İdris Küçükömer Meselesi

1960'lar sonunda yazıp yayınladığı kitabından kimileri o gün ne anladılarsa ve bugün ne anlıyorlarsa, onlara göre İdris Küçükömer hâlen yaşıyor olsaydı AKP'yi solda, CHP'nin çok solunda bir parti olarak görür ve ilan ederdi. Hattâ bununla da kalmaz, AKP'ye ve onun yüklendiği söylenen misyona gönül verirdi!

Böyle düşünmek, İdris Küçükömer'i de, Düzenin Yabancılaşması'nı da hiç mi hiç anlamamış olmaktır. Üstelik, ne ilginçtir ki, o kitap ilk yayınlandığında Küçükömer'i emperyalizm yardakçısı ilan ederek ağız dolusu sövgüyle yıldırmaya kalkan "devrimci" küheylânların çoğu, bugün "tek kutuplu dünyanın efendisi" ilan ettikleri ABD'nin gücüne tapınmayı meslek edinmiş kelli felli sütçü beygirleri olarak, AKP gibi bir siyasi oluşumun yörüngesinde fırdönüyorlar. Daha başka birileri de var ki, ne zaman TC'nin kurucularına –kendi meşreblerine göre– övgü yağdırma ya da karalar çalma sözkonusu olsa, Küçükömer'in yazdıklarına atıfla, kafadan uydurdukları ucube bir "Jakoben" yakıştırmasıyla rastgele ahkâm kesmeye bayılıyorlar. Böyle yapmakla, Jakobenliğin ne olduğundan hiç mi hiç haberleri olmadığını gösterdikleri gibi, Cumhuriyet'in kuruluş ve ilk gelişme dönemleri hakkında da yine iddialarıyla mütenasip bir cehalet sergiliyorlar.

Küçükömer'i yanılmadan ve başkalarını yanıltmadan anlayabilmek için esas maksadını ve en büyük derdini onunla paylaşıyor olmak gerekirdi. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu belirleyen kestirmeden pozitivist düşünce kalıplarını, ya da doğrudan siyaset (iktidar) pratiğinden edinilme Kemalist ezberleri sözde devrimci klişeler hâlinde mahalle mektebinde Kur'an kıraat edercesine tekrarlayıp duranların havsalası İdris Küçükömer’in derdini ihataya yetmedi. Bugün de yetmiyor. Onun derdi, ülkede Marksizm’le henüz daha yeni yeni tanışmakta olan "solcu"luğu 1930'lu yıllar başında bir ara parlayıp sönen “Kadro” hareketinden beri kendi fâsit dairesi içinde dönenip duran Kemalist safsatalara bulaşmaktan alıkoymaktı.

Ama geç kalmıştı.

Anlaşılamadı ya da söyledikleri çarpıtılarak kasıtlı tezvirata uğradı.

İdris Küçükömer "sol", "sağ"dır!, "sağ" da "sol"! demedi hiç bir zaman. Demezdi. O sağını solunu iyi bilir bir has Marksistti. Kitabındaki malûm sağlı sollu şema (Batıcı-laikler ve Doğucu-İslamcılar tefriki) böyle bir konum değiştokuşunu öngörmüyordu. Bu iddianın sahipleri o gün olduğu gibi bugün de hem ona, hem Düzenin Yabancılaşması'nda yazılanlara, hem de –en önemlisi– TC'nin kuruluş ve gelişimine damgasını vurmuş olan tarihsel gerçekliğe kendi kafalarındaki idealist şablonları yakıştıranlardır.

Küçükömer'inki bir ezber bozma yöntemiydi. Tarihsel gerçeklikte geniş yığınların maddi konumları/ çıkarları bağlamında hayatı ve içinde yaşadıkları toplum realitesini kendi algılamalarından doğan siyasî tercihler, Cumhuriyet’in "devrim" retoriğinin balonunu 46'dan beri her seçimde niçin ve nasıl patlatıyordu? 27 Mayıs 1960'ta iktidardan asker zoruyla alaşağı edilen Demokrat Parti'nin uzantısı Adalet Partisi sadece beş yıl sonra, 65 genel seçiminde, üstelik nisbi seçim sistemiyle %50'nin üzerinde oy alıp tek başına iktidar olurken, adı Cumhuriyet'le âdeta özdeşleşmiş Cumhuriyet Halk Partisi, başında İsmet İnönü gibi bir devlet bânisi ve Mustafa Kemal yadigârı mümtaz şahsiyet varken, onun ardından nal toplamıştı. Bunun akla yakın bir açıklaması olmalıydı. Bugün olduğu gibi o zaman da gönüllü ya da zoraki CHP muhibbi kimi aydın çevrelerde revaçta olan "Halkımız henüz geri, cahil, dinci/tarikatçı, şu bu olduğu için" tarzında açıklamalar Küçükömer'i tatmin etmekten çok uzaktı: Marksist solun kitlelerle bağ kurması açısından işe yarar bir perspektif sunmuyordu.

Meseleye böyle bakınca, neyin "sağ", neyin "sol" olduğunun ya da neye "sol", neye "sağ" denileceğinin bir önemi yoktu. Somut pratikti kitlelerin hayatını, dolayısıyla siyasete yansıyan tercihlerini belirleyen. Yani kimlere sol, kimlere sağ deniliyorsa, onların kendilerine özgü söylemlerinden çok, iktidarda ve muhalefette ne eyledikleri önemliydi. Bir başka deyişle Cumhuriyet'in ne olduğu ve neyin cumhuriyeti olduğu yaşanan hayatlarda geçerli pratiğin sınavında belli olurdu. Sosyalistler bunu görsünler, dünyayı ve Türkiye'yi somut, maddi kriterlerle kavrayıp kitlelerin nasıl bir hayatı ne için yaşadıklarını, o hayata nasıl tepki verdiklerini ve o hayatın nasıl değişebileceğini görüp kendi devrimci mücadele hatlarını buna göre tayin etsinler istiyordu İdris Küçükömer. Bunun olabilmesi için de genç dimağların her şeyden önce TC devletinin sınıfsal oluşum ve gelişim süreçlerinin yorumuna damgasını vurmuş olan "ilerici-gerici" ya da "bürokrasi-halk" çelişkisi türünden ezberlerin bozulması lâzımdı. Bir başka deyişle de, durmadan tekrarlanıp duran "devrim" retoriğinin içi doldurulup içeriğinin ayıklanması gerekiyordu ki devrimin , devrim olduğu kadarıyla, neyin devrimi olduğu somut tarihî bağlamda gözler önüne serilebilsin.

………

Celal Bayar İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin İzmir Kâtibi Mesulü (yöneticisi) ve önde gelen Kurtuluş Savaşı militanlarındandı. Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra doğrudan Atatürk'ün teşvikiyle İş Bankası'nı kurdu ve İktisat Bakanı, daha sonraları da, 937'de, İnönü'nün yerine Başbakan oldu. Hızlı bir "teşebbüsü şahsi" yanlısı olarak tanınmıştı. (Kendisi, bir ara, " Ben sosyalist deta’yım," demiştir!) M.Kemal'in de devletçilikten ziyade özel girişimci iktisat anlayışına yakın olduğu bilinir. İş Bankası'nın kuruluş sermayesinin büyük bölümünü kendi cebinden ödemişti. Devletçi olanlar, daha çok (o da 930'dan sonra) İsmet Paşa’ya yakın bir çevreydi. Cumhuriyet'in kuruluşu ardından 1930'a kadar hemen bütün Cumhuriyet ricali özel teşebbüsçüydü. Devletçilik 30'lu yıllarda makbul ve geçerli çizgi oldu. 1929 büyük mâli krizi ardından ve o krizden doğan sonuçlar (ithalatın zorlaşması, yabancı yatırım sermayesi eksikliği, vb…) nedeniyle gündeme geldi. Nitekim 920'den beri sürmekte olan "Meclis Hükümeti" rejiminden 1923 yılı Ekiminde parlamenter cumhuriyet rejimine geçişin ardından 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kuran Rauf Bey, Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşalar gibi Kurtuluş Savaşı kumandanları da, izlenecek iktisadi politika konusunda Gazi'den ve İsmet Paşa'dan çok farklı şeyler düşünmüyorlardı. 1923 İzmir İktisat Kongresi'nin liberal ekonomiye kesin öncelik ve ağırlık tanıyan kararlarının üzerinden çok az bir zaman geçmişti. "Muhalif" paşaları ve destekçilerini Gazi ve İsmet Paşa ile destekçilerinden ayıran, temel ekonomik ve sosyal tercihleri değil, Cumhuriyet’in kurulu iktidar yapısında işgal etmeye kendilerini aday gördükleri yerdi. Yani, daha açık bir ifadeyle, ortada bir iktidar sorunu, iktidarın nasıl, kimler arasında paylaşılacağı sorunu vardı. Öyle ki, bu çelişkiyi Ali Fuat Paşa'nın Büyük Zafer kazanıldıktan bir süre sonra, "Senin havârilerin şimdi kimler oluyor, Paşam?" diyerek Gazi'nin yüzüne vurduğu söylenir. Lozan'da süren sulh müzakereleriyle ilgili Ankara'da çıkan sert tartışmalarda da iktidar sorunu tarafların arasını açıyordu. Müzakerelerin bir ara kesintiye uğramasına neden olan "ihtilaf" aslında Lozan kaynaklı değil, doğrudan Ankara kaynaklıydı. Sonunda yeni Cumhuriyet'in mürüvvetini bir an önce görmek isteyenler ağır bastılar ve Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanarak 23 Ağustos’ta TBMM’de onaylandı, bir yıl sonra da resmen yürürlüğe girdi. 1925 Şubatında Doğu'da Şeyh Sait isyanı patladı. Bunun üzerine çıkarılan Takriri Sükûn Kanunu Meclis'te Cumhuriyet Halk Fırkası'nın yanısıra bir ikinci partinin yaşamasına elverir iklimi kurutunca, Terakkiperver Parti Cumhuriyet hükümeti tarafından kapatıldı, bir yıl sonra da kurucuları (İstiklal Harbi'nin ünlü paşaları ve Lozan'da Batılılarla kozlar paylaşılırken Ankara'da Başbakan olan "Hamidiye Kahramanı" Rauf Bey) İzmir suikasti dâvası vesile edilerek İstiklâl Mahkemesi önüne çıkarıldılar. Rauf yurtdışına kaçarak kurtuldu ve Atatürk ölene kadar geri dönmedi, öbürleri hayatlarını İsmet Paşa'ya borçlanma bahasına yakalarını o işten zor kurtardılar. Yeni cumhuriyetin başında, fiilen, Gazi ile İsmet Paşa kaldı.

Sonradan TC ideolojisinin inşası sürecinde zihinlere ve söylemlere hâkim olan ilerici-gerici, bağımsızlıkçı-mandacı/işbirlikçi, devrimci-karşı devrimci yakıştırmalarının arka planını bu olguda aramak gerekir. 23-26 arasında Gazi ile "Paşalar" arasında parlayıp sönen iktidar çekişmesinde saf dışı kalanlardan hiç birinin "kavga"yı sonuna dek götürmeyi seçmemiş, "hır" çıkarmaya kalkmamış olmasının da nedeni budur. Onlar da Gazi ve İsmet Paşa ve destekçileri kadar moderleşme yanlısıydılar. Modern cumhuriyete kararlılıkla karşı çıkmaya niyetlenmiş olsalardı kitleler içinde kendilerine pekâlâ destek bulabileceklerini düşünebilirlerdi; en azından böyle bir şeyi denenmeye değer görürlerdi. Takrir-i sükûn karşısında geri çekilip "muhalefet" girişiminden vazgeçmelerinin esas nedeni, modern Cumhuriyetin bekaası ve genel gelişim çizgisi konusunda Gazi ve çevresiyle aralarındaki temel mutabakattı. Paşaların, uğrunda kıyasıya kapışmayı göze almaya değer görecekleri başka bir "dâva"ları (sözgelimi, saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasını içlerine sindirememek gibi) yoktu. O yılların koşullarında, 919 Mayısındanberi olup bitenlerden sonra, Mustafa Kemal Paşa’yla kıyasıya kapışmadan da hiç bir muhalefet yapılamayacağını gördüler ve sahneden çekildiler. Tam aynısı değilse de ona yakını Serbest Fırka olayında (1930) görüldü. Kurucular, fırkanın programını, siyaset hattını belirleyenler, hep, Gazi'nin yakın çevresi içinden çıkmışlardı. Dahası, Serbest Fırka, doğrudan Gazi'nin girişimi, teşviki, ısrarı, âdeta zorlamasıyla kuruldu. Kurucuların kimler olacağından, programatik ilkelerin ana hatlarının tespitine kadar her şeye Gazi nezaret etti. Fırka reisi Fethi beyin (Okyar) o sırada elli yaşlarında olan M.Kemal Paşa'nın Selanik günlerinden kalma neredeyse kırk yıllık en yakın dostu ve siyaset arkadaşı, 1920 Nisanından sonra birkaç kez başbakan olduğu da unutulmamalıdır.

Serbest Fırka'yı kuranlar Fırka'nın kısa sürede sağlayacağı anlaşılan başarının boyutundan, Gazi Paşa'nın kendisi gibi, fena halde korktular ve üç ay içinde yukardan gelen işaretle bu işe son verdiler. Hemen hepsi Kurtuluş Savaşı sırasında Müdafaayı Hukuk Cemiyeti'nin ve 23-30 yılları arasında yeni Cumhuriyet'in fikir çatısının kurulmasında ve siyasetinin yürütülmesinde aktif görev almış kimselerdi. Parti kapanıp gittikten sonra çoğu Halk Fırkası'nda ve devlette kendilerine yine yer ve işlev bulmakta zorlanmadılar. (Genç yaşta S.F.'nın Aydın il başkanı olarak siyasete giren Adnan Menderes az bir süre sonra bu defa Halk Fırkası'ndan mebus oldu ve 1946'ya kadar CHP'den, daha sonra da DP'den olmak üzere 1960 Mayısı’na kadar hep mebus kaldı.)

Bu bağlamda, TC'nin gelişme doğrultusunun olgusal ve mantıkî temelinin doğru kavranılabilmesi için önem taşıyan bir tespite burada –kısaca da olsa– değinmemde yarar var. Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka'yı da, Serbest Fırka'yı da programatik yaklaşımlarındaki kimi vurgulardan hareketle, İttihat ve Terakki ve Müdafaayı Hukuk (yani Kurtuluş Savaşı) karşıtı Hürriyet ve İtilaf partisiyle aynı çizgide görmek, 1908 hareketinin yarattığı toplumsal ve siyasal ivmeyle çeşitli evrelerden geçerek bugüne kadar gelen TC'nin oluşum ve gelişim sürecini ve çeşitli siyasî hareketlerin, heyetlerin ve aktörlerin o süreçte işgal ettikleri yerleri anlamlandırmakta –ve o nedenle günümüzde olup bitenleri de doğru dürüst anlamakta– pusulayı hepten şaşırmaktır. TCF de, SF de fikrî ve ideolojik ana omurgası İttihat ve Terakki geleneğine dayanan rejimin kendi iç muhalefet hareketleriydi, TC'nin geleceğini tehlikeye atabilecek gelişmelere açık alternatif siyaset arayışları değil.

………

Gazi ölünce İsmet Paşa Reisicumhur seçildi. Celal Bayar Başbakandı. İsmet Paşa’nın devletin başına geçmesi öyle sanıldığı gibi kolay ve kendiliğinden olmadı ama, sonunda onun başa geçmesinde Bayar, en azından mevcut hükümetin başı olarak, yabana atılamayacak kilit bir rol oynadı. Ondan sonra başbakanlıktan ayrılıp köşesine çekildi. Ama ne o TC'siz, ne de TC onsuz yapabildi. 1945'te, İkinci Savaş ertesi, Demokrat Parti'yi kuranların başında yer alması âdeta kaçınılmazdı. Diğer kurucular – Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan– ve daha başkaları da hemen hep CHP'de öne çıkmış kişilerdi. Köprülü, uluslararası ün sahibi bir tarihçi olarak 1923'ten itibaren dünyanın birçok yerinde bilimsel platformlarda genç Cumhuriyet’i temsil etmişti, Tarih tezlerinde ve edebiyat tarihi araştırmalarında Türk milliyetçiliğinin yüzünü güldüren görüşleriyle tanınıyordu. Koraltan 20-23 arasını İstiklâl Mahkemeleri'ne yakın çevrelerde geçirmiş, sonraları idarede geniş tecrübe kazanmış, yıllardır CHP'nin mutemed adamları arasında sayılan bir şahsiyetti. Menderes, Serbest Fırka macerasından sonra sürekli seçilip geldiği Meclis’te işinin hakkını veren bir mebus olarak tanınıyordu. Menderes, vaktiyle Atatürk’ün takdirine mazhar olmuş, saygı duyulan bir Egeli parti kodamanıydı.

DP kurulduktan az sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun yerine Recep Peker atandı. Saraçoğlu Savaş içinde Hitler Almanyası'na açık sempatisini gizlemeyen bir siyasetçi olarak tanınmıştı. Balkanlar üzerinden sarkıp Yunanistan'a kadar gelen ve kuzeyde Rusya içinde doğuya ilerlemekte olan Alman ordularıyla işbirliği yapıp Kırım üzerinden Kafkaslara yürüyerek "esir Türk illeri"ni kurtarma planları yapan asker, sivil birtakım Nazi taraftarı kimselerle yakın ilişkileri olduğu da biliniyordu. İsmet Paşa, savaşın galipleriyle mağluplarının kimler olacağı aşağı yukarı anlaşılınca, 44 yılının 19 Mayıs töreninde yaptığı ünlü konuşmasında sözünü esirgemeden Nazi işbirlikçilerine çatarak –ve o arada bunlardan kimilerinin fena halde cezalandırılacağını da haber vererek– Türkiye'nin savaş sonunda tutacağı safı ilan etmişti. 46 yılının Ağustos ayında Şükrü Saraçoğlu'nun yerine Başbakan olan Recep Peker ise, 930'lardanberi dile getirdiği sert ve katı "inkılapçı" görüşleri ve CHP'nin ve devletin otoriter tek parti yaklaşımını tavizsiz savunmasıyla tanınmış kıdemli bir siyasetçiydi. Başbakan olarak, Cumhuriyet tarihinin ilk resmi devalüasyonunun altına imza attıktan sonra görevde çok kalmadı. 1946 Temmuzunda yapılan ilk tek dereceli ( lâkin hâlâ daha açık oy, gizli sayım'lı) genel seçimde DP'den Meclis'e altmış dolayında muhalefet milletvekili girmişti. Peker bir bütçe tartışmasında kendini tutamayıp DP sözcüsü Adnan Menderes'e "Psikopat!" deyince kıyamet koptu ve çok geçmeden İsmet Paşa Peker' in işine son vererek (1947 Eylül) daha sonraları bir münasebetle kendisine "Çekil!" diye telgraf çekenlere, "Çekildim, 95 okkayım!" diye cevap veren bir Karadenizli'yi –Hasan Saka– başbakan yaptı. Bir süre sonra da, 1950 yılında yapılacak tek dereceli, gizli oy/açık sayım'lı, dürüst ve âdil genel seçimde başarı kazanacak olurlarsa ülkeyi kendilerine teslim ve emanet edeceğini Celal Bayar ve arkadaşlarına taahhüt etti. 12 Temmuz, 1947 Beyannamesi!

………..

Demokrat Parti kurulduktan hemen sonra çok büyük bir hızla gelişti. Ardında, 1923-30'lardanberi süregelen tek parti iktidarı uygulamalarından duyulan her türlü hoşnutsuzluk, tepki ve infialle katlana katlana birikip adeta kökleşmiş derin ve yaygın bir toplumsal muhalefet potansiyeli taşıyordu. Sadece, Cumhuriyet'le devreye giren köklü üstyapı yeniliklerinin Müslüman hassasiyetlerde doğurduğu tepki ve 50'li yılların ilk başlarındaki yaygın deyişle "27 yıllık" istibdad rejimine duyulan nefret değil, bunların yanısıra –ve asıl– ekonomide ve toplum hayatında Cumhuriyet adına ne yapıldıysa ve –daha da önemlisi– ne yapılmadıysa hepsine toplumun sınıflar skalasının her katmanında duyulan tepki de vardı bu potansiyelin içinde.

Muhalefette ağır basan dinamik, kimi "karşıdevrim" teorisyenlerinin yıllardanberi ağızlarına pelesenk ettikleri "büyük toprak sahipleri/gerici feodaller/ hacı-hoca taifesi" ittifakı değildi. Bambaşka muhalefet dinamikleri vardı işin içinde: 23 yıllık Cumhuriyetin 23 yılda herşeye rağmen ekonomik, sınaî donanım ve altyapı yatırımlarında olduğu kadar eğitimde, sağlıkta, kültür/sanat alanında, vb. de kaydettiği atılımlar bağlamında öne çıkan sosyoekonomik pratiği –sermaye birikimini hızlandırmayı öngören vahşi kapitalist sömürü, dedikodusu ayyuka çıkan büyük yolsuzluklar (o zamanki yaygın deyişle "aferizm"), Varlık Vergisi yoluyla külliyetli mikdarda azınlık servetine el konulması gibi uygulamalar, savaş yıllarının pervasız karaborsa faaliyeti,vb…– ile beslenip kabına sığmama noktasına gelmiş dayanmış İstanbul ve İzmir ticaret burjuvazisi… bunlarla ötedenberi varolagelen içli dışlı ilişkilerini sürdürürken, bir yandan da yeni yeni ilişkiler kurup geliştirmekte olan Ankara ve taşra bürokrasisi… aynı bürokrasinin Anadolu'nun her bir yanında mahallî eşrâfla aile ve karâbet ilişkileri sürüp giden gözü açık, cevval unsurları… mahallî parti ve devlet kodamanlarıyla toprak ve aşiret mutegallibesi aile büyüklerine başkaldırmak ya da hiç değilse onlarla aşık atıp kendilerini ispat etmek için fırsat kollayan iyi yetişmiş "Cumhuriyet çocuğu" muhteris avukat, doktor, eczacı, mühendis,vb… kitlesi… Doğuda çok sayıda isim ve nüfuz sahibi mağdur edilmiş Kürt ailelerin, Şeyh Sait isyanı ve daha sonra Dersim olaylarının, İkinci Savaş yıllarında 33 Kürt vatandaşın Mustafa Muğlalı Paşa tarafından uluorta kuşuna dizilmesinin Kürt halkının ortak yaşantısında açtığı efsaneleşmiş yaraların iziyle haşır neşir yetişmiş çocukları…Bütün bunlar, 1923-45 arası devlet pratiğinin somut birikimi yani, İnönü'nün CHP'si ile Bayar'ın DP'sini –sözgelimi Dersim isyanına giden sürecin teşhisinde ve alınan tedbirlerin seçiminde Bayar'ın oynamış olduğu belirleyici role rağmen– karşı karşıya getirmişti.

Kısa sürede bu muhalefetin, CHP ile eski ilişkiler içinden gelmeyen, ya da "memleket"in geleceğini "macera"ya atmaktan çekinmeyecek kimi daha radikal unsurları, giderek DP saflarında yer almaya ve çıkarlarını, geleceklerini orada ve oradan konsolide etmeye teşne Cumhuriyet zâdegânı için gerçek bir tehlike arzeder oldular. İsmet Paşa'nın 12 Temmuz Beyannamesi'yle gözettiği başlıca hedeflerden en başta geleni, DP'nin, dolayısıyla ileride başa geçebilecek DP ağırlıklı bir yönetimin bu tür "tehlikeli" unsurlardan arınmasını, ya da onlara pabuç bırakmayacak bir yapıya sahip olmasını sağlamaktı. 12 Temmuz’un epey öncesindenberi Reisicumhur ile DP Genel Başkanı arasında dolaylı ya da dolaysız ciddi müzakereler yapılmaktaydı. (O müzakerelerin birinde Reisicumhur'un eski Başvekil'den yeni Parti'nin Doğuda ve Güneydoğuda örgütlenmekten geri durmasını istediği biliniyor. Bu isteğin kabul edilmediği de…) Nitekim 12 Temmuz Beyannamesi'nin hemen ardından DP ortadan ikiye bölündü. Daha çok taşra –özellikle orta Anadolu– çıkışlı genç unsurların önemli bir bölümü –aralarında sonraları pek ünlenen Osman Bölükbaşı da vardı– Bayar ve arkadaşlarını "muvazaa" ile, yani Parti tabanının arkasından "Millî diktatör"le uzlaşmayı seçmekle suçlayarak Parti'den ayrıldı. Şaibeli 46 Temmuz seçiminde DP'den Meclise girebilen altmış kadar mebusun yarıdan fazlası isyancılara katıldı.

12 Temmuz Beyannamesi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'nın (ve bir bölüm dünyanın da) savaşın galiplerince yeniden inşaası bağlamında gündeme gelmişti. Türkiye'de tek parti rejiminden çok partili "demokrasi"ye geçişin –bir zamanlar sık kullanılan bir deyişle– "YALE anahtarı" gibi bir şeydi. 1946'da DP'nin yanısıra birçok parti daha kurulmuştu; bunlardan sadece bir teki, DP ayakta kaldı. O arada kurulan Türkiye Sosyalist Partisi ile Türkiye İşçi Köylü Emekçi Partisi birkaç ay anca faaliyet gösterdikten sonra CHP hükümetinin özel hışmına uğrayıp kapatıldılar. Sendikal çalışmalar da olur olmaz resmî ve fiilî yollardan sıkı denetim altında tutulmaya devam etti. Serbest sendikal örgütlenme, grev gibi şeyler yasak ve suçtu. Sosyalist sol yayınlara göz açtırılmıyordu. Daha 944'te, Sabiha ve Zekeriya Sertel'in çıkarmakta oldukları Görüşler dergisi ve yazarları arasında yer aldıkları günlük Tan gazetesi doğrudan CHP gençlik kollarına bağlı eli sopalı gürûhlar harekete geçirilerek basılmış, matbaa makinaları, kâğıt depoları,vb. vahşice tahrip edilmişti. Sonradan azgın güruhun elebaşları yerine gazete ve dergi yöneticileri poliste, savcılıklarda sorgudan geçirilmişti. Rejimin gözü "demokrasiye geçiş"in arifesinde o kadar karaydı! Meşhur Köy Enstitüleri girişiminin de yarı yolda akaamete uğratılıp boşa çıkarılmasının koşullarını hazırlayan yine 46-50 arasında CHP hükümetleri oldu. Bu arada, savaş yılları boyunca İnönü' nün gözde Eğitim bakanı olarak görev yapan Hasan Ali Yücel, bizzat İnönü ve Halk Partisi üst yönetiminin göz yumması ve teşvikiyle sağcı ve faşist basında komünistlikle suçlanıp istifaya zorlandı, ardından da mahkeme önlerinde DP'nin İstanbul yönetiminin başı Kenan Öner gibi demagoglar ve Nihal Atsız gibi faşistlerce sorgulanmaya terkedildi. Nazım Hikmet 1938 yılından beri hapisteydi. Sabahattin Ali 948 Nisanında öldürüldü.

Cumhuriyet'in ilk yıllarındanberi varolagelen İmam Hatip kurslarının, ilk, bir CHP hükümeti zamanında, 1947'de tam teşkilatlı İmam Hatip Okulları'na dönüştürülmüş olduğunu bugün kaç kişi bilir acaba? Gerekçe çok ilginçti: İlerici cumhuriyetin gelecek nesilleri için cumhuriyetçi, devrimci imamlara duyulan ihtiyaç!

Bilinmesi gereken bir başka olgu, tarikat ilişkilerinin siyaset gündemine açıkça girip sıradanlaşmasında ilk adımların 1950 genel seçimi öncesinde, CHP'liler tarafından atılmış olduğudur. 1945-47 arasında DP'nin kurucularına yakın bazı şahsiyetlerin "komünist" olduklarını, Parti üst yönetiminin hemen tümünün de komünistlerce kullanıldıklarını dile dolayanlar yine bu aynı çevreler ve CHP'li basındı. 50 genel seçimi öncesinde birdenbire parlayan Ticani tarikatı ve o tarikatın o yıllarda pek ünlenen şeyhi Kemal Pilavoğlu ile CHP teşkilatlarının çok yakından ilgilenmiş olduklarını CHP’liler ve iflah olmaz CHP muhipleri siyasetin belleğinden silmeyi pek güzel başarmışlardır!

Bütün bunlar olurken Türkiye Yunanistan’la birlikte savaş sonrası komünist “yayılmacılığı”na karşı ABD’nin özel koruması altına alınıyordu. (Truman Doktrini) ve savaştan yıkımla çıkan çoğu Avrupa ülkesine sunulan Marshall yardımından da pay almaya layık görülünce, değişik adlar altında bir sürü asker, sivil ABD misyonu Ankara'nın resmî dairelerine postu sermeye başlıyor, İstanbul'un meyhanelerinde Rus salatasının adı birdenbire Amerikan salatası oluyordu…

………

DP'nin kurulup rejime muhalefetin başını çekmesinin önde gelen nedenleri arasında ötedenberi sayılagelen biri, toprak reformu meselesi olmuştur. Kurucuların ve destekçilerinin özellikle toprak reformunu önlemek için harekete geçtikleri, Cumhuriyet siyasi tarihinin ispatı gerekmez ezberlerinden biri olarak kimi zihinlere hiç çıkmamak üzere kazınmıştır.

İşin aslı başkadır. Gazi ve ardından Milli Şef her Meclis'i açış konuşmasında zamanın hükümetlerine toprak reformunu şöyle ya da böyle gerçekleştirmeleri için kesin direktif vermişler ve bunların hiç biri uygulanmadan geçiştirilmiştir. Ne zaman? İsviçre Medeni Kanunu'nun hemen hiç değiştirilmeden TC Medeni Kanunu ilan edildiği, bin yıllık Arap alfabesinden bir günde Latin alfabesine geçildiği, herkesin zorla frenk şapkası giyeceğinin kavânin kitabına yazıldığı, vb… yıllarda. Gazi de, İnönü de bu geciktirmeleri ya da ertelemeleri hiç yadırgamadılar. Zira Cumhuriyetin kurulması kadar, ona takaddüm eden Kurtuluş Savaşı da ülkede bir toprak reformu (yani toprak sahipliği üzerinde bir hesaplaşma) yapılabileceği değil, yapılmayacağı öngörüsüne ve o öngörü üzerine kurulu açık ve zımnî teahhütlere dayanmaktaydı. Kurtuluş Savaşı batıda Yunanlılara karşı verilirken, temel dinamiğini doğu illerinden sağladı. Müdafaayı Hukuk hareketinin (geleceğin Cumhuriyet'inin) doğuda, Erzurum’da, Sivas'ta, oralara en yakın tarihî merkez olan Ankara'da örgütlenmiş ve 1918-20 arası Anadolu’nun dört bir yanında boy gösteren “yerel kongreler” olgusunu ve onların ardındaki dinamikleri tarihe gömerek tek başına meşrûiyete bağlanmış olması tarihsel bir "rastlantı" değildir. (Yerel kongreler konusunda, bkz: Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları, Bülent Tanör, Cumhuriyet Gazetesi yayını.) Kâzım Karabekir Paşa'nın doğu illerinde konuşlanan meşhur 15. Kolordusu etkisini doğrudan elindeki silahlı güçten alan bir mihrak değildi; o etkiyi, bir yanıyla doğu/güneydoğu aşiretlerinin, toprak ağalarının, büyüklü küçüklü kasaba/şehir mütegallibesinin "hâline huzur, geleceğine teminat" sağlayacak bir siyasetin kararlı destekçisi olarak, bir başka yanıyla da, Rusya'da Sovyet realitesinin konsolidasyonu sürerken Kafkasya'nın kapısında Harbi Umumi ertesi dünya (İngiliz) siyasetiyle, Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere dönemin genç Osmanlı paşalarının politik dehaları arasındaki kesişme/çakışma noktasında bulunması dolayısıyla haiz olduğu hayatî öneme borçluydu. Dikkat edilirse görülecektir: Tarihte hiç bir yeni devlet TC'nin kuruluşundaki kadar az kan dökülerek kurulmamıştır. Devlet kurma işi her zaman, her yerde kanlı bir girişimdir. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, 1919-1923 arası ve kurulduktan sonra daha birkaç yıl, nisbeten çok az kan dökülmüştür…eğer daha önce, 915 Ermeni tehcirinde dökülen kan sayılmazsa! Bugün yaşadığımız sorunlar –kimlik, alt/üst aidiyet, vb... – tarihin vaktiyle halı altına süpürülüp orada tutulmuş olmasındandır.

"Toprak reformu", sözü çok edilen ama ülke siyasetinde yeri olan kimsenin niyetinde yer almayan bir "temenni" olarak gömülü kaldı Cumhuriyet hükümetlerinin gündeminde. Savaş yılları ertesinde Türkiye'nin önünde ve gündeminde, DP gibi dört yıl içinde parlayıp gelişerek iktidar olan bir partinin kurulmasında ağırlıklı âmil olacak böyle "ölü doğmuş" bir tasavvurdan çok daha hayatî önemi haiz derin sorunlar vardı.

……..

1950 Mayısında görece demokratik yeni bir seçim yasasıyla genel seçime gidilirken İsmet Paşa, hükümetin başına yeni bir başbakan atadı: Şemsettin Günaltay. Yukarıda yazılanlar bağlamında ilginç bir isim. Lâkabı, "Molla" idi. 1908 hareketindenberi dinci çevreler (ya da, daha doğrusu, çökmekte olan devleti kurtarmanın yolunu İslamcılıkta görenler) arasında adı geçen, nisbeten ılımlı diye bilinen, medreseden yetişip sonradan Üniversiteli olmuş bir din âlimi. İsmet Paşa ve CHP üst yönetimi seçime böyle bir şahsiyetle girmeyi uygun görmüştü. Olay o günün ilerici çevrelerinde bir hayli infial ve tartışma yarattı. Cumhuriyet yetiştirmesi bir köylü olan ateşli şair ve Kemalizm bekçisi Behçet Kemal Çağlar bunu protesto ederek milletvekilliğinden istifa etti.

12 Temmuz Beyannamesi ülkede ve Demokrat Parti'nin muhalefet serüveninde bir başka ilginç gelişmeye yol açtı. 947 ile 950 Mayısı arasında geçen üç yılda çeyrek yüz yıllık Cumhuriyet ve CHP kodamanı çevrelerin önemli bir bölümü, il, ilçe yöneticileri, milletvekilleri, baştanberi CHP'ye yakınlıklarıyla ünlenip nüfuz sahibi olmuş aşiret reisleri ve sair mahalli eşraf/mütegallibeden kişiler, kimi peyderpey, kimi neredeyse kitle hâlinde saf değiştirip DP'li oldular. Celal Bayar ve arkadaşlarını muvazaa ile, yani "milli diktatör"ün adamı olmakla suçlayan Osman Bölükbaşı, Ahmet Tahtakılıç, Ahmet Oğuz ya da CHP yöneticileri aleyhinde alaylı ve galiz konuşmalarıyla ünlenen emekli general Sadık Aldoğan gibi kimselerin başını çektiği radikal muhalefet, Meclis'te C.Bayar taraftarlarından daha çok sayıda temsil edildiği halde fazla bir gelişme ve varlık gösteremedi.

Son altmış yıldır sağ ve bazı sol çevrelerde ağızlardan düşmeyen ve şu sıralar yeniden pek bir itibar kazanmış görünen "1950 Halk Devrimi" efsanesinin sırrı buradadır.

1950 genel seçiminde Türkiye halkı 946'da (dört yıl önce) kurulan DP'ye sel gibi oy vererek, Cumhuriyet'i kuran CHP'yi ve Milli Şef'i devirmişti ama, bu devirme hareketi "devrilenler"in de çok büyük ölçüde iş ve el birliğiyle gerçekleşmişti! O kadar ki, 1950 genel seçimi 27 yıllık tek parti rejiminin maruz kaldığı bir tür “coup de grace” (son - müşfik- darbe) oldu denilse yeridir. R.Peker gibilerinin ayaklarının altından "devrimci Cumhuriyet" toprağını Milli Şef kendisi, 44 ve 50 arası yıllarda eşeleyip boşaltmıştı. Ortada illa bir "14 Mayıs Devrimi" vardıysa, o devrimi halk değil, halkın devirdiği söylenen rejimin her iki parti içinde ayrı mevzilerde ama hepsi aynı safta yer alan sahipleri yapmışlardı. O arada Demokrat Parti'nin ilk çıkışına eşlik eden ve kimi zaman "46 ruhu" diye de anılan geniş ve derin muhalefet potansiyeli içinde gerçek, somut kapsamı, yönelimi itibariyle halka dair, halktan yana ya da halktan ne vardıysa ya yolundan saptırılıp harcanmış, ya da doğrudan üzerine varılıp tepelenmişti.

Serbest Fırka olayında hevesi kursağında kalan halkın 950 genel seçimi öncesinde olanca çoğunluğuyla CHP'ye ve Cumhuriyet'in kurucu babalarından İnönü'ye karşı oy vermeye hazır ve istekli olduğu şüphe götürmez bir gerçekti ama, Türkiye'de doğrudan seçmen iradesi ne zaman tam anlamıyla, gerçekten belirleyici olmuştur ki! 1950 yılı Mayısında, tek parti geleneklerine o kadar aykırı düşen bir seçimin yapılmış olması bile, seçimden çıkan sonucun ardında "halkın" iradesinden gayri bir irade olduğunu gösteriyordu. O irade, iflah olmaz CHP muhiplerinin hep söyledikleri gibi, diktatörlükle demokrasi arasında bir seçme yapma durumunda kalıp ta demokrasiyi seçen, ya da başkalarına göre Savaş sonrasında kurulmakta olan yeni dünyanın baskılarına boyun eğmeye zorlanan İsmet Paşa'nın iradesi değildi; 23' te kurulan burjuva cumhuriyetin, bağrında taşıdığı ekonomik/toplumsal dinamikler saikiyle kendi sınıf rüştünü ispat yolunda ilerleme, yani kapitalist toplumun sermaye birikimi süreçlerinde yeni, daha ileri bir evreye geçme iradesiydi. İsmet Paşa kendisi bunu sık sık ifade etmiştir. İnisiyatifin esas itibariyle kendisinin değil, rejimden, kendi payına düşenin de rejime olan bağlılığından geldiğini söylemiştir.

.......

1950'de olan, yine bir o kadar yaygın ve ağızlara, bilinçlere yapışkan bir başka iddianın daha salt bir efsane olduğunun kanıtıdır. Attila İlhan, "Karşı-Devrim"i İsmet Paşa'nın Reisicumhur olmasıyla başlatırdı. Daha gerilere, 30'lu yılların başına ve hattâ mesela Atatürk'ün İş Bankası'nı kurmasına kadar da götürenler olmuştur. Rivayetin bunca muhtelif olmasının ardında bir kerâmet olsa gerektir!

Karşı-devrim dedikleri de, kısaca, bir başka efsanedir. Birkaç tarihi olgu var: Biri, yukarda gördük, toprak reformu meselesiydi. Bir başkası, Adnan Menderes'in bir sözü: "Her mahallede bir milyoner yetiştireceğiz!"

Bu söz, anlam kapsamının olanca genişliğiyle, Menderes'e yakıştırıldığı kadar başkalarına neden hiç yakıştırılmaz ki? Sözün hangi düşünce ve pratik ikliminde akla gelmiş ve ifade edilmiş olabileceği hiç meraka değmez mi? Bu sözde 1923 Cumhuriyetini kuranların ve o günlere kadar getirenlerin o kadar yadırgayacakları ne vardı?

Genç Cumhuriyet'te, kuruluşundan 1930'lu yılların başına kadar hâkim olan ve sektirmeden uygulanan ekonomi anlayışının, daha önce de belirttiğim gibi, liberalizm olduğu biliniyor. 29 büyük mali krizi sonucu, Batıdan gelmesi beklenen özel sermaye yatırımlarına bağlanan umutların uzun bir zaman için suya düştüğünün anlaşılmış olmasına rağmen, ekonomide devletin öne çıkıp ağırlık kazanmasına daha hâlâ iyi gözle bakmayanlar arasında Gazi Paşa da vardı. Gazi, İş Bankası'nın bir özel sermaye girişimi olarak kurulmasına önayak olmakla kalmadı, bankanın önde gelen kurucusu Celal Bayar 937 E-kim ayında İsmet Paşa'nın yerine Başbakan olmadan önce, yıllarca, Gazi'nin gözdesi ekonomi bakanı olarak İnönü hükümetlerinde görev aldı. CHP'nin meşhur Altı Ok'u, o arada devletçilik, l937 yılına kadar parti programına girmedi, TC'nin resmî devlet doktrinleri arasında sayılmadı. Zaten o zamana kadar da, ondan sonra da "devletçilik"ten kasıt, karma ekonomiden de öte özel girişimci bir vurgu ile, "fertlerin yapamadıklarının devlet tarafından yapılması" tekerlemesiyle dile getirilen, ülkede özel girişimciliğin serpilip gelişmesinin koşullarını hazırlayacak ve o arada kimi mevcut girişim erbabının ceplerini dolduracak ünlü "burjuvazi yaratma" operasyonuydu. Menderes, "Her mahalleden bir milyoner çıkacak!" demeden önce, ona yakın bir sözün aynı anlama gelmek üzere çok daha önceleri sık sık M.Kemal Paşa tarafından telâffuz edilmiş olduğunu hatırlıyor olmalıydı:

"Zenginleşiniz! Zenginleşiniz!"

İzmir İktisat Kongresi'nin toplandığı tarih 17 Şubat 1923'tür. Ondan on gün önce, 7 Şubat günü Mustafa Kemal Paşa şöyle diyordu: "Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilâkis memleketimizde bir çok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız." (100 Soruda Atatürk'ün Temel Görüşleri, Fethi Naci, Gerçek Yayınevi, 1968.)

Kimlerin nasıl zenginleşmesi isteniyordu?

Kimlerin nasıl zenginleştiğine bakın (görülecekleri burada sıralamaya yerimiz müsait değil, üstelik hiç bilinmeyen şeyler de değil) nasıl zenginleşmelerinin istendiği de anlaşılır!

Bu dönemde,1930-38 arası, Cumhuriyet Halk Partisi içindeki kimi gelişmeler de ayrıca ilginçti. Uzun yıllar Parti genel sekreteri olan Recep Peker'in 1935'te CHP dördüncü kurultayının toplanması münasebetiyle radyoda konuşurken sarfettiği, İtalya ve Almanya'dan sonra o yıllarda hemen bütün Avrupa'da yükselişe geçen faşizm olgusundan mülhem şu sözleri burda bir kez daha kayda geçirmekte yarar var: "…Haklarla hürriyetin sınırlarını devlet varlığının otorite sınırları içinde alıyoruz…her yerde son nefesini vermekte olan liberal devlet tipinin kucağında beslenip büyüyen çatışmalar zincirini kırıyoruz, sınıf kavgası yollarını sımsıkı kapatıyoruz. Grev ve lokavt yasak olacaktır. Biz proletarya-burjuvazi tasnifi içinde yaratılan sınıf kavgası, sınıf intikamı, sınıf tahakkümü fikirlerine yer vermediğimiz kadar, kontrolsuz geniş istihsalciliğin müstehlikleri istismar etmesi fikrini de benimsemiyoruz." (İz Bırakan Gazeteler ve Gazeteciler, s.459, Tevfik Çavdar, İmge yayınları.)

Bu tür fikirleri parti ve devlet politikası bağlamında dile getiren yalnız Recep Peker değildi. Dönemin gazete ve dergi sayfaları aynı üslûpta ve aynı içerikte dehşetengiz makaleler, demeçler, beyanlarla doludur.

………

On yıl süren Demokrat Parti iktidarında "DP'ye özgü" icraat olarak yapılanları yapmak DP hükümetlerine düştü. O dönemde, ya da 50-60 arasında bir ara, iş başında CHP hükümetleri olsaydı onlar ne yapmayacaklardı ya da daha başka ne yaparlardı?

46’dan sonra Truman Doktrini ve Marshall Yardımı’na dört elle sarılmışlarken, 14 Mayısta iş DP’lilere değil de onlara kalsaydı Birleşmiş Milletler Kararı’na uymayarak Kore'ye asker mi göndermezlerdi? NATO'ya girmezler miydi? 14 Mayıstan hemen sonra, Arapça ezanın serbest bırakılmasına Demokratlarla birlikte oy vermişlerken, bundan geri mi dönerlerdi? (1) DP'nin tarımda yaygın makinalaşma (köylünün traktör kullanmasını teşvik) politikasını mı CHP hükümetleri uygulamaktan geri dururlardı? O uygulamayı ABD işbirliği ve kredileri ile ilk başlatanlar 1950 öncesinde kendileri olmuştu Celal Bayar'ın C.Başkanı olduğu 10 yıl içerisinde Türkiye'de, DP hükümetlerinin programlarında ve söylemlerinde yer almasına rağmen hemen hiç özelleştirme yapılmadı. Tersine, birbiri ardına ve her biri bir öncekinden daha büyük ve daha iddialı devlet fabrikaları, KİT’ler kuruldu, daha sonraki 65 sonrası ve 70'ler Demirel döneminin ithal ikameci politika ve uygulamalarının âdeta alt yapısı oluşturuldu. Demokratlar ülkenin orasında burasında ola ki kimi yerde oy hesabıyla şeker fabrikaları açarken CHP'liler itiraz ediyorlardı, bu fabrikalar lüzumsuz, çıkardıkları ürün pahalı, bunlar yapılacağına şeker ithal edilsin, daha ucuza gelir," diye, vb,. vb…

Peki, 50-60 arasında CHP'liler ve CHP'ye yakın kesimler DP'lilerden daha özgürlükçü ve demokrat mı idiler..? Evet, öyleydiler. Ama bu, daha çok, muhalefette olmanın bir gereği ve fonksiyonu –ya da, isterseniz, "imtiyaz"ı– olarak üstlendikleri bir tavırdı. Sıtlarında yumurta küfesi taşımıyorlardı. Yine de, 61 Anayasasının yapılıp yürürlüğe girmesinde CHP'lilerce sergilenen daha demokrat tavır doğrudan belirleyici olmuştur. Bunun inkâr ya da tevil edilecek bir yanı yoktur. Bununla birlikte 12 Mart'ta 61 Anayasası’nın revize edilerek kuşa çevrilmesi yönünde ileri adımlar atılmasına, Bülent Ecevit ve birkaç arkadaşının itirazları dışında, CHP'nin parti olarak hiç bir muhalefeti görülmedi. İnönü önderliğinde CHP, en kıdemli yöneticilerinden birini, Nihat Erim'i, 12 Mart cuntasına başbakan verdi. Nihat Erim, ülkede özgürlükler ve "anarşi" üzerinde 63'denberi sürüp gitmekte olan tartışmalarda, 61 Anayasası'nın "Türkiye'ye bol" geldiği anlayışını paylaştığı her halinden belli olan, görmüş geçirmiş, hayatını TC'ye hizmete adamış bir siyaset adamıydı. 950'den önce, bir ara, çiçeği burnunda genç ve parlak bir CHP'li bakanken, "Gerekirse hürriyet heykelinin üzerine şal çekeriz!" demesiyle de ünlenmişti. 27 Mayıs'a takaddüm eden aylarda DP'liler ve Menderes'e bir hayli yakın durduğu siyaset kulislerinde biliniyordu; her an partisinden ayrılıp DP'ye katılmasını bekleyenler vardı. 12 Mart müdahalesinin ve on yıl sonraki faşist cuntanın arka planında karanlık roller, işlevler yüklenen Turhan Fevzioğlu, Coşkun Kırca gibi sivil siyasiler de, yine, 27 Mayıs öncesi ayların, günlerin özgürlük kavgasında sivrilmiş isimlerdi… Dahası var: 27 mayıs Anayasası'ndan yana ağırlık koyan CHP ricali, Ecevit ve bir kaç yakını dışında, 72 yılında G.Kurmay Başkanı Gürler'in kendini C.Başkanı seçtirtme girişimine İnönü ile birlikte aktif destek verdiler.

…….

27 Mayıs, Türkiye'de siyasetin geleceğini belirlemede etkili olan iki temel sonuç doğurmuştur.

1) Sivil yönetimin askeri vesayet (sert itiraz, uyarı, muhtıra, müdahale, darbe…) altına alınmasına meşrûiyet kazandırmıştır. "Asker ne der, ne diyecek, ne diyor?" sendromu sıradanlaşmıştır. O zamandan bugüne kadar hemen her iç ve dış "kriz" durumunda zihinleri, gazete sayfaları ve TV ekranlarını ulu orta "darbe" spekülasyonlarının işgal ediyor olması bundandır.

27 Mayıs'ın bu yanından son 40 yılda en çok sağ siyasetçiler ve siyaset yazarları sûreta şikâyetçi olmuşlardır ama, asker vesayeti –darbelisi, darbesizi– siyasette, toplum hayatında, ekonomide hep kurulu düzene demir atmış kopkoyu sermaye çıkarlarını kollayan ve koruyan siyasetler ve uygulamalardan yana iş görmüş, iş bitirmiştir. Üstelik, bu Cumhuriyet'in sahipleri, DP'lisiyle, CHP'lisiyle, sağcı/“solcu” basınıyla, sendikalarının büyük bölümü ve işverenlerinin tümüyle o "iş bitiren" askere her zaman medyunu şükran olmuşlardır. Bunda şaşılacak, ya da anlaşılmayıp Cumhuriyetimiz'in şanlı geçmişiyle bağdaştırılamayacak ne var? Ordu kılıcını attığında nereye, ne için atacağı 1923 Ekim ayı sonunda burjuva cumhuriyeti kuran irade beyanında yazılıydı. O gün orada yazılan bugün de geçerli. Üstelik, daha da geçerli. Zira arada geçen zamanda köprüler altından çok sular akmış, sömürü üzerine kurulu burjuva cumhuriyetin sömürü "malzeme" si, emek gücü sahibi mülksüzleştirilmiş insan sayısı beş on misli artmış, işçi sınıfı –bugünkü güncel atâlet hâli bir yana– sınıf vasfını kazanıp sergileyebilecek erişkinliğe ulaşarak "statüko" karşısında belirleyici, esas potansiyel tehlikeyi varlığında temsil eder olmuştur. 27 Mayıstanberi onca askeri müdahele, her birinin ardına takılıp yığılan onca işveren ve kamuoyu –sivil toplum– desteği ve her bir müdahelenin bir öncekinden daha fazla, açıkça ve pervasızca özgürlük ve demokrasiye kastettiği kadar özellikle işçi düşmanlığıyla yüklü olması başka neyle açıklanabilir?

Sözü fazla uzatmayayım. Tek örnek yeter:

"Şimdi faşist ordu iktidara geldi, kapitalistlerle birleşerek Türk işçisini istismar ediyor propagandası yapılmaktadır. Böyle bir iftira karşısında işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar, taraflar için adilane bir şekilde ve asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bu düzenleme yapılırken, bazı sendikaların Türk devletini ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler gözönünde bulundurulmalıdır… İşçi sınıfını ayaklandırmak amacıyla, Komünist Partinin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, bir takım politikacılarin kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır. Bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri muhakkak engellenmelidir….basının kalemine tenkit fırsatı verilmemelidir." (Atatürkçü Cumhuriyet'i koruyup kollamak için darbe yapıp kendini devlet başkanı ilan eden Orgeneral Kenan Evren'e Vehbi Koç'un yazdığı 3 Ekim 1981 tarihli mektuptan.)

………

2) 27 Mayıs' la birlikte gündeme gelen bir ikinci önemli gelişme, Cumhuriyet rejiminin dinle buluşmasında mesafe katedilmesinin yolunun açılması oldu. Bu pek bilinmez, akla gelmez, hattâ kanıtları da sergilenerek söylendiğinde de kulak asanı çok az olur ama, gerçektir. Ondan önce, dinin ağırlıklı olarak daha çok Demokratlar tarafından, “Halkımızın inançlarına saygısız olamayız,” denilerek oy devşirme uğruna kullanılması söz konusuydu. DP iktidarı yıllarında toplumsal referansları halkın dini inançlarına dayalı kesimler siyasette pasif bir "malzeme" niteliğini aşmamıştı. Gerçi CHP'liler de dinden yararlanmakta DP'lilerden aşağı kalmamaya gayret etmiyor değillerdi (46-50 arasında her yerde "Allahsız komünistler!" diye nitelenmek Demokratların başını az ağrıtmamıştı) ama, malûm nedenlerle halk nezdinde DP'liler kadar inandırıcı olamıyorlardı. Halka karşı tek parti döneminde işlenen suçların ortak sorumluluğunu taşıyan çoğu DP'liler, baştaki şefler olsun, Anadolu teşkilatında sözü geçenler olsun, zeytinyağı gibi üste çıkmışlar, bütün suç CHP'nin ve hâlâ daha CHP'li kalmış olanların üzerine yığılmıştı.

Ne var ki, Demokratlar bu alandaki avantajlarından vazgeçmeye yanaşmazken, rejimin temel laik karakterinden taviz vermeyi hiç düşünmediler. Bir yandan, kitlelerden biraz daha fazla oy alabilmek için tek parti döneminin "dinsiz"liği ile aralarına mesafe koymakla Cumhuriyet'in Atatürkçü laik karakterine toz kondurmadıklarını düşünürken, öte yandan, "irtica" ve "irticaî hareket"lere karşı kesin tavır almaktan geri durmadılar. Bu konuda Celal Bayar'la İsmet İnönü arasında olsa olsa bir üslûp farkı vardı. DP iktidarında "gizli ibadethane"ler basma ve mürteci avı olayları basına yansıdığı kadarıyla da sayılamayacak kadar çoktur.

Bu arada Menderes'in pek ünlenmiş, "Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz!" sözü, o günlerde DP Meclis grubunda esen bir fırtınayı yatıştırmak için "affına sığındığı" Grubun kendisi ve hükümetindeki bakanlar üzerinde tüzüksel ve siyasi mutlak yetkisini vurgulama bâbında söylenmişti. "…Hilafeti bile…" demek, DP yöneticisi Menderes'in gözünde "en olmayacak şey" demekti.

27 Mayıs bu duvarda gedik açtı. Nasıl mı? Demokrat Parti'nin üst ve orta kademe yönetici kadrosunu ağır cezalarla siyasetten tasfiye etti. Dini oy için yararlanılacak bir sosyal olgu olarak değil de, bir hayat tarzı ve kişilik dâvası, giderek sosyal ve siyasal yapılanma referansı olarak görenlere meydanı kapalı tutanlar tasfiye olunca, hem mağdur edilmiş bir DP davasına sahip çıkan, hem de vaktiyle DP yöneticilerinin laik tarz ve tavrını sorgulamış, en azından yadırgamış, hattâ bu yüzden siyasette yolları kesildiğinden onları –her şeye rağmen– "lanetli" CHP'lilerle esasta aynı safta gören unsurlara ve daha bir sürü eski Tan gazetesi baskını ya da H.A.Yücel dâvası artığı "gençlik önderi" delibozuk (bir bölümü basbayağı faşist) tiplere, siyasî kariyer peşinde koşarken "halk"ın suyuna gidecek hiç bir demagojiden, çarpıtmadan, yalandan, iftiradan, vb… hicap duymayan üçüncü, dördüncü sınıf taşra politikacılarına meydanı doldurma fırsatı doğdu. Gün onların günüydü! DP dönemi boyunca basında Bayar’ı da, Menderes’i de –diğer DP’li erkânı da– bayram namazı çıkışında cemaati selâmlarken gösteren hiç bir fotoğraf yayınlanmamıştı. Cami avlusunda görünmek ve görüntülenmek 27 Mayıstan sonra sağda yeralan bütün üst düzey siyasetçilerin, başbakanların, cumhurbaşkanlarının özel önem atfettikleri bir “mazhariyet” oldu. 27 Mayısın hemen ertesinde 1961 Meclisinin seçilip toplanmasına kadar geçen sürede ve daha da sonraları basında "düşük" DP iktidarının savunusunu hevesle üstlenen yazar çizer takımına bakın, içlerinde en gözünü budaktan esirgemez kavgacı tiplerin, sonradan adı "Türk-İslam sentezi"ne çıkacak olan bir akımın insanları olduklarını göreceksiniz. "İrtica", böylece, Türkiye'nin siyasetinde –dincisiyle ve "has" milliyetçisiyle– 27 Mayıstan sonra kendine serbest söylem ve hareket alanı buldu. “Dini bütün” ya da “muhafazakâr” nitelemesi ardında birçok insan yeni kurulan partiler içinde kendi kafalarına göre yuvalanma, giderek teşkilatlanma imkanına kavuştu.

1965 genel seçimini kazanan Demirel liderliğindeki Adalet Partisi bu bakımdan tam anlamında “karma” bir heyetti. Dört yıl sonra, 1969’da, Adalet Partisi’nden milletvekili adayı olma başvurusu geri çevrilen Necmettin Erbakan Türkiye Odalar Birliği Başkanı olmuştu. Oradan polis zoruyla atıldıktan sonra 12 Mart ertesinde İsviçre’de sürgünden ordu üst kademesinden gelen çağrılar üzerine döndü ve 73 seçiminde kendi Nizam Partisi’nin başında koalisyon ortağı, Başbakan Yardımcısı oldu!

........

Bütün bunlar neye işaret ediyor?

Özellikle iki şeye: Biri, Cumhuriyet'in ekonomik /sosyal politika anlayışında ve pratiğinde 1946-50 arasında da, 950'den sonra da, sözü edilmeye değer bir kesiklik, kopuş olmamıştır. Olsa olsa, 23 İzmir İktisat Kongresi'nden beri günün ve dünyanın koşullarına uyumu gözeten, özellikle de İkinci Dünya Savaşı ertesinde ortaya çıkan spesifik soğuk savaş ve ekonomik yeniden mevzilenme koşullarında gündeme gelen kimi ikincil vurgu farklılıkları söz konusudur. 50-60 yılları arasında Demokrat mebuslar yerine Halk Partili saylavlar iktidar olmuş olsalardı o tür vurgu farklılıkları ötesinde çok değişik uygulamalara imza atmayacakları muhakkaktı.

Tek parti döneminin CHP’sinde zaman zaman öne çıkan, ugünde kimilerine “devrimci” gibi görünen bazı anti liberal, hatta faşizan denilebilecek eğilimleri doğru tarihi perspektif içinde değerlendirmek gerekir. Gerçi 1930'larda Savaş'a doğru Recep Peker ve yaranının ısrarla vurguladıkları otoriter ve katı devlet anlayışını takiben Savaş içerisinde başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun temsil ettiği, içte ve dışta açık Nazi sempatizanlığına kadar varan siyasetlerin önü Savaşın sonuna doğru (944) yine İsmet Paşa'nın müdahalesiyle kesilmişti ama, Reisicumhur’un bu çıkışı rejimin ideolojik doğrultusunda yeni bir yönelimin işareti değil, bir tür sapma eğiliminin düzeltilmesiydi.

O eğilimin ardında iki önemli dinamik işlemekteydi. Biri, burjuvazinin sermaye birikimi süreçlerinde 29 krizi sonrasında başgösteren özel ihtiyaçları karşılayacak otoriter merkezli yaklaşımlar; ikincisi, 30'lu yıllarda Sovyet rejiminin kalıcılığı kanıtlandıkça hemen bütün Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan faşist eğilimlerin siyaset planında ağır basan etkisi. Bunda, 1935'te başlayıp 40'lı yılların ortasına kadar, Nazi Almanyası'nın Avrupa statükosunu bozma yönündeki çıkışlarını gözetmeye zorlanan dengeleyici bir siyaset izleme kaygısının etkisi olmamış değildi. İnönü'nün 944 konuşmasıyla başlayan yeni süreç birkaç yıldır Başbakan katında himaye gören Turancı hareketi –sembol isimlerinden biri, hatırlayın, ya da hiç bilmeyenler bilsin, Alparslan Türkeş idi– tasfiyeye yönelirken TC'nin diplomatik ve siyasi rotasını da Müttefiklerden (Batı demokrasilerinden) yana çevirdi. Bu, kimilerinin sandığı kadar zor gerçekleşen, radikal bir kopuş olmadı TC yöneticileri için. Cumhuriyet'in kurucu iradesini karakterize eden ideolojik belirlenimler zaten baştanberi Batı yönelimli olmuş ve temel tercih olarak hep öyle kalmıştır. Savaş süresince Türkiye siyasetinde Nazi Almanyası'yla inişli çıkışlı ilişkiler Türkiye'nin savaş dışı kalmasına ve bundan azami fayda sağlama gayretine değgin manevraların bir parçası, Sovyetler Birliği ile l920 dostluk anlaşmasından kalma yakınlık kırk tilkiyi birbirinin yoluna çıkartmadan idareye yönelik ârızî bir siyaset, Sovyetler Birliği'ni de kapsayan Doğu âlemi karşısında Batı dünyasıyla uzun vaade kader birliği ise Cumhuriyetin ilk kuruluşundanberi süregelen temel iradî tercihti. O tercihin ardında da "27 yıllık tek parti" diktatörlüğünün nihai amacının, Tanzimat'la başlayıp, Birinci ve İkinci Meşrutiyet süreçlerini, İtihat ve Terakki atılımını ve bunların ardındaki toplumsal dinamikleri kapsayan geniş ve derin bir bağlamda, ülkede burjuva demokratik bir hayat düzeninin geçerli olmasını sağlayacak koşulları geliştirmeyi ve ülke geleceğinin bu koşullar doğrultusunda belirlenmesinin gereklerini yerine getirmeyi baştanberi öngörmüş olduğu hiç de yabana atılacak bir iddia değildir. (2) Türkiye Cumhuriyeti, nerden zuhur ettiği meşkuk, astığı astık, kestiği kestik bir iktidar kliğinin çiftliği değildi; Osmanlı varlığının sona ermesi ardından elde kalabilmiş geri bir ülke için zor ve kısıtlı koşullarda göze alınmış bir modernleşme projesiydi. O projenin muharrik güçleri sözgelimi Gazi-İnönü ikilisinin politik dehaları ya da ihtiras ve iradelerinden hız ve azim almıştır almasına da, temelde dehaya ve ihtirasa yataklık eden ve kökleri 18. Yüzyıl sonlarına kadar uzanan tarihi/toplumsal mayalanmadan beslenen bir dinamik sözkonusu olmasaydı, salt deha ve ihtirasla nereye varılabilirdi? Dolayısıyla, 950 Mayısında İnönü ve CHP'nin yıkılmasına varan süreçler de gerçek, maddi nitelikleriyle, 930'dan sonra Avrupa'da yükselen faşizm mihverinin 945'te Savaş'ta yenilgiye uğraması sonucu rejimin ideolojik/siyasi yapılanmasında yaşanan bir kırılmanın ürünü değildi. Cumhuriyetin kurucu iradesinin başlattığı modernleşme projesinde varılan menzilde var olan yapılanmanın doğrudan ürünüydü. O yapılanmanın baştan beri taşıdığı milliyetçi, şoven ve ırkçı eğilimler, rejimin kendi gözünde varlık nedeni olarak kendine yakıştırdığı kalıcı ideolojik bir seçim değil, burjuva modernleşme projesinin ülke ve dünya koşullarında kendilerini dayatan bileşenleriydi: bizatihi 1923 Cumhuriyetinin "muasır medeniyet" seviyesi (Batılı değerler sistemi) tercihine muteallik toplum mühendisliğinin pratik yapıtaşları arasında yer almaktaydılar.

Bir başka deyişle, 14 Mayıs’ta Milli Şefi yıkan, esas karakteri itibariyle, değişen dış dinamiğin içerde ilişki kurduğu işbirlikçi ve reaksiyoner (Cumhuriyet düşmanı) eğilimler eliyle başlattığı bir süreç olmadı. Tam tersine, TC rejiminin, toplumda kapitalist sermaye birikimi süreçlerini 20'li yılların ortasından 2. Dünya Savaşı sonuna ve 50'li yıllara kadar değişip duran bir uluslararası konjonktürde ve ülke içi maddi koşullar bağlamında yönlendirip daha ileri ve verimli bir aşamaya çıkarma yolunda üstlendiği gayretin ürünüydü. Nitekim, 10 yıllık DP siyaseti ve uygulamalarıyla önceki CHP siyaseti ve uygulaması arasında temeldeki özdeşlik DP iktidarının ekonomide önceki CHP hükümetlerinden aşağı kalmayacak kadar "devletçi" olması değil, CHP’nin tek parti iktidarının esas itibariyle DP hükümetleri kadar liberal niyetli ve yönelimli olması şeklinde tecelli etmiştir. Ortada birbirinden farklı gibi görünen iki siyaset anlayışı ve uygulaması vardıysa, onlar 1923'tenberi 80 yıldır "İlelebed yaşayacak!" denile denile süregelen aynı burjuva sınıf çıkarlarına dayalı TC'nin temel siyasetinin birbirini bütünleyen iki veçhesinden ibaretti.

Bir de şu var:

“İkinci Cumhuriyet”çiler gibi bir yandan hayasızca global liberal ekonomi ve sözde özgürlük çığırtkanlığı yaparken, öte yandan ekonomide tek parti dönemi devletçiliğinin ve siyasette doğrudan ona bağlı olduğuna hükmedilen despotik uygulamaların, sonunda daha liberal bir "demokrasi"ye ulaşma gibi bir hedef ve içerik taşımadığını –taşıyamayacağını– düşünüp, tek parti dönemini demokrasinin ve özgürlüğün emekçi kitlelerin hayatlarına değgin bağlamları dışında uluorta kötüleyip aşağılamak, burjuva demokrasisine hiç olmadık hasletler atfetmeye ve buradan hareketle Türkiye'de burjuvazinin sömürücü sınıf çıkarına hizmet yolunda elinden geleni geri koymayan “asker/sivil bürokrasi”nin geçmiş günahları üzerinde yoğunlaşarak, bugün o aynı sınıf çıkarı uğruna işlenip duran daha da ağır suçları temize çıkarma gayretine delâlet eder. “Birinci Cumhuriyet” yıllarının karakteristik zihniyeti ve pratiği ile o yıllarda işlenen demokrasi ve insanlık suçları üzerine söylenecek çok söz vardır ama, bunları söylemek kendilerine “İkinci Cumhuriyet”çi diyen globalleşmeci liberalizm çığırtkanlarına düşmez. Onların özlemini çeker göründükleri ikinci Cumhuriyet, birincisinin kemâle ermişinden başka bir şey midir? Tek Parti döneminde işçinin, köylünün, yoksulun ezilmesinin, onların haklarına ve çıkarlarına sahip çıkan aydınların en olmayacak baskılar altında susturulup etkisizleştirilmelerinin, sık sık ağır işkencelere uğratılmalarının nedeni bir "yönetici klik despotizmi", ayakları yere basmayan, sırf "memur maaşıyla" yaşayan bürokratik kesimlerin çıkarlarına dayalı afâki bir faşizan ideolojik yönelimin kendini dayatması değildi. Doğrudan sınıfsal içerikli, yoksul bir ülkede zenginleşmeleri istenen ve zenginleşmelerinin imkânlarıyla donatılmaya çalışılan insanların çıkarlarını gözetmeye adanmış bir ekonomik/sosyal politika ve uygulamalar bütününün vazgeçilmez gereği idi. Ekonomik/sosyal liberalizm kapitalist modernleşmenin bir ürünüdür. Kapitalist modernleşmeye ya da "çağdaş uygarlık düzeyi" denilen menzile giden yol doğrudan vahşetten geçer. Her yerde, her zaman böyle olmuştur. Olmamıştır diyen, Avrupa'da ve Amerika'da sanayi devriminin nasıl yaşanmış olduğunu bir hatırlasın ya da bilmiyorsa öğrensin de gelsin!

Bütün bunlar, aslında, bilinmeyen şeyler değil. Yeni söylenmiyor. Küçükömer'denberi, ondan da çok öncelerdenberi çok söylendi. Şimdilerde ama pek söylenmiyor, söylense de kimse dinlemiyor, çünkü ekonomik/ siyasi liberalizmin "göz kamaştırıcı" parıltısı ardında dünyanın gerçekliği gözlerden saklanmak isteniyor. Gözlerden saklanmak istenen, Türkiye gibi ülkelerde değil sadece, dünyanın en ileri ülkelerinde de artık tarihte kalmış bir şey değil, bugünün de katı realitesidir. İkinci Cumhuriyetci zevat, öve öve bitiremedikleri ekonomik ve siyasi liberalizmin Türkiye gibi bir ülkede geçerli olduğu ve olabileceği kadarının da –tek parti döneminde olduğu gibi sonraları ve hattâ bugün de– milyonlarca sıradan yurtdaş çoğunluğunun içinde yaşatıldığı vahşet koşullarnın ürünü olduğunu idrakten âciz olamayacak kadar cin fikirli olduklarına göre niçün böyle davrandıklarını varın siz tahmin edin!

…………

Özet. Bunca uzun laftan sonra çok kısa bir özet.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, kurulduğundan bu yana tek bir siyaseti olmuştur: Toplumu burjuva çıkarlar temelinde modernleştirmek, yani çalışan halkın alın terini iç ve dış kapitalistler için sermayeye dönüştürmek. CHP ve DP çizgileri diye özetlenebileck iki ana "alt siyaset" ancak bu çerçevenin sınırları içinde ve birbirlerine bağlı olarak tek başlarına ya da birlikte bir anlam ifade edebilirler. Birbirlerinin alternatifi, karşıtı falan asla değildirler. "Bürokrat" ağırlıklı çizgi sömürü düzeninin muhkem kasnağını oluşturup korumaya, kollamaya ağırlık vererek işini görmüş, öbürü o kasnağın içini doldurmakta üzerine düşeni yerine getirmiştir.

…………

1. Bu Ezan konusu sahiden çok ilginçtir. 27 Mayıs olunca herkes Arapça Ezanın hemen kaldırılacağını beklerken hiç de öyle olmadı. Alparslan Türkeş'in sesiyle, "NATO'ya, CENTO'ya bağlıyız!" diye bağıra bağıra başa geçen 27 Mayısçıların din işlerinden sorumlu Milli Birlik Komitesi üyesi Albay Mehmet Özgüneş, ne hikmetse, 12 Mart'tan ve hatta 12 Eylül'den de sonra aynı görevde boy gösterdi! Sonraki her iki Atatürkçü cunta döneminde de Türkçe Ezana geri dönülmedi ve 80 darbesi ertesinde okullarda zorunlu din dersleri getirilirken devletin başında bir imamın oğlu olmakla övünen Kenan Evren oturuyordu... 60 ile 80 arasında her üç askeri müdahelede de din işlerinin niçün hep aynı şahsın eline teslim edildiği halâ anlaşılabilmiş değildir.)

2. Söz buraya geldiğinde çoğu zaman "burjuvazi yaratma" ibaresi kullanılır. Bu ibare, bir tür sözde hiç yoktan “burjuvazi yaratma” sürecinde kitlelerin rejimin elinden çektiklerini sınıf dışı âmillere ve fâillere bağlayarak kafa karışıklığı yaratmaya pek müsaittir. “Burjuvazi yaratan” her zaman, her yerde varolagelen ekonomik/toplumsal süreçlerin var ettiği ve varlığını ekonomide olduğu kadar (ne kadarsa o kadar: "Kediye göre budu," derdi Dr.Hikmet) siyasî tercihlerde, uluslararası ilişkilerde, ticarette, eğitimde, kültürde, vb., vb… şaşı bakılmazsa pekâlâ görülebilir bir sınıfsal oluşumun kendisidir. Sözgelimi Osmanlının son yıllarına doğru toplumda oldukça esaslı bir "burjuva" realitesi olmasaydı Tevfik Fikret gibi bir şair nerden, nasıl çıkar gelirdi? İş Bankası 1924'de tepeden inme kuruldu ama yakın zamana kadar var olan Türk Ticaret Bankası, Harbi Umumi içinde yerel ticaret erbabının birikimi ve inisyatifiyle Adapazarı’nda kurulmuştu. İstanbul'un yanısıra, Mustafa Kemal Paşa' yı ve 19.Yüzyıl sonu ile 20.Yüzyıl başı Osmanlı/Türk Siyaset ve kültür entelicensiyasının büyük bir bölümünü yetiştiren Selanik ve Halit Ziya'nın memleketi İzmir, Cumhuriyet öncesi burjuvazi üreten merkezler değildiyseler ne idiler?