Sanayi Devrimi ve Çağı Aşılmıştır

Kızılcık Dergisinin 29.uncu, Nisan-Mayıs/2007 sayısında Hüseyin Hasançebi imzalı "Marx(izm) irade değilse nedir?" başlıklı bir yazı yayınlandı. Bu yazı genelinde, günümüzde "…nasıl bir sosyalizm?" arayışına değiniyor. Sayın Hasançebi yazısında, aynı derginin 28.inci sayısında yayınlanan "Tüm gelişmeler sosyalizme hizmet eder- S. Aren" ve "Hiçbir devrim kendi çağını aşamaz- Kenan Somer" başlıklı yazıları ele alıyor, Aren'le Somer'in günümüzdeki değişimler konusundaki görüşlerine eleştiriler getiriyor.

Bugün, yeni süreçlerle uyumlu, yeni bir sosyalizm modelinin bulunmasının zorunluluğu dünya solunun gündemindedir. İlerici düşünce, sorunların mutlaka sol tarafından çözümleneceğine, bundan başka "çıkar yol" bulunmadığına kendisini endekslemiştir. Adaletin sağlanması için sömürünün ortadan kaldırılması, onun için de mutlaka sosyalizm gibi adil bir düzenin uygulanmasına gerek duyuluyor. Bu düşünceden hareketle, gelecekte gerçekten "yeni bir sosyalizm modeline gereksinim olup olmadığı" sorusuna yanıt verilmelidir.

Sayın Hüseyin Hasançebi, Kızılcık’ın 28 inci sayısında yayınlanan Prof. Sadun Aren ve Kenan Somer'e ait yazılar çerçevesinde konuyu tartışıyor, Aren ve Somer'in yaklaşımlarını 20.Yüzyıl Marksizm/ Leninizmi kuramına uygun olup olmadığını ele alıyor, yalnızca eleştiriyle yetinen bir durum sergiliyor. Bizce konu daha da derinlerdedir. Günümüzde, sanayi çağı sosyalizminin eleştirisi değil, değerlendirilmesi, yeniden gözden geçirilmesi zorunludur. Sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için günümüzdeki oluşumları, değişimin özünü yakalamak gerekiyor. Bizce, yeni alt-üst oluşun adı konmadıkça teorinin bunalımı devam edecektir.

Günümüz değişimlerini gerek sağ, gerekse sol kalemler liberalizme yoruyorlar. Önce bu konu tartışılmalıdır. "Dünya nereye gidiyor?" sorusu açıklığa kavuşmadan neyi çözeceğiz? Bir güzel iş yaparız, o da: sanayi devrimi dinamiklerinin oluşturduğu 20. Yüzyılın ekonomik/toplumsal yapısını temcit pilavı gibi pişirir pişirir sofraya koyarız. Yani, statükonun zehirli çemberi içinde yuvarlanır dururuz. 20.yüzyılda çakılı kalmak, Marksist kaynaklı bilimin görevi değildir. Bu belirsizliği, yaşanılan teorik bunalımı yine Marksizm kaynaklı bilim aşmalıdır, aşacaktır da.

Yapılacak iş, tarihsel doğal süreçlerin oluşturduğu yeni değişimleri masaya yatırmak, onun adını koymaktır. Bu operasyonun ön-koşulu ise, sanayi çağının aşılıp aşılmadığı konusunu açıklığa kavuşturmaktır. Geçtiğimiz çağ, yani sanayi çağı miadını doldurmuş mudur, yoksa devam mı ediyor? Günümüzün can alıcı sorusu budur. Başka bir anlatımla, bu temel konu açıklığa kavuşmadığı içindir ki, teorinin bunalımı hâlâ sürmektedir. Anlaşılan bu gidişle de bir süre daha sürmeye devam edecektir.

Günümüzdeki değişimler, alt-üst oluşlar "…sosyalizm için mücadele bakımından yeni bir mayalanma dönemi" değildir. Sosyalizmin yıkılışıyla başlayan gelişmeleri böyle değerlendirirsek yanılırız. Değişimlerden sonra ortalık durulacak mantığı, üç yazarın da, Aren, Somer ve Hasançebi'lerin hep birlikte kayboldukları karanlık sokaktır. "Sarsıntılar geçince…" diye başlayan akıl yürütmeler, eninde sonunda kapitalist sistemin aşılmadığını, tersine nitel sıçramalarla daha da güçlendiğini, "neo-liberalizm" aşamasını gerçekleştirdiğini kabul ederler. Bu tespit kesinlikle yanlıştır. Zira sanayi devrimi miadını doldurmuştur. Sanayi devriminin işlevi sona ermiştir. Bizce sanayi çağı, gerek dinamikleri, gerekse kurumları açısından etkinliğini, başatlığını kaybetmiştir. Kapitalizmin/sosyalizmin aşıldığı dünyada yeni bir ekonomik/toplumsal sistemin, yani globalist sürecin başladığı, bilginin üretim faktörü olarak devreye girmesinden, tarihsel itici güçlerin "ışık hızı"nı yakalamalarından ve küresel oluşumların engel tanımamalarından anlaşılmaktadır. Daha basiti, ulus devletin aşıldığından, AB projesinin hızla ilerlemesinden de her şey anlaşılmaktadır.

Günümüzde tarihsel dinamikler sanayi devriminden sonra üçüncü bir temel devrimi, yani bilgi devrimi sürecini başlatmıştır. Küresel sürecin yapısal gerçeklerinden de anlaşılmaktadır ki tarihin tekeri "dünyanın tekleşmesi"ne doğru yol almaktadır. Yani yakın gelecekteki dünya, tek pazar/tek piyasa düzlemli bambaşka bir dünya olacaktır. Bu oluşumların gerçekleşmesi –eski çağlarda olduğu gibi– asırlarca sürmeyecektir. Görülen tablo, daha şimdiden –kalın çizgileriyle– bellidir. Onun için değişimler gelip geçici, durgunlaşıcı değildir. Tersine bunlar, yeni bir çağı başlatan "çağsal devinim"lerdir. Bizce, bundan böyle kesinlikle "bilgi çağı" söz konusudur. Sanayi devrimi nasıl ki yeni bir dünya inşa etmiştir, şimdi de bilgi devrimi yeni bir dünya yaratmaya kolları sıvamaktadır. Yeni kurulacak bilgiye dayalı dünyanın yanında "modern" dediğimiz sanayi dünyası gerçekten ilkel kalacaktır, gölgede kalacaktır. İnsanoğlu, asıl bundan sonraki çağlarda –biz bu çağlara aydınlık çağlar adını veriyoruz– yaralarına merhem basma olanaklarına, mutlu yaşama olanaklarına kavuşacaktır. İnsanlık "yaşanası bir dünya"ya eninde sonunda mutlaka ulaşacaktır. bundan sonra yaşayacaktır. Çünkü, bilim ve teknolojideki akıl almaz hız, devasa sorunların aşılmasını kolaylaştırıcı ortamı hazırlayacaktır. Bu nedenle, bilgi çağı sürecini kapitalizmin ya da neo-liberalizmin itici güçleri asla omuzlayamaz.

Sayın Hasançebi: "Kapitalist gelişmeyi destekleyen ve kendi bağımsız eylemi(ni) doğrudan ve dolaylı olarak bu gelişmeye tabi kılınmış bir sosyalist mücadele –hatta siz bunu, işçi emekçi sınıfların güncel ve somut çıkarlarıyla birleştiren ve demokrasiyi de geliştiren bir siyasal tasarım çerçevesinde gerçekleştiriyor olsanız bile– son tahlilde ister istemez sermaye birikim sürecini de desteklemiş olursunuz. Böyle bir durum…burjuva dünya görüşüne –ve kapitalizme bağlılığa gider…" diyorsunuz. Bu yazının başından beri söylüyoruz Sayın Çebi, kapitalizm –yeni liberalizmin nesnel tabanı– sanayi devriminin dinamikleriyle hayat bulan bir sistemdir. Sanayi devrimi ömrünü tamamladığı için, sosyalizm gibi kapitalizm de aşılmıştır. Günümüzde, "globalizm" adı verilen ekonomik sistem başattır. Kapitalizm başatlığını yitirmiştir. Sayın Çebi, sizin korkuyla sayıkladığınız "…burjuva dünya görüşü, kapitalizme bağlılık vs…gibi" karabasanlar rüya olmuştur, tarihte kalmıştır. Sermaye burjuvazinin elinden alınınca, onun sömürücü özelliği ortadan kalkmadı mı? Devlet kasasında biriken sosyalist toplumsal nitelikli sermaye 20.yüzyılda harikalar yaratmadı mı? Sermaye yalnız burjuvazinin elindeyken mi zenginlik yaratır? Sanayi çağı sosyalizmi bu gerçekleri somut bir biçimde sergilememiş midir? Ve sosyalizm en az kapitalizm kadar sanayi devriminin gereklerini yerine getirmiştir. Koskoca Asya, bütün yoksul ülkeler, sosyalist sistemde oluşan sermaye birikimi gerçeğiyle sanayileşmelerini sağlamışlardır. Onun için, hele hele bilgi çağı koşullarında "sermaye birikimine", sermaye düşmanlığına gerek yoktur.

Sosyalizm kuruculuğunda üretici güçlerin kapitalist gelişmişliğini destekleyen görüşleri: "…son tahlilde …böylesi bir durum (yani sermaye birikimini desteklemek) sosyalizme değil, kapitalizme yönelimi güçlendirir" gibi anlamsız sonuçlara varıyorsunuz. Sayın Çebi, böylesi ön-yargılar asıl Jakobencilik değil midir? Sosyalizmde ekonomik gelişmelere tepeden mi bakmak gerekir? Sermaye birikimine karşı çıkmak tarihsel ilerlemeye karşı çıkmaktır. Marksizmin özüne karşı gelmektir. Sayın Kenan Somer sermaye birikimi dediğimiz dinamiğin gücünü çok iyi biliyor ve haklı olarak yeni "sermaye sahipliği" modelleri geliştirmenin sancısını duyuyor. Sermaye birikimini reddetmek bizi komünizme değil, ilkel komünal sisteme götürür.

Sayın Çebi, dün, ulus devlet sınırları içinde sermaye birikimini reddetmek, sermaye düşmanlığı yapmak kolaydı. Ama bundan böyle insanoğlu, bilginin üretim sürecine en önemli "üretim faktörü" olarak girmesiyle, tarihte görülmemiş bir üretim patlamasına, yani toplumsal zenginliklerin, bolluğun, bereketin akıl almaz bir biçimde artmasına tanık olacaktır. İşte bu iklimi, hiç beğenmediğiniz, hiç hoşunuza gitmeyen "sermaye birikimi" yaratacaktır. Bu nedenle Sayın Çebi, artık "ulusal sınırlar içinde ekonomik/toplumsal kalkınmayı gerçekleştirmek kaygıları geride kalıyor, küresel ölçeklerde "insanlığın çıkarları" öne çıkıyor. Bizce dünyada –milliyetçilikten arınmış– gerçek sol iklim oluşuyor. Tek pazar/tek piyasa oluşumları dünyanın "tekleşmesi"ni gerçekleştirecektir. Haritanın 200'e yakın ulus devletle parçalandığı dünkü dünya koşullarında "enternasyonalizm" bile hayaldi. Bugün enternasyonalist dayanışmayı değil, insanlığın birliğini perçinleyecek, Marksist anlayışta bir entegrasyon süreci başlamıştır. Bundan sonra sermayeden yana sağcı burjuva bilimi barutunu tüketmiştir. "Özgürlük/eşitlik/kardeşlik" özlemleri, asıl bundan sonraki aydınlık çağlarda gerçekleşme olanaklarına kavuşacaktır. Bu nedenle günümüzün yakıcı sorunu: sosyalizm modeli arayışları değil, "yeni sol anlayışın nasıl biçimleneceği" konusudur.

Proletaryanın çıkarları, emeğin, emekçi sınıfların çıkarları biçimindeki dünkü sol söylem terk edilmeli, "insanlığın çıkarları" söylemi güncelleştirilmelidir. İnsanlığın günümüzdeki sorunları, solun sorunları değil midir? Yani savaşların sona ermesi, savaşlara harcanan kaynakların insanlığın hizmetine sunulması, gelir dağılımı makasının tekrar adaletli bir yapıya kavuşturulması, dünya çapında yoksulluğun belinin kırılması, ekolojik sorunlar başta olmak üzere, yabancılaşmaya kadar varan ontolojik, epistomolojik vb… vb… gibi bütün sorunların çözümü. böylesine ilkel bir çağda, sanayi çağında (sosyalizm süreci de dahil) çözüm olanaklarına kavuşmaları mümkün müydü? Sanayi devriminin ilkel dinamikleriyle (organik güç + mekanik güç dinamikleriyle) bu sorunların üstesinden gelmek mümkün değildi. Bilgi çağı süreci kanalları açacaktır. Bizce, yeni çağın sol anlayışı bu noktalarda yoğunlaşmalıdır.

Üretici güçlerin "mükemmelliği", üretim araçlarının son derece verimliliği çizgisi yakalanmadıkça, insanoğlu ne kadar sosyalist düzen kurarsa kursun, yaralarını saramaz. Üretici güçlerin mükemmelliği, ekonomik / toplumsal zenginliği tepe noktasına çıkaracaktır. Bu çizgiye ulaşılmadan insanlığın mutluluğundan söz edebilir miyiz? Bilgi devrimi süreci başlamasaydı, bilgi devriminin dinamikleri devreye girmeseydi, saydığımız bütün bu sorunların aşılması asla mümkün değildi. Böylesine çözüm bekleyen devasa sorunlar varken, komünizm nasıl inşa edilebilir? Sözün özü; komünizmin gerçekleşebilmesi için sanayi devriminin tarihsel dinamikleri asla yeterli değildir. Böylesine geri ve ilkel dinamiklerle insanoğlunun mutluluğu sağlanamazdı. Sayın Çebi, kapitalist dönemde üretici güçlerin gelişmişliği sorununu "…burjuva dünya görüşüne bağlılık" olarak değerlendiriyor ve küçümsüyorsunuz. Önümüzdeki dönemde bu tavırlar sanırım prim yapmayacaktır. Bunca deneyimden sonra artık küçük burjuva Marksizmi de olgunlaşmalıdır.

Bilgi çağı bilim ve teknoloji alanında inanılmazları gerçekleştiriyor. Bu somut gözlemlerden sonra geriye dönüp baktığımızda, sosyalizmin, kapitalist sürecin tepe noktasına geldiği bir ülkede iş başına gelmiş olması halinde bile, komünizme geçişin yine de gerçekleşemeyeceğini bugün görebiliyoruz. Marx ve Engels'in göremedikleri nokta budur. O yıllarda gelecek bugünkü kadar net görülebilir miydi? Elbette görülemezdi. Kâhin olup olmamak ayrı bir konu. Ama günümüz koşullarında açıkça görülmektedir ki, sanayi devrimi dinamikleriyle komünizme ulaşılamaz. Belki, günümüzdeki inanılmaz teknolojik gelişmelerin "sosyalizm döneminde" gerçekleşebileceğini düşünenler olmuştur. Fakat sosyalizm süreci beklenenleri verememiştir. Teknolojik gelişme açısından kapitalizm her zaman sosyalizmin önünde yürümüştür.

Marx ve Engels, teorik kaynakları hazırlamışlardır. Onlardan sonra gelenler, Marksizme katkı yapanlar, yani Marksizm-Leninizm ideolojisini tamamlayanlar, Marksizmin özünü değiştirmişlerdir. Bizce Marksizm başka, Marksizm-Leninizm başkadır. Daha açıkçası, Marksizm-Leninizm, Lenin düşüncesidir. Siz Marx gibi değil, Lenin gibi düşünüyorsunuz, Sayın Çebi. Zenginliklerin bölüşümüne tepeden bakıyorsunuz. Oysa ki, komünizm anlayışı "zenginliklerin paylaşımı" üzerine kuruludur. Birileri sizi "…burjuva dünya görüşü" penceresinden bakıyor diye damgalar korkusuyla, üretici güçlerin gelişmesinden, zenginliğin artmasından tedirginsiniz. Bu korkular, doğal olarak sizi "fakirlikte eşitlik" sokağına çıkarıyor. O zaman da komünist öğretinin kurallarını bir tarafa atıyor, Marksist anlayışın temellerine inmeye çalışan insanları: "…bunlar bize, SBKP'nin ölmeden önceki vasiyetini, kapitalizmin gelişme varyantını öneriyorlar" diyorsunuz. Gerçi Aren ve Somer'in ikisinin görüşleri de, sanayi çağının aşılması konusunda henüz netlik kazanmamıştır. Ama bu saygıdeğer düşünürlerimiz, sanayi çağı sosyalizminin özündeki çıkmazları çok iyi ve doğru tespit etmektedirler. Onlar sanayi çağı devam ediyormuş gibi yeni koşullara uygun yeni modeller arayışını sürdürüyorlar. Aslında, başta da değindiğimiz gibi, her şeyden önce "çağ" tahlili yapılmalıdır. Bu konu açığa kavuşmadan hiçbir model bulunamaz.

Marx ve Engels sanayi çağında yaşadılar. Bu nedenle komünizm teorisi yalnızca sanayi çağı koşullarından hareketle ortaya çıkmıştır. Komünizm öğretisi elbette subjektiftir. Elbette iradîdir. Tarihsel süreçler gerçekten böylesi bir ekonomik sisteme elverişli olsaydı, tarih sosyalizm mücadelesini mutlaka komünizme ulaştırırdı. Örneğin, yakın gelecekte, bilgi toplumunun kuruluşu olgunlaşırken, özgürce düşünmenin önündeki engeller tümüyle kalkacaktır. Kalkmak zorundadır. Çünkü tarihsel süreçler bilgi devriminin dinamikleriyle uyumludur. Eğer sanayi devriminin doğal süreçleri komünizmle uyumlu olsaydı, o zaman bu süreçlerin komünizm kuruluşunu omuzladığına tanık olacaktık. Meğer, doğal evrim dinamikleri hep bilgi çağına su taşıyormuş. Gerçekten, sanayi devrimi dinamiklerinin komünizme değil de, bilgi çağına endeksli olduğunu kimse fark edememiştir. Bütün komünistler "…bir gün mutlaka!" inancıyla komünizm uğruna, insanlığın geleceği uğruna canlarını seve seve vermekten çekinmemişlerdir. Bugün yaşayanlar çok şanslıdırlar. Zira sanayi çağı dinamiklerinin komünizmi kurmaya yeterli olmadığını komünizm uğruna can verenler göremediler. Bugün tarih, bilgi çağı sürecini başlatmakla tarihsel gerçekleri somut olarak sergilemektedir.

Sanayi çağı sosyalizmi gelişen tarihsel koşullara göre "erken doğmuştur", "yanlış haritalarda uygulanmıştır"…" Marx'ın fikirlerini yeni değişimler açısından tekrar gözden geçirdik" "Lenin'in katkılarıyla yeni bir ideoloji, Marksizm-Leninizm ideolojisi doğmuştur… bunun eksiklikleri, yanlışları vardır... Sovyetler sosyalizmi Jakobence uygulamışlardır” ...vs…vs… Bu görüşleri uzatabildiğimiz kadar uzatabiliriz. Bunların hepsinde az yada çok gerçeklik payı vardır. Günümüzde, "Nerede yanlış yaptık?" sorusunun yanıtı asla ve asla aranmamalıdır. Dünyada herkes 1917 sosyalizminin neden başarılı olamadığını eleştiriyor. Bu yanlıştır. Bize göre: "1917 Ekim Devrimiyle gelen sosyalizmi tipi, aynen kapitalizm gibi sanayi devrimi dinamiklerinin, sanayi çağının ürünüdür. Ve sanayi devrimi onu, komünizmin nesnel alt-yapısını hazırlamak için değil, Metropol gelişmiş kapitalist ülkeler dışında kalan, yani emperyalizmin sömürdüğü yoksul ülkelerde sanayi devriminin işlevlerini yerine getirmekle görevlendirmiştir. İşte sosyalizm, komünizme ulaşmayı değil, sanayi devriminin özellikle Asya gibi bir haritada başaramayacağı görevleri yerine getirmiştir." Bu nedenledir ki 1917 sosyalizmine "Lenin tipi sosyalizm" "Rus sosyalizmi" vs…vs…gibi adlar verilmektedir. Bizce "sanayi çağı sosyalizmi" adı ya da kavramı daha doğrudur, daha bilimseldir. Bu nedenle sanayi çağı sosyalizmini Marksist anlayışta gerçek bir sosyalizm uygulaması olarak görmek…"nerede yanlış yaptık?" biçiminde sorularla bu tür bir sosyalizm uygulamasını yargılamak, eleştirmek yanıltıcıdır, yanlıştır. Bize göre sanayi çağı sosyalizmi, sanayileşme olgusunu Asya'nın uçsuz-bucaksız steplerine taşıyan, emperyalizmin sömürdüğü yoksul ülkelerin sanayileşmelerine katkıda bulunan, bu yükümlülüklerin gerçekleşmesinde aktif görev alan bir sosyalist modeldir.

Bizce, sosyalizm sanayi çağına özgü bir projedir. Sanayi çağı bir daha geri gelmeyeceğine, bir daha yaşanmayacağına göre, sosyalizm de bir daha uygulama ortamı bulamayacaktır. Gerçi Sayın Aren: "Marksizm bir bilimdir. Geçerliliği günümüzde de devam etmektedir. Bu nedenle her dönemde Marksizm yol gösterici kaynak olmaya devam edecektir. Sanayi çağına has nasıl bir sosyalizm modeli üretilmişse, bugün de, günümüz koşullarına özgü yeni bir sosyalizm projesi üretilebilir." diyor. Bizce artık dünyanın tekleşmesi süreci başlamıştır. Ulus devletler döneminde uygulanan kapalı/içe dönük ekonomilerin, sosyalist modellerin bu yeni koşullarda uygulanabilmesi olası değildir.

Bugün dünya "tek pazar-tek piyasa" hedefine endekslenmiştir. Bu süreç, giderek dünyanın tekleşmesini gerçekleştirecektir. İşte, Marx'ın ekonomik ve sosyolojik çözümlemelerinin, bilimsel komünizminin özü bu tarihsel çizgide yatmaktadır. Dünyanın tekleşmesi sürecinde yeni bir dünya ve bu dünyanın kurumları inşa edilecektir. Günümüzdeki AB bütünleşmesi, dünyanın tekleşmesine giden yolun ilk basamağıdır. Yakın gelecekte Uzak doğuda Çin, Hindistan ve Japonya eksenli, üç milyar nüfuslu, üçüncü bir odak daha oluşacaktır. Bu üç kutuplu dünyada "yeni bir sosyalizm modeli"ne gerek duyulmayacaktır.

Çünkü Marx sosyalizmi, komünizmin alt-yapısını hazırlayan geçiş dönemi olarak düşünmüştü. Çünkü kapitalist dönem ne kadar gelişmiş olursa olsun, komünizm için yeterli ön-koşulları hazır hâle getiremeyecekti. Şimdi böylesi sorunlar gerilerde kalmıştır. Bundan böyle nasıl olursa olsun, hiçbir sosyalist modele gerek duyulmayacaktır. Komünizmin nihai hedeflerine ulaşılacaktır. Yani sınırların ortadan kalkması, ulus devletin ve onun kutsal kurumlarının aşılması, devletin sönmesi, vb. oluşumların hepsi birdenbire bir anda değil, teker teker ya da birer ikişer tarihsel süreçte aşılacaktır.

Sömürünün ve sınıfların ortadan kalkması… bizce en önemli düğüm budur. Ne yazık ki, en son aşılacak düğüm de budur. Biz, bütün bu görkemli sonuçlara, sanayi devrimi dinamiklerinin belirlediği bir dünyada yaşayan Marx gibi devrimci yollardan varılabileceğine inanmıyoruz. Biz, bir başka devrime inanıyoruz. Bilgi çağı sürecinde üretim araçlarının son derece mükemmelleşmesi, üretimdeki verimliliğin artması ve dünyada toplumların özgür birey/entelektüel üretimini yığınsallaştırmaları. Sınıfların yok olması, sömürünün ortadan kalkması, bu koşulların küresel çapta oluşmasına bağlıdır. İnsan iradesine bağlı bu aşamaları sosyal devrimler kısaltmaya çalışmışlar ama, gerçekleştirememişlerdir. Gelecekte, doğal evrim süreçlerinin ilerlediği yolda, bilgi çağı dünyası bilgi devrimlerinin küresel sarsıntılarıyla alt-üst olacaktır. İşte, bilgi alanındaki depremler tarihi hızlandıracak, bu devrimler insanoğlunun yaralarını saracaktır.

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik mücadelesi insanoğlu var oldukça sürecektir. Sınıflar ve sömürü var oldukça bu kutsal erdemler için mücadele devam edecektir. Sanayi çağına "takılı kalanlar" kabul etmeseler bile, tarihsel ilerleme bilgi çağı sürecini başlatmıştır. Bu çağ "bilgiye dayalı" bir çağ olacaktır. Bu çağın küresel toplumu, sanayi çağı ve daha önceki ilkel çağlarda olduğu gibi, "sürü"lerden oluşmayacaktır. "Özgürce düşünmenin" önündeki engeller, yani milliyetçilik ve dinsel inançlar dünya ölçüsünde ortadan kalkmadıkça, toplumların özgür birey/entelektüel üretimi yığınsallaşamayacaktır. Gelecekte dünya, küresel olarak üretici güçlerin mükemmelliğine ulaşacaktır. Bu iki olgu, özgür birey ve üretici güçlerin mükemmelliği olguları yaygınlaşmadıkça "yaşanası bir dünya" kurulamaz. Kapitalizm öncesi bütün ilkel ve geri kalıntılar, köylülüğün tarihe karışması bu süreçte gerçekleşecektir. Sanayi çağı insanlığın "benzeşmesi"ni sağlamıştır. Bilgi çağı süreci entegrasyonu, yani komünizmin son aşamasını, yani insanlığın "bütünleşmesi"ni perçinleyecektir.

Prof. Sadun Aren: "İnsanlık ne çekerse küreselleşmenin tamamlanamamasından çekecektir." diyor. Yeni solun nasıl biçimleneceği elbette yakın gelecekteki oluşumlara bağlıdır. Fakat, şurası bir gerçektir ki, yeni solun özü entegrasyon süreciyle iç içedir. Bu gerçek şimdiden uç vermektedir. Sayın Çebi, bu süreçte "siyasal özne"nin zorunluluğundan söz ediyorsunuz. Yeni bilgi çağı sürecinin gelecekte "siyasal özne"ye dayalı bir toplum yaratmayacağı şimdiden görülmektedir. Genel eğilimin siyasal özneden ziyade "toplumsal özne"den yana gelişeceği kanısı daha akla yakındır. Genç nesillerin daha bu günden politikadan nefret ettikleri gözlemlenmektedir. Çünkü, sanayi çağının siyaseti ve temsili demokrasisi kirlidir, gerekeni vermemiştir. Bu çağda Sivil Toplum Kuruluşları(STK)'nın öne çıkacağı söylenmektedir. STK'larının küresel çapta yaygınlaşacağı doğrudur. "Doğrudan demokrasi" koşullarında STK'lar bütün dünyayı adeta bir ağ gibi saracaklardır. Bütün dünyada örgütlenen STK'lar oluşacaktır. İşte bu koşullarda siyasal değil, küresel bağlamda bir "toplumsal özne"den söz edebiliriz. Bu öznenin aynı anda bütün dünyayı ayağa kaldıran bir küresel güç olmayacağını kim iddia edebilir ki? Kısacası, bundan böyle öncü güç, ne sosyal bir sınıf, ne bir blok, ne de gruptur. Bu öncünün dünya kamu oyunu aynı anda etkileyecek büyüklükte ve güçte oluşacak "sivil toplum kuruluşları" olacağı şimdiden sezilmektedir. Ama bu kuruluşlar nasıl bir kurumsallaşma süreci izlerler, nasıl bir örgütlenme modeli gerçekleştirirler, bunları kestirebilmek henüz mümkün değildir.

Günümüzde AB süreci çok önemli bir laboratuardır. AB süreci kesinlikle desteklenmelidir. Günümüz ilericiliğinin kıstası budur. Bu yeni projenin oluşturacağı yeni kurumların oluşmasına katkıda bulunulmalıdır. Dünyanın "tekleşmesine" giden bu süreçte Marksizm/ Leninizm değil, Marksizm tekrar ele alınmalı ve gözden geçirilmelidir. Edebiyat ve sanatta modernizm ötesi anlayışlar, yani post-modernizm tekrar ele alınmalıdır. Klasik burjuva kültürünün sona ermesi, burjuva sanatının yozlaşması dönemlerinden sonra liberalizmin "bilim-kurgu" biçiminde el attığı kokuşmadan post-modernizm kurtarılmalıdır. Post-modernist sanat tarihten süzülüp gelen "sol değerler" temelinde yeniden geliştirilmeli, özellikle bilim kurgu alanındaki liberal yozlaşmanın önüne geçilmelidir.

Bugün neo-liberalizm başat değildir. Başat olan sistem globalizmdir. Kapitalizm "kalıntı" üretim ilişkileri niteliğindedir. Neo-liberalizm çarpıtması kesinlikle doğru değildir, yanıltıcıdır. Bugün bilgi çağını kabul etmemek gericiliktir. Bilgi çağı "baskın" çağdır. Bilgi çağı, sanayi çağı gibi hazırlanarak değil, aniden gelip kapıya dayanmıştır. Bu nedenledir ki, bilgi çağının kurumları yavaş yavaş süreç içinde var olacaktır. Bu konuda "AB projesi, bir laboratuardır" dedik. AB süreci bilgi çağı kurumlarını teker teker yapılandıracaktır. Dünyanın gözü Avrupa'dadır. Nasıl ki sanayi devriminin ulus devleti -ve onun bütün kurumları- Batıda biçimlenmiştir, şimdi de bilgi çağının devleti ve bu devlete özgü yeni kurumlar, yine bu anakarada doğacak, biçimlenecektir. Günümüzde yeni bir devlet teorisine ve onun yeni kurumlarına gereksinim vardır.

Proletarya diktatörlüğünün bundan böyle hiç bir biçimde uygulanma şansı yoktur. Bu nedenle, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmeleri de gerçekleşemeyecektir. Sayın Somer'in "toplumsal özel mülkiyet" arayışı kategorik olarak daha doğrudur. Çalışan kitlelerin fonlarında büyüyen bir başka sermaye daha vardır ki, henüz bu sermaye âtıldır, üretimin dışındadır. Fakat bu sermaye akıl almaz ölçülerde yoğunlaşmaktadır. Bırakalım ücretli üretken kafa işçilerinin emeğinden doğacak sermayenin yeni bir özel mülkiyet biçimi olacağını, asıl bu, toplumsal tabanı giderek genişleyen ve âtıl olmaktan çıkma aşamasında olan kamusal sermaye çok önemlidir. Sosyal güvenlik kurumlarında, vakıflarda, vb. kasalarda biriken bu dev sermaye nasıl bir yol izleyecektir? Marx yüz elli yıl önce bu gerçeğe parmak basmış ve "Sermaye birikimi hızlandıkça, sermayenin sınıfsal özellikleri kaybolur ve toplumsal nitelikleri ağır basar," demiştir. Bu nedenle gelecekte sermayenin toplumsallaşması gerçekten yeni bir hız kazanacak ve özel mülkiyetin yeniden biçimlenmesi süreci, yeni çağa özgü yeni toplumsal biçimler doğuracaktır.