komünist hareketin İkinci Dünya Savaşı dönemi ve sonrasındaki özel koşullar ve sosyalist sistemin kendini koruma kaygısı nedeniyle "kendi kişiliklerini" kazanmakta, yerel olmakta zorlandıklarını söylemek bir ölçüde doğru, ama düşünce üretmekten tümüyle vazgeçtiklerini söylemek yanlıştır. Daha ayrıntılara inmeyi deneyelim. Türkiye'de komünistlerin, özellikle TKP'nin Kürt sorunu konusunda tutarsız politikalar izlediğini söylemek yanlış, bu politikaların, çok didaktik ve kitabi, yani "teoriye uygun" olduğunu söylemek doğrudur. Bir başka örnek daha verelim: Bir yandan "benim herhangi birisi ile ilgilenmem ve bilimsel araştırma objesi yapmam için iki koşul gerekiyor; birincisi, geldiği yeri hak etmemesi ve bu nedenle 'rantiye' kategorisi içine düşmesi ve ikincisi, bu ülkeye sadakatini yitirmesidir, iki kategori de, çok zaman objelerimizi New York'a bağlıyor; asıl bu bağı çözmeye çalışıyorum. Ve bu tariflerin dışında olanları hiç incelemedim ve incelemiyorum" ( 22) demek, daha sonra da Türkiye solundan Aybar, Boran, Avcıoğlu'nun "hiç bir yere İbrani kavminden olmayanı getirmediklerini" söylemek (23) etik olarak hoş kaçmamak bir yana, gerçeklere de uymamaktadır. Abartıda ölçü tanımayanların, "Türkiye sosyalizmi ise başında ve gelişiminde sabetayist damarlara sahipti. Türk entelijensiya ve bunun bir ileri kolu olan sol hareketler hala Judaik hegemonya altındadır" (24) türünden ifadelerinin de tarih yazımında dikkate alınması herhalde mümkün değildir. Türkiye'de de sınıflı topluma ilişkin bilgiyi bir yana bırakmak ve tarihi yahudilikle hırıstiyanlığın kavgası olarak izah etmek yanlış, Osmanlı'dan ayrılanlarda din ve ulus farklılıklarının önem taşıdığını söylemek doğrudur. Kuşkusuz okuyucu bütün bunların benim değerlendirmelerim olduğunu, yalnızca tarihe bugünden bakarken yapılabilecek yanlışlara yöntemsel olarak örnek gösterebilmek amacıyla yazdığımı unutmamalıdır.

Solun kendi tarihini öğrenmeye çalışırken, tanıklıklardan çok belgelere değer vermesi gerektiğini söylemiştim. Belgeleri de insanların hazırladığını unutmamakta yarar vardır. Yönlendirme amaçlı belgelerle, tarihe tanıklık eden belgeleri birbirinden ayırmak her zaman kolay olmayabilir. Bunların yorumlanması ise kimi zaman göz göre göre amaçlı olabiliyor. Bunlardan birisini bu yazıyı hazırlarken gördüm. (25) Türkiye Komünist Partisi'nin Kürt sorunu ile ilgili dokümanlarını aktaran bir broşür, Nazım Hikmet'in Kürt sorununu nasıl doğru bir şekilde ele aldığını, TKP Dış Bürosu 1962 Toplantısı tutanaklarına dayanarak anlatırken, İsmail Bilen'i ve diğerlerini görmemeyi tercih ediyordu. Tutanakları okuyanlar ise Bilen'in Kürt sorunu ile ilgili Nazım'ın söylediklerinden hiç farklı olmayan, hatta daha köşeli, daha ilkesel görüşler savunduğunu görüyorlardı. Belgenin yorumunda Nazım'ın karşı çıkılmazlığı, Bilen'in ise alışıldığı üzere kolayca günah keçisi yapılabilirliği esas alınmıştı ve broşürle üretilen yeni "belge" tarihe tuhaf bir kanıt olarak kalacaktı. Söylemek istediğim, tarihi dar ve çıkarcı bir siyasi bakışla yorumlama çabası içine girenler, tıpkı tarihin o günlerdeki özneleri gibi nesnel olmakta zorluk çekerler. Bunu aşabilmenin yolu, tarihe bugünden bakmayı doğru kavramaktır.

Tarihe marksizmin sınıflı toplumları tahlil yöntemlerinden ayrılmadan bakıldığında yanlışların sayısı azalır. Ama ayrıntıya indikçe de gerçeğe yaklaşmak zorlaşır. Tıpkı fizikte olduğu gibi alan küçüldükçe, hatalar, farklılıklar görünmez olur, gerçekte ise olasılıklar, müdahillerin etkisi artar, öznel yorumların gücü ve yanıltıcılığı belirginleşmeye başlar. Burada en büyük sorun, tali olan yrıntıdan tarihi kurtarabilmek, tali olanın etkisini, abartmadan sayfaya geçirebilmektir.

***

İnsan her geçen gün biraz daha mikrokozmozun derinliklerine inebiliyor, o derinliğin yasalarını keşfediyor. Hem doğa bilimlerinde, hem de toplumsal bilimlerde derinlik arttıkça insanla doğa arasındaki kavga büyüyor, dengesizleşmeye başlayan karşılıklı etkileşim büyüyü bozdu. Doğa kendisine dayatılan ve kendisini kemiren bu gelişmelerden rahatsız olduğunu geçmişe göre daha etkili bir şekilde gösteriyor, doğa da insanlar da yolu tıkayan üretim tarzından fena halde rahatsız.

Ya biz bir çıkış yolu bulacak, yolu tıkayan kayayı yerinden söküp atacağız, ya da doğa bizi tarihin içinden, tarihle birlikte söküp atacak.

Not: Bu yazının ilk hali 2005 yılında "Yeni" adlı seçkide yayınlandı. Aradan geçen zamanda konunun eskimediğini, güncelliğini yitirmediğini gördüm. Bu nedenle metni gözden geçirdim, eklemeler ve çıkarmalar yaptım. Son haliyle bir kere daha, okuyucu önüne çıkmasında yarar gördüm.

1. İbn-i Haldun, Mukaddime, cilt 1, sf.5, çev: Zakir Kadiri Ugan, 1990 Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.
2. Karl Marx, 1844 Felsefe Yazıları, çev.Murat Belge, ikinci basım; 1975, Payel Yayınları, sf.115.
3. Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, Bin Yıl İçinde Marksizm ve Türkiye Solu, Metin Çulhaoğlu içinde, sf. 93. YGS Yayınları, 2002. Başka pek çok çevirinin yanı sıra bir diğer duru çeviri 1974 yılında Bilim ve Sosyalizm Yayınları'nın ilk kitabı olarak çıkan J.D.Bernal'e ait Marx ve Bilim adlı eserin 28'inci sayfasındadır. Ben Çulhaoğlu'nun çevirisini tercih ettim.
4. Karl Marx, Seçme Yapıtlar, Cilt 1, S.609-612. Bu alıntıyı değerli Sadun Aren'in bu derginin Kasım Aralık 2006 sayısına yazdığı bir yazıdan aktarıyorum. Oradan aktarmamın nedeni, aynı sayıda yer alan değerli Kenan Somer ve Sadun Aren'in yazılarına da dikkati çekmek içindir. Sosyalizmle ilgili farklı ama geliştirici fikirler içeren bu yazılar sosyalizmle ilgili umutlarını yitirmiş ve liberalizm saflarındaki "hatırlı" yerlerini almış olanların "fikirleriyle" karıştırılmamalıdır. Tartışıyoruz ve bu tartışma ilerlemenin iç dinamiğidir. Diğerleriyle yaptığımız, yapacağımız tartışmalar da ilerletir ama o tartışmalar ilerlemenin dış dinamiğidir. İkisi arasındaki farkı bilmek de tarih ve günümüz mücadelesi açısından önem taşır.
5. Gülnur Savran, Sivil Toplum ve Ötesi, sf.227, Alan Yayınları, 1987.
6. Gülnur Savran, age. sf.223.
7. Gülnur Savran, age. sf.238.
8. Yalçın Küçük, İsyan, sf.31, İthaki Yayınları, 2005.
9. Yalçın Küçük, age, sf.30.
10. Taner Timur, Osmanlı Çalışmaları, V Yayınları, 1989, sf. 14.
11. Metin Çulhaoğlu, Bin Yıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, YGS Yayınları, 2002, sf.100.
12. Metin Çulhaoğlu, age, sf.101.
13. Karl Marx, 1844 Felsefe Yazıları, çev.Murat Belge, ikinci basım; 1975, Payel Yayınları, sf. 112.
14. Tuncer Bulutay, Bilimin Niteliği Üzerine Denemeler, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, 1986, sf.
15. Tuncer Bulutay, age, sf. 119.
16. Georg Lukacs, Marksist İmgelem, Yeni Hayat Kütüphanesi, 2004, sf.166.
17. Karl Marx, age, sf.112.
18. Metin Çulhaoğlu, age, sf.153.
19. Metin Çulhaoğlu, age, sf. 215.
20. Yalçın Küçük, sf.182.
21. Georg Lukacs, age, sf.157.
22. Yalçın Küçük, age, sf.12.
23. Yalçın Küçük, Putları Yıkıyorum, İthaki Yayınları, 2004, sf.38.
24. Yalçın Küçük, age, sf.131.
25. Yaylamıza Kiraz Vakti, Sanat ve Hayat dergisi eki, 2005, Önsöz, sunuş ve 1962 TKP Dış Büro Toplantısı'nden alıntılar; Kürt sorunu üzerine tartışma.