İş Bölümü ve Marks eleştirisi

Marksizmin dibe vurduğu dönem geride kaldı. İkibinli yıllarla birlikte insanlar Marks'ı daha fazla merak eder oldular. Bundan bir kaç yıl önce ABD'de yaşanan kriz sonrası internette en çok aranan kelimeler içinde sosyalizm ve Marks ilk sıralara çıkmıştı. Kapitalizmin 1990’larda ilan ettiği "kesin" galibiyetin on yıl sonra yavaş yavaş kesinliğini yitirmeye başlaması, yaşanan krizler, savaşların artarak sürmesi, bölgesel karışıklıklar dünyanın hiç de insanların beklediği dünya haline gelmemesi insanları eski defterleri karıştırmaya itti. Sosyalizm ve Marks daha da popüler hale gelecek.

Gelecek de, şimdi Marksist olarak Marks eleştirisi yapmanın sırası mı denebilir. Sırası, hem de tam sırası.

Marks'ı eleştirirken Lenin'in siyasal zekasının Marks'ı –nesnel koşulların farklılığının hakkını vererek– aştığını da vurgulayalım. Neden aştığını sonraya saklayarak işbölümü meselesine girelim.

Madde ve canlı madde

Doğada tüm nesneler maddenin yasalarına bağlıdır. Tüm nesneleri oluşturan en küçük birimler, atomlar, atom altı parçacıklar, bunlar arasındaki ilişkiler evrenin genel niteliğini belirlemektedir. Evrende bulunan her şey de kaçınılmaz olarak bu genel nitelikleri içermektedir. İşin içinde insan, ya da canlılar olmasaydı bu genel yasalar dışında bir şeyden söz etmeyecektik. Ancak, canlı madde oluştuğu andan itibaren evrendeki ilk nitel sıçramanın gerçekleşmesinden itibaren ortak yanlar dışında farklı yanlar da gündeme gelmiştir. Canlılığın ortaya çıkması aslında bir yönüyle maddenin kendi doğasına yabancılaşması diye de okunabilir. Çünkü artık madde (yani canlı maddeden söz ediliyor) daha önce (cansız madde) dış ortamla denge içinde iken artık dış ortamla denge içinde değildir. Bir bakteri hücresinde çeşitli organelleri oluşturacak şekilde bir arada olan oksijen, hidrojen, karbon, azot ve kükürt atomları artık hemen yanlarında bulunan ve hücrenin dışındaki farklı biçimlerde bir arada duran aynı atomlardan bazı nitelikleri bakımından başka türlü davranmakta farklı hızda yani enerji düzeyinde bulunmaktadırlar. Dış ortamla denge değil dengesizlik içinde olmak zorundadır. Bu dengesizliği sürdürmek için ise kendi çekirdeği etrafında elektronların dönmesi için dışardan enerji almak durumunda olmayan madde artık dışarıdan enerji kaynağı kullanmak zorundadır.

Ve artık canlı madde kendini yeniden ürütebilmektedir. Bir bakteri hücresi kendinin aynı iki bakteri hücresi oluşturmak üzere bölünmekte ve sahip olduğu bilgiyi genler aracılığı ile geleeceğe taşıyabilmektedir.

Yani canlı dış ortamla denge içinde olmayan, dış enerji kaynağı kullanan kendini yeniden üreten/çoğaltan ve geleceğe aktaran maddedir.

Geleceğe taşınan ise aslında o türdür ve bakteri ikiye bölünüp çoğalarak türü devam ettirmektedir. Çok hücrelilerde mesela insanda diyelim ki cildimizde bir hücre ikiye bölünerek çoğalırken yeni yavru hücrelerden biri ölmekte baskın olan yaşamaktadır, devam eden cildin bütünselliğidir.

Yani canlı organizma kendi maddi varlığını değil bu maddi varlığı da var eden türsel niteliği ve bilgiyi geleceğe taşımakta, onu yaşatmaktadır. Tür geleceğe kalırken değişen koşullara uygun yeni nitelikleri de kendine katmaktadır.

Dilerseniz ilk canlı hücrenin ortaya çıktığı ana gidelim. Bu ana ilişkin en tutarlı kuram kabaca şöyle özetlenebilir. Suyun üzerindeki yağlı tabaka dalga ile birlikte havaya fırladığında su ve yağın birbirini itme özelliğinden dolayı iç içe, bir kaç katmandan oluşan bir damlacık oluşur. Bu damlacıkta, en ortada su bulunurken, ona bitişik etrafını saran yağ tabakası yer alır. Bu yağın suyu seven tarafı suya temas halinde sevmeyen ucu dış tarafta olacak şekilde dizilir. Bunun etrafında yine bir yağ tabakası bulunur ki bu kez suyu sevmeyen uç içte, diğer suyu sevmeyen uçla temas halinde ve suyu seven uç ise dışarda olacak şekilde yer alır. Artık farklı yerleşimlere göre farklı özellikler var olmaya başlamıştır.

Gerçekte olan farklı çevresel koşullarda bulunmaktan başka bir şey değildir. Farklı çevresel koşullar farklı davranışları, işlevleri zorunlu olarak beraberinde getirmektedir.

Buradan çok hücreye doğru yol alalım. Birbirinin aynı hücreler özel koşullarda yan yana gelip hücre kolonileri oluşturduğunda bir süre sonra bulundukları yere göre farklılaşmaya başlarlar. En dış katmanda bulunan ile iç katmanda bulunan arasında farklılık zorunlu olarak doğar. Canlılığı sürdürmek için besine ulaşma açısından farklılık taşıyan hücreler farklı nitelikler kazanmaya başlar. Aksi durumda canlılıklarını sürdürmeleri mümkün olmayacaktır. Embriyonun oluşum sürecinde de benzerlikler görünür. Zigot birbirinin aynı hücreler yaparak çoğalırken koloninin içinde ve dışında kalan hücreler farklılaşır. Farklı basınç düzeyleri, farklı enerji düzeyleri bu hücreleri farklılaştırırken farklı komşuluklar yeni farklılaşmaları doğurur.

Maddenin evrimi diye okunabilecek bu süreç cansız maddeden canlı maddenin oluşumu, tek hücreden çok hücreye geçiş, derken düşünen maddenin yani insanın oluşumu tüm evrimsel süreçte farklılaşmanın itici güç olduğunu görüyoruz. Çünkü farklılaşma farklı çevresel koşullara daha iyi bir uyumu, daha gelişkin bir canlılığı ve örgütlülüğü doğurmaktadır. Molekül olarak örgütlenmiş atomlardan toplum olarak örgütlenmiş bireylere kadar her örgütlenme bir üst düzeyi ve farklılaşmayı doğuruyor.

İnsanların dünyasında, toplumda olup bitenleri bu kadar "mekanik" biçimde ifade etmek bazılarına yeterince insani gelmeyebilir. Hatta devam edelim toplumların tarihini sınıf savaşları tarihi olarak okuyan Marksist bakışın reddi olarak da görülebilir. Ancak sınıfsal olan olarak zuhur edenin altında hiç bir şeyin olmadığını söylemek Marksizmin temel dayanağı olan bilimsel yaklaşımla örtüşmez. Manifesto'da sınıf savaşımları tarihi, o zamanki tarih anlayışına karşı bir başka gerçekliği ifade etmek için kullanılmıştır. Tarih kralların birbiriyle savaşının tarihi değildir. Ya da basit kişiler arası iktidar kavgası değildir. Bunun maddi, nesnel, ekonomik yani sınıfsal temelleri vardır denmektedir.

Bununla birlikte bu ifade biçimi soyutlama yapılmadığı anda yanlış politik sonuçlar doğurmaya da elverişlidir. Marksizm kaba biçimiyle alındığında sınıf savaşımı iki sınıfa ait bireylerin meydan savaşı biçiminde algılanmakta, ya Marksist kalmaya çaba gösterilerek bu savaşım biçimi örgütlenmeye çalışılmakta, ya da bunun olamadığı anlarda marksizm ve sınıf reddedilmektedir. Lenin'in dehası bu sorunun aşılmasının anahtarını göstermiştir. Soyutlanmış işçi sınıfı ile somut işçi arasındaki farkı görmüş, somut işçinin salt işçi olduğu için sınıf savaşında işçi cephesinde kendiliğinden yer almayacağını kavramıştır. Sınıfa bilincin dışarıdan taşınması, öncü parti ve siyasi mücadele öne çıkmaya başlamıştır. Yine Lenin komünist toplum üzerine spekülasyon yapmaktan kaçınmış ve bu tartışmayı geleceğe havale etmiştir. Bu da yine bu tartışma üzerinden yürünmeyeceğini kavradığını göstermektedir.

Siyaseten işe yaramayan bir tartışma nasıl oluyor da filozofların dünyayı değiştirmesi gerektiğini yani aslolanın pratik olduğunu söyleyen bir kişi tarafından yapılıyor?

Burada sıkıntı "özel mülkiyet" ve "işbölümü"nün bir ve aynı şey olarak okunmasından kaynaklanmaktadır. "İşbölümü" faaliyete göre anlatımın, "özel mülkiyet" ise bu faaliyetin sonucuna göre anlatımın terimleri olduğu ifade edilmiştir.

İşbölümü ve özel mülkiyet aynı şey olarak okunmaya başlanınca özel mülkiyet karşıtlığı iş bölümü karşıtlığını da beraberinde getirmektedir. İş bölümünün özel mülkiyetin ve devletin doğuşu sınıflı toplumun varlığıyla koşut olduğuna göre sınıfsız toplum hedefli komünizm her üçünün de ortadan kaldırılmasını önermek durumunda kalmıştır. Marks'ın her ne kadar kapitalizm çözümlemesindeki asli sorunsalı artı değer gaspı olsa da, işbölümü karşısındaki tutum kafa karıştırıcı olmaya devam etmektedir.

Aslında sıkıntı burjuvazinin sınıfsal farklılıkları işbölümü olarak göstermesinden kaynaklanmaktadır. "Toplumda farklı işler ve işlevler vardır ve bu zorunluluk kimilerini işçi yaparken kimilerini de patron yapmıştır". Üretim araçları üzerinde mülk iddia etme ve işbölümü arasında burjuvazinin kurduğu ilişki kabul edilmek durumunda değildir.

Şimdi biraz Marks'ın Engels ile birlikte kaleme aldığı Alman İdeolojisi'nde söylediklerine bakalım. (Yazıda sürekli Marks olarak geçmesine karşın Engels için de geçerli olduğunu belirtmek gerekiyor.)

Marks'ın işbölümü konusunda yaptığı saptamalar çıkarımlarından biraz farklılaşıyor aslında. Mesela "Bir ulusun üretici güçlerinin ulaştıkları gelişme düzeyi en açık şekilde işbölümünün ulaştığı gelişme düzeyinden anlaşılır." Son derece doğru bir saptama. Burada işbölümü kelimesinin yerine farklılaşma kelimesi pek ala da konabilir. İşlevsel farklılaşma ya da. Çünkü Marks burada işbölümü ile işlevsel farklılaşmadan söz ediyor. Marks ile sürdürelim. " Bir ulusun kendi içindeki işbölümü, ilkin sınai ve ticari emeğin bir yandan, tarım emeğinden ayrılmasına, öte yandan ve bunun sonucu olarak kent ile kırın ayrılmasına ve çıkarların karşıtlığına yol açar." Bu nokta tartışmalı. Kent ve kır farklılaşması bizatihi bir çıkar karşıtlığı doğurmaz. Sorun kentin ve kırın hangi toplumsal bütünlük/organizma/organizasyon/ sistem içerisinde bir arada bulunduğu ile ilgilidir. Emeğin egemen olduğu bir sistemde karşılıklı ihtiyaç adil ve eşitlikçi bir biçimde giderilebilir.

"İşbölümünün gelişmesinin çeşitli aşamaları bir o kadar farklı mülkiyet biçimlerini temsil eder; bir başka deyişle, işbölümünün her yeni aşaması, çalışmanın konusu, aletleri ve ürünleri bakımından bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri de belirler." Bu saptamalarda da sorun yok. Ancak, "kent ile kır arasındaki karşıtlığı ve daha sonraları kentlerin çıkarlarını temsil eden devletler ile köylerin çıkarlarını temsil eden devletler arasındaki ve kentlerin kendi içlerinde deniz ticareti ile sanayi arasındaki karşıtlığı daha o sıralarda görmeye başlarız” derken burada da nedensellik ilişkisinin kurulamayacağı bir çıkarsama söz konusu. İki kent devleti birbiriyle hiç savaşmadı mı? Kent devletlerinin köy devletleri karşısında ortak tutum aldıklarını açıklayabilecek bilimsel bir gerçeklik var mı?

Marks bilinç ve iş bölümü ile ilgili olarak şunları söylüyor. "Üstelik, bilincin tek başına ne yaptığı o kadar da önemli değildir; bütün bu çürüme, bize ancak şu sonucu verir: şu üç uğrak, üretici güç, toplumsal durum ve bilinç, birbirleriyle çelişkiye düşebilir", buraya kadar sorun yok, ancak devamla "ve düşmek zorundadır, çünkü işbölümü sayesinde, faaliyet ile maddi faaliyetin, keyif çatma ile çalışmanın, üretim ile tüketimin farklı farklı bireylerin payına düşme olasılığı, hatta olgusu ortaya çıkar ve bunların birbirleriyle çelişkiye düşmemelerinin tek yolu, bizzat işbölümünün kendisinin tekrar kaldırılmasıdır." Bu bölüm biraz sıkıntılı. İşbölümü olmasaydı bunların hiçbiri olmazdı doğru, ancak eşitsizliklerin ve sömürünün ortadan kaldırılması, sosyalizm işbölümü ortadan kaldırılarak kurulamaz. Ya da sosyalizm sonrası işbölümünün kaldırılması bir hedef olarak ortaya konamaz.

Marks'ın işbölümü ile ilgili bir diğer saptamasında "özel çıkar ile kolektif çıkar arasındaki çelişkidir ki, kolektif çıkarı devlet sıfatıyla, bireyin ve topluluğun gerçek çıkarlarından ayrılmış bağımsız bir biçim almaya ve aynı zamanda her zaman (...) aldatıcı bir ortaklaşma görünümü almaya götürür"

Devamla "devlet içindeki bütün savaşımlar demokrasi, aristokrasi ve monarşi arasındaki savaşım, oy hakkı uğruna savaşım, çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey değildir" diyerek yine önemli bir noktaya değiniyor. Sonrasında "egemen olmak isteyen her sınıf, proletaryanın durumunda söz konusu olduğu gibi, kendi egemenliği bütün eski toplum biçiminin ve bizzat egemenliğin ortadan kalkması anlamına gelecek olsa bile kendi çıkarını herkesin çıkarı gibi gösterebilmek için –ki ilk başta bunu yapmak zorundadır– siyasal iktidarı ele geçirmesi gerekir. Devlete yeniden döneceğiz. Yine işbölümü ile ilgili olarak insanların en çok yinelediği şey, belki de kapitalist dünyadaki günlük yaşamın insanı kendinden uzaklaştırması nedeniyle günün farklı zaman dilimlerinde istedikleri farklı şeyleri yapabilmesidir. "işbölümünün bize derhal ilk örneğini sunduğu şey şudur: insanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, şu halde, özel çıkar ile ortak çıkar arasında bölünme olduğu sürece, demek ki, faaliyet gönüllü olarak değil de doğanın gereği olarak bölündüğü sürece, insan kendi işine hükmedeceğine, insanın bu kendi eylemi, insan için kendisine karşı duran ve kendisini köleleştiren yabancı bir güç haline dönüşür. Gerçekten de, iş paylaştırılmaya başlar başlamaz herkesin kendisine dayatılan onun dışına çıkamadığı, yalnızca kendine ait belirli bir faaliyet alanı olur; o kişi avcıdır, balıkçıdır ya da çobandır ya da eleştirici eleştirmendir, ve eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa bunu sürdürmek zorundadır. Oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır"! Romantik ve kapitalist toplumda kendini sıkışmış hisseden bireyin ruh halini gayet iyi yansıtıyor.

Gelelim sorunun kaynağına, evrim süreci bilgi kazanma sürecidir. Bu bilgi hücresel düzeyde de toplumsal düzeyde de birikir. Farklılaşma dediğimiz şey de aslında kazanılan bilgiden kaynaklanan ve onun doğurduğu yeni bir işlevi işaret eder. Bu yeni bilgi olmasaydı işbölümü olmayacaktı. Ya da yeni bir bilginin olmadığı yerde hiç bir işbölümünden söz edilemez. Canlının doğal süreci dediğimiz şey aslında "doğa"nın reddinden başka bir şey değildir. Canlı doğanın kendine yabancılaşmasıdır ve canlıyı farklılaştıran şey hiç de kötü bir şey değildir. Buna olumsuzluk atfetmenin hiçbir anlamı yoktur daha doğrusu. Cansız madde dışrıdan enerji almadan varlığını sürdürürken canlı madde dış enerji olmadan varlığını sürdüremez. Ne yapacağız? Hadi buna "ahlaki" yaklaşalım. Canlı cansız karşıtlığı üzerinden politika yapalım. Saçma mı geldi? Devam edelim o zaman, canlı vücudunun işbölümünün köleleştirici olduğunu savunalım. Organlar arasındaki işbölümü her organı köle yapmaktadır! "Buradan faşizm çıkar" kolaycılığına hemen düşülmemeli. Marks "faaliyet gönüllü olarak değil doğanın gereği olarak bölündüğü sürece" derken bir şeyi atlıyor, insanın doğanın parçası olduğunu. Belirli toplumsal ve tarihsel koşullarda ortaya çıkmış bir duyguyu ve o duyguya dayanan bir düşünceyi "insanın doğası" yerine koyuyor. Özel çıkar ile ortak çıkar arasındaki karşıtlıktan söz ederken de Marks yanılıyor. Bunlar karşıt değildir. Ortada bir organizma varsa bağımsızlıktan söz edilemez, bağımlılıktan, kölelikten söz edilemeyeceği gibi. Bu kavramların siyasi sonuçlarından korkarak gerçeklik eleştirilemez. Bireyin varlığı –burada sözü edilen birey bir soyutlamadır– toplumun varlığı dışında mümkün değildir. Birey sahip olduğu her şeyi ama her şeyi toplum sayesinde elde etmiştir. Bireysel düşüncesi dediği anda kullandığı her kavram, dil, düşünce biçimi, tüm bilgisi toplum ürünüdür. Birey ancak ve ancak toplum içerisinde iken birey olabilir. Aksini savunan varsa toplumdan aldığı herşeyi iade edip öyle konuşmalıdır diyeceğim ama konuşamayacağını düşünemeyeceğini biliyoruz. Canlı böyle bir şeydir ve her türün bireyi o tür geliştiği yarına kaldığı sürece gelişkinlik kazanabilir.

Bunun siyasi sonuçlarından korkmak derken anlatılmak istenen aslında bu benzeşmeden sömürünün ve sınıfların varlığının çıkacağından korkmamak gerektiği çünkü durumun öyle olmadığıdır. "Ortada bir sistem var ve bu sistem canlı doğaya uygundur, birileri işçi birileri patron olur ve toplum da yaşar gider. Buna karşı çıkılamaz." önermesi bu benzeştirmeden doğal olarak üretilemez. Ortada bir sistem olduğu ve bu biçimiyle işlediği az çok doğrudur. İşte mesele ve bakılması gereken yer tam da bu sistemin kendidir. Tüm sistemler canlı organizmalardır ve canlı organizmalar canlılıklarını sürdürebilmek için değişikliklere uğrarlar, bazen yavaş bazen hızlı. Geçenlerde arsenikli ortama uyum sağlayan bakterinin bulunması bunun en büyük kanıtı. Canlılar için zehirli olarak bilinen bir madde bir bakteri tarafından yapıtaşı olarak kullanılıyor. O bölgede evrim o yönde gelişmiş. İnsanın evrimi ise daha ileri bir düzeye daha iyi bir sistem oluşturarak geçmesi biçiminde gerçekleşiyor. İnsan topluluğunun oluşturduğu sistem ayakta kalması konusunda avantajlar sunmuyorsa yok oluyor. İnkaların İspanyollar karşısında yok olması gibi. Bunun insanlık dışı olduğunu söyleyebiliriz. Bu bugüne ait bir değerdir. İnsanın düşüncesinin farklılaşarak geldiği bugünkü noktada söylediği bir şeydir. Bugün buna soykırım denebilir, ancak o gün böyle okunmamaktadır.

Bir başka nokta da bazı işbölümlerindeki doğal olan ile olmayanın karıştırılmasıdır. Kadın ile erkek arasındaki işbölümünde çocuk yapmak ile ilgili işbölümü doğal olabilir, ilk çağlarda erkek avlanırken kadının evde olması da doğal olarak zorunlu olabilir. Çünkü türün devamı dişinin daha fazla sakınılmasını zorunlu kılıyordu. Bir dişi en fazla 11 ayda bir üreme gerçekleştirebilirken bir tek erkek aynı dönemde bir kaç yüz üreme eylemi gerçekleştirebilir. Avlanmak için dışarı çıkan ve risk altındaki erkek değil kadın olsaydı tür belki de yok olacaktı. Bu işbölümü sıkıntılı değildir. Ancak koşulların değiştiği durumda türün korunmasının zorunluluğu olan bir eylemin ebedi zorunluluk olarak algılanması sıkıntılıdır.

Yeniden Marks'ın hayellerine dönecek olursak insanın kendini özgürce geliştirmesi ile farklılaştırması arasındaki diyalektik bağın gözden yittiğini görürüz. Geliştirdikçe farklılaşır ve farklılaştırdıkça gelişir. Farklılaşma farklı fonksiyon kazanma bu fonksiyonun gerçekleşme anından hariç var olamaz. Bu fonksiyonun gerçekleşme anı işbölümünün yaşanması dır. En basit işte bile insanların nasıl örgütlendiklerine bakın. Karpuz kamyonundan karpuz indirirken dört kişi her biri teker teker kamyona gidip karpuz alıp tezgaha götürüp dizmez. Biri arabada diğeri tezgahta iken diğer iki kişi arada bir zincir oluştururlar. Yangın söndürürken kuyudan yangın yerine su taşırken de öyle. Kovalar elden ele geçer. Çünkü bilinir ki böylesi daha üretkendir. Üstelik Marks da sabah balıkçılık yapan, öğlen bahçeyle uğraşan, bir gün gitar öbür gün keman çalan birinden ve bunlardan oluşan bir topluluktan iyi bir senfoni dinleyemeyeceğini, senfoninin ortasında kemancıların kemanı bırakıp birinin gitar diğerinin bas çalmasının keyifli gelmeyeceğini bilir.

Devlete gelecek olursak bunun ayrı bir tartışma konusu olduğunu söylerken geçmek istemediğim nokta, işbölümü ile devlet arasındaki ilişki ve devletin sönümlenmesi meselesinin bu tartışmalardan ayrı yürüyemeyeceğidir. Lenin'in büyüklüğü de biraz bu tartışmada pratik olarak devleti söndüren değil yeniden kuran, işbölümünü ortadan kaldıran değil onu yeni bir organizasyon için yeniden yaratan rolü oynamasından gelir. Lenin pratiğin ona gösterdiğine bakmış ve sofistike tartışmaları geleceğe bırakmıştır. Günü ise doğru tahlil etmiş ve devrimi gerçekleştirmiştir.