Sermayenin denetlenemez gücü

Usûl Hakkında Birkaç Söz

Kriz tartışmalarının, farklı ekol iktisatçıları tarafından, genelde iki hat üzerinden yürütüldüğüne tanık olmaktayız. Aralarında, başta ABD olmak üzere, gelişmiş merkez ekonomilerin ünlü üniversitelerinin profesyonel iktisatçılarının bulunduğu ana-akım iktisatçıları, krizin oluşumunu modelleme hatalarından finans kesimi aktörlerinin aşırı hırslarına dek uzanan bir dizi faktörle açıklamaya çalışmaktalar. Bu arada söz konusu profesyonellerin krizi öngöremedikleri yönünde biribirini suçlamalarına olduğu kadar, önlemler konusunda da aralarında anlaşma sağlayamamalarına tanık olmaktayız. Buna karşın, marksist ekole dahil iktisatçıların ise, Marx'ın yazılarında çeşitli yerlere serpiştirilmiş kriz yaklaşımları üzerinde gezinerek, konuya sistem içi yaklaşım yapmış olduklarını görüyoruz. Anaakım iktisat ekolünün ve marksist ekolün açıklamalarını biribirinin alternatifi olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir. Başka bir deyişle, iki ekol de aynı olgu üzerinde açıklama yapma çabasına giriştiğiden, söz konusu ekolleri biri diğerini ikame edebilecek şekilde alternatif olarak algılamak fevkalade yanlıştır. Hal böyle olunca, krizin oluşumu, etkileri ve sonuçlarının tartışıldığı ortamda sağlıklı sonuca varabilmek için, güvenilir yönteme başvurmanın kaçınılmaz olduğu açıktır. Bu yaklaşım ise, marksizmdir!

Aşağıdaki açıklamalarda neden marksizmin ana akım iktisat karşısında daha güvenilir bir çözümleme yöntemi oluşturduğu meselesine gelince, yüzeysel anlatım yerine sistemik çözümleme yapan marksizmin bize daha güçlü analitik araçlar sunduğunu görmekteyiz. Böyle bir kanıya varmama yol açan bir dizi neden yanında, günümüzde yaşanan kriz karşısında ana akım iktisat ekolünün gerek krizi öngörmede gerek tedavi yönteminde çaresiz ve başarısız kalmasıdır. Zira, çok ileri kantitatif teknikler ve rafine aletler kullanan ana-akım iktisat ekolünün bu denli derin ve uzun seyreden bir krizi öngörememesi, hatta İngiltere Kraliçesi'nin ünlü Londra İktisat Okulu profesörlerinden bu konuda hesap sorması ana-akım iktisat ekolünün yetersizliğinin en büyük kanıtını oluşturmaktadır. Kapitalizm üçüncü büyük krizini yaşarken, böylesi tekrarlayan patolojik oluşumların ve derin çöküşlerin ana-akım iktisat tarafından dışsal nedenlerle açıklanmasının yeterli olmadığı açıkça görülmektedir. Açıklama yeterli olmayınca, krizlere karşı geliştirilen önlemler ve/veya tedavî yöntemleri de, doğal olarak, başarılı olamamaktadır. Hal böyle olunca, kaçınılmaz olarak, marksizme yönelinmektedir. Zira, marksizm sistemin genetik dokusunu analiz ederek, sosyal olayların açıklanmasına derinlik ve tarihsel perspektif kazandırmaktadır. Sürecin ana dokusunun ve devinim mekanizmalarının çözümlenmesi sonucunda, geçmiş açıklanabildiği gibi, gelecek de, belirli yanılma payı içinde, tahmin edilebilmektedir.

Toplumlara birbirine alternatif olarak verilen iki akımdan, tüm zayıflığına rağmen, ana-akım iktisat ekolünün revaçta olması, Blaug'un çok yerinde ifade ettiği gibi, bu ekolün sistemi yüzeysel olarak anlatmasına ve güç ilişkilerini gizleyerek, meşrulaştırmasına bağlıdır. Oysa, marksist yöntemle yapılan çözümlemede, sermaye dürtüsü ile devinen kapitalizmin, patolojik süreçlerle kendisini ifna yolunda ilerlerken, sürecin devamının, uzay sistemine benzer şekilde, devamlı genişlemesi koşuluna bağlı olduğunu görmekteyiz. Emperyalizmin ana dokusunu oluşturan kapitalizmin devamlı genişlemesi, yerine göre, krizleri erteleyebildiği gibi, zaman zaman koşullara bağlı olarak, bizzat krizi rampaya oturtarak, yeni evrelere geçip, bir süre için rahatlama da sağlayabilmektedir. Ana-akım iktisat ekolünün zafiyeti, sermaye kesiminin çıkarı gereği, bu süreci tetikleyen güç ilişkisini perdeleyerek, baş aktörü gizlemesi ve sadece buz dağının satıhtaki görüntüsünü sergilemesinden kaynaklanmaktadır. Aynı güç ilişkisi, satıhtaki görüntünün arkaplanını ortaya koyabildiği ve sistemin işleyiş dinamiklerini açığa çıkarabildiği için marksizmi akademik alanda hak ettiği yere oturtmamaktadır. Varolan ve kendi çöküşüne doğru yol alan, bu doğrultuda seyrederken de doğayı ve insan dokusunu tahrip eden kapitalizmin patolojisinin irdelenmemesi, hatta bu yapının idamesini meşrulaştıran bir yaklaşımın akademik olarak görülmesi ve algılanması hiç bir şekilde savunulamaz. İşte bu nedenle, aşağıdaki açıklamalarda ana-akım iktisattan ayrılıp, marksist yaklaşımla, krizde gelmiş olduğumuz bugünkü aşama üzerinde basit bir egzersiz yapmaya çalışacağım. Bu egzersizi iki aşamada sürdürmek istiyorum. Birinci aşamada, çok kısa olarak krizin oluşumu ve krize karşı ileri sürülen önlemleri açmaya çalışacağım. İkinci aşamada ise, krizin Avrupa'da ve bizler gibi "yükselen piyasalar" daki seyrini tartışacağım.

Kriz ertesinde oraya çıkan tablonun açıklanmasında siyasal dönüşüm mü yaşanacağı yoksa sistem içi yeniden yapılanma süreçlerinin mi devreye gireceği konusu da, bir yandan krizin şiddetine, diğer yandan da sosyo-ekonomik alt-yapı koşullarına bağlı bulunmaktadır. Kriz ertesinde, üretim ilişkilerini de köklü dönüştürecek güçlü bir siyasal değişim, genellikle harpler ya da derin sosyal çalkantılarla ortaya çıkar. Bu denli güçlü ivme yaratamayan ya da derin bir sosyal çalkantı ile yaşanmayan kriz dönemleri genellikle sistem için çözümlere yönelir. Böyle bir yöneliş Joseph Schumpeter'in "yaratıcı yıkıcılık" hipotezi ile anlatılır. Teknolojik atılımlarla eski ve demode üretim süreci yerini modern ve daha ileri teknolojik üretim sürecine bırakırken, yeni ürünler için piyasa canlanır ve, aslında sistemin içine yeni ve daha güçlü kriz tohumları atılıyor olduğu halde, krizden çıkılıyor gibi görüntü oluşturan geçici bir rahatlama dönemi yaşanır.

Krizin Oluşumu, Tanımlanması ve Geliştirilen Önlemler

Hiç lafı uzatmadan söylemeliyim ki, son kriz ABD'de finans kesiminde başlamadı. Evet, görüntü şöyle: Kriz, ABD'de mortgage sürecinde ortaya çıktı ve buradan reel kesime ve farklı ekonomilere sıçradı. Ancak, bu görüntünün arkaplanına baktığımızda, yukarıdaki ifadeyi şöyle değiştirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum: "Kriz kapitalizmin en gelişmiş bölgesinde ve en kırılgan dokuda ortaya çıktı!" Diğer bir deyişle, içinden geçtiğimiz derin kriz konuşulurken ABD'yi ve finans kesimini odağa koymak, daha başlangıçta oluşumu saptırarak perdelemek ve hadisenin anlaşılmasını zorlaştırmaktan öte bir işleve sahip değildir. Kapitalizmin işlevi güç ilişkisini perdelemek ve saptırmak olduğundan, anaakım iktisat yanlılarının böylesi yaklaşımı anlaşılabilir. Gerçekten de, ana-akım iktisatçıları krizin oluşumuna, ABD'de bir dönemde uygulanan düşük faiz politikasının ev ipotekli işlemleri coşturduğu, böylece yükselen varlık değerlerinin kredi talebini hızlandırdığı, bu işlemler arasında bankerlerin hırsları ile piyasalara sürülmüş riskli kâğıtların sistemi çökerttiği şeklinde bir açıklama getirmişlerdir. Bazı profesyonel iktisatçılar finans dünyasının bu denli çılgınlığını insan psikolojisine bağlayarak, ana-akım iktisat ekolünün öngörüsüzlük hatalarını perdelemeye çalışmışlardır.

Oysa, ana-akım iktisat ekolünün çok temel yanlışı bilimsel çözümleme tekniği kullanmaması ve bu bağlamda diyalektik mantık örüntüsü içinde oluşumları irdeleyememesidir. Şöyle ki, sosyal olguların betimlenmesi bilgi oluşturabilir, hatta bu bilgiler doğru da olabilir, ancak bu yöntem bilimsel bir yaklaşım olarak kabul edilemez. Zira, bilimsel yaklaşım "niçin" veya "neden" üzerinde yoğunlaşarak, sosyal olayları tetikleyen arkaplanları açığa çıkarmaya çalışır. Bu mantıkla yaklaşım yapıldığında, sistemin bireyler üzerindeki etkisi "iktisat psikolojisi" temelinde açıklanarak, iktisadî olayların insan davranışlarını nasıl tetiklediği irdelenebilir. Yukarıda ana hatlarıyla vermiş olduğum ana-akım iktisat yaklaşımı, iktisadî olayların insan psiokolojisi üzerindeki etkisini irdelemek yerine, insan psikolojisini sanki fanusta oluşmuş bir dış faktör gibi ele alarak ekonomik olayları hızlandırdığını savlaması, oluşumların arkaplanlarının açıklanmaması nedeniyle sağlıklı bir analiz olarak kabul edilemez. Küresel krizi tetiklediği iddia edilen ABD'de bir dönemde faizlerin düşük düzeyde tutulduğu meselesine bir siyasî hata ya da öngörüsüzlük olarak mı bakacağız, yoksa bunun nasıl bir iktisadî zaruretten kaynaklandığını mı araştırmaya koyulacağız. Düğümü çözebilecek böylesi temelden başlayan bir sorgulama, kaçınılmaz olarak, bizi sistem dinamiklerinin analizine taşımaktadır.

Kapitalizmin birikim amacıyla tetiklenen devamlı genişleme sürecinin sürdürülebilmesi, bu sürecin hiçbir engelle karşılaşmaması koşuluna bağlı bulunmaktadır. Sermaye birikim sürecinde, başlangıç aşamasından, artı değerin gerçekleştirilmesine ve yeniden devreye sokulmasına dek, emek, sermaye, özellikle de piyasa hacmi gibi alanlarda karşılaşılan engeller kapitalizmin kriz nedeni olarak karşımıza çıkar. Ne var ki, söz konusu çok çeşitli engellerin de bizzat sermaye birikim sürecinden kaynaklandığı dikkate alındığında, kendi sonunu hazırlayan bir süreçle karşı karşıya olduğumuz ortadadır. Bu formatta bakıldığında, ABD ekonomisinin olgunlaşmış ileri sermaye birikim aşamasında bulunduğu için duraklama evresine girmiş olduğu görülmektedir. Şu hale göre, faiz haddinin düşürülmesi, yaşanan durgunluğun aşılabilmesi için önlem olarak devreye sokulmuştur. Gerçekten de, faiz haddinin düşürülmesi kredi talebini tetikleyerek, mortgage işlemleri vasıtasıyla bir kısım potansiyel tüketicilerin gelecek dönem gelirlerini şimdiye çekerek, ev alım işlemlerine canlılık getirmiştir. Böylece, şişen ipotekli mesken talebi, göreli fiyat dengesini bozarcasına mesken fiyatlarında yapay artışa yol açmıştır. Yapay artışın oluşumu, aşırı parasal değere ulaşan varlığın, diğer varlıklarla değişim oranının anormal yükselişiyle ortaya çıkar. Değeri yükselen varlığın piyasa değerinin sürdürülebilmesi, bu metaya olan talebin devamlılığına, talebin devamlılığı ise kredi hacminin durmadan genişletilmesi koşuluna bağlı bulunur. Kredi koşullarının ortadan kalktığı ya da engellendiği durumda, kapitalizmin genişlemesi önünde bir engel çıkmış demektir. Bu durum kriz işaretidir. Böyle bir engelin çıkmasının nedeni de, bazı alanlarda şişmiş parasal değerlerin bir mal ya da hizmete dönüştürülememesinin piyasa deneyimi ile anlaşılmış olmasıdır. Diğer bir deyişle, kredi halkasındaki bir borcunun ödenemez hale gelmesi (subprime credit) borçlunun emek geliri ile ya da bizzat ipotekli varlığı satarak borcu karşılayamamasını ifade eder ki, bu durum, ipoteğin emek değeri olarak ya da varlığın diğer varlıklarla değişim değeri olarak kredinin parasal değerini karşılamadığı anlamına gelir. Özet olarak söylemek gerekirse, aşırı kredi şişkinliği parasal piyasalarla reel piyasalar arasındaki bağın kopmuş olduğu anlamını ifade eder.

Doğal olarak, bu durumun da sorgulanması gerekir. Şöyle ki, kredi hacminin, reel sektörden bu derece kopmasına yol açan aşırı şişkinliğinin nedeni irdelenmelidir. İşte bu nokta, tüm sorunların tekelci kapitalizm döneminde aşırı üretime piyasa yaratma kaygısından kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Sermayeler arasında yaşanan rekabet, üretimde teknoloji boyutunu devamlı olarak pompalamakta, bunun sonucunda büyüyen üretim hacmi karşısında piyasa gereksinimi ortaya çıkmaktadır. Üretim sürecinde yaşanan kronik kriz, çeşitli safhalarda, reklamlar, sosyal politikalar, finansal genişleme, hatta küreselleşme yoluyla aşılmaya çalışılırken, bu süreçlerde yaşanan herhangi bir engelleme akut krizi kronik hâle dönüştürebilmektedir. Kronik krizin en birikimli aşamasına ileri kapitalist alanlarda rastlanır. Aşırı birikimin soğurtulması işlevini yerine getirmeye çalışan çeşitli araçlar içinde de en hızla yayılabilen fakat en hassas ve kırılganı olan finans kesimidir. ABD küresel kapitalizmin en gelişmiş alanıdır ve orada yaşanan durgunluğun giderilebilmesi için finansal kesime, tüm denetim kuruluşlarının da gözetiminden uzak tutulurcasına büyük bir özgürlük sağlanmıştır. Bundan dolayı, yukarıda da ifade etmiş olduğum gibi, "kriz, ABD'de finans kesiminde başladı" ifadesini akademik dile çevirdiğimizde, "kriz, en gelişmiş kapitalist alanda, en hassas kesimde ortaya çıktı" şekline dönüştürmemiz gerekir. Bunu izleyen aşama, talep yönünde psikolojik faktörlerin de devreye girdiği, arz yönünde ise, güçlü sermayenin değersizleşen sermayeyi piyasadan sildiği bir tür domino etkisi olarak görülmelidir.

Krizin başlangıç yeri olgunlaşmış sermaye ekonomisi olan ABD olunca, doğal olarak, acil önlemler de ABD'de ortaya çıktı. İlk etap önlemler, 1929 Krizi ertesindeki fecaatdan ders alınırcasına Keynes politikalarının uygulanması şeklinde, çöken sermayenin bir bölümüne destek sağlamak ve talebi canlı tutmaya yönelik politikalardan oluştu. Bilindiği gibi, bu amaçla piyasalara milyarlarca dolar enjekte edildi, çoğu kuruluşlara devlet hissedar olarak destek sağladı vs. İlk aşamada, yangını söndürmek için devreye sokulan bu tür çözümler Keynesyen bir görüntü sergiliyordu. Ancak, kriz ertesi ekonomilerin orta ve uzun dönemli şekillenmesinde, bir yandan finansal işlemlere sıkı denetim getirilmesi, diğer yandan da daha çok Schumpeter'in "yıkıcı yaratıcılık" ifadesi ile ortaya attığı teknolojik yenilenmenin öngörüldüğü, G-20'ler ve sair uluslararası toplantılarda alınan kararlardan anlaşılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, söz konusu önlemlerle kısa sürede toparlanma eğilimi gösteren dünya ekonomisi, bizzat önlemlerin etkisi altında, yakında yeni bir krize sahne olacaktır!

Avrupa Birliği'nde Kriz ve Olası Sonuçlar

ABD'de patlak veren krizin AB ülkelerine sıçraması, birkaç nedene bağlı olarak çok doğaldı. Bir defa, kriz paniği, zihinlerde 1930'lar çağrışımı yaparak, psikolojik etkisi ile toplumsal tüketimin geriletilmesine neden oldu. Bu etki, sadece gelişmiş AB ülkelerinde değil, hemen tüm ekonomilerde farklı boyutlarda görüldü. Nitekim, Türkiye de bir miktar bu etkinin altına girdi. Gerek ABD'de gerek AB ekonomilerinde finansal krizin bu denli hızla reel kesime yansımasının çok önemli bir nedeni, söz konusu ileri ekonomilerde harcamaların psikolojik esnekliğinin, yâni risk algılamasının yüksek olmasıdır. Başka bir deyişle, bireylerin harcanabilir gelirlerinde ve fiyatlarda bir değişiklik olmadan harcama eğilimlerinin değişmesi bireysel psikoloji ile ilgili bir durumdur. İleri ekonomilerde toplam bireysel harcamalar içinde zarurî ürünlere yapılan harcamalar oranının düşük olması, ufak bir olumsuz psikolojik algılamada harcamalarda derhal kısıntı yapma şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Açıktır ki, bu durum görece düşük gelirli ekonomilerde söz konusu olamaz. Bu oluşumun bir başka türlü anlatımı da, ileri ekonomilerde tüketim neredeyse doyma düzeyine gelmiş olduğundan, herhangi bir olumsuz gelişme derhal harcama kısıntısına neden olabilmektedir. Bu durum ileri kapitalizmin kronik kriz içinde seyrediyor olmasının çok açık bir göstergesidir.

İkinci olarak, ABD'de finansal alanda patlak veren kriz, sadece aynı ya da benzer gelişme düzeyindeki ekonomiler arasında yaygınlık gösteren ekonomilerde finansal krizlere yol açtı. AB ekonomilerindeki finansal kriz iki nedene bağlı olarak gelişti. Birincisi, ABD'de ipotekli borç senetlerinin "seküritizasyon" ya da "varlığa dayalı kâğıt ihracı" yoluyla, yâni alacak senedinin paraya dönüştürülmesi amacıyla diğer finans kurumlarına aktarılması süreci, henüz banka sistemi Batı dünyası ile tam olarak entegre olmamış gelişmemiş ekonomilerdeki kurumlardan çok, AB'deki bankaları ağına aldı. Böylece, değersiz kâğıtların ciro edilerek ikinci hatta üçüncü ellere satılması durumunda, ödeme zincirinin ilk halkasında yaşanan bir aksama tüm zincirde çökertme etkisi yarattı. Buna karşın, merkez ekonomiler bankalar ağına dahil olmamış olan Türkiye ve benzeri ekonomiler finansal kriz alanı içine girmedikleri için finansal alandaki şoku aynı şiddtte yaşamadılar. Bununla beraber, dünya krizi yaşanırken güvenli liman arayarak merkez ekonomilere doğru çekilen spekülatif sermaye, doğal olarak, Türkiye'yi de etkiledi. Türkiye, yukarıda açıklanan nedenlerle finansal krizi Batı ekonomileri yatırım kurumları kadar yaşamamış olmanın yanında, dünya ölçeğinde yüksek faiz veren bir ekonomi olarak spekülatif sermayenin ilgi odağı olmaya devam etti.

AB ekonomilerinde görülen finansal krizin bir nedeni de, AB'ye yeni katılan özellikle Balkanlar'daki tasarruf yetersizliği içinde gelişmeye çalışan, buna bağlı olarak da AB merkez ekonomilerin banka sistemine dayanan ufak devletlerin sürüklendikleri ekonomik bunalım karşısında finans kesiminin dayanı ksızlığından kaynaklandı. Bu ekonomilerde şubeler açmış olan AB içindeki büyük ekonomilere ait bankalar, söz konusu ufak ekonomilerdeki zararları merkeze taşımamak için, bu ülkelerdeki finansal işlemlerini daraltması yanında, o ülkelerden sağladığı kârları da merkeze transfer etmeye yeltendi. Türkiye'deki yabancı bankalar ve ortakların kâr transferi yapmış olması durumunda aynı vahim olay, farklı boyutta olarak, Türkiye'de de yaşanıyor olabilirdi. Böyle bir risk karşısında, Banka Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun 2008 yılı sonu itibariyle finans kurumlarının kâr dağıtımı yapmaması önerisini, ülkede krizin derinleşmemesi yönünde önemli bir karar olarak görmek gerekir.

Yunanistan'ın çok özel durumu, gelişmiş sanayi ve ciddî ihracatı olmayan bu ülkede uzun yıllar yaşanan kamu açığı ile açıklanmaktadır. Oluşan yüksek boyutta kamu açığı, yaşanan finansal kriz nedeniyle döndürülemez hale gelince, borçlar ödenemez oldu ve, psikolojik etkinin de altında, kriz reel sektörü de ağır bir şekilde vurdu. Çok ufak hacimli bir ekonomi olan İrlanda, oldukça büyük ekonomik hacimli İspanya ve Portekiz ekonomileri de, benzer şekilde birikmiş açıkları karşısında, finansmanının güçleşmesi, yâni para akışının tıkanması sonucunda krize sürüklendiler.

Krizin Avrupa Birliği ülkelere yayılması karşısında Birlik, biri ekonomik, diğer ise siyasî açıdan olmak üzere iki sorunla karşı karşıya geldi. Ekonomik açıdan, topluluğun bir üyesinde çıkan krize diğer ülkelerin bigâne kalması söz konusu olamazdı. Zira, bir kaçı hariç, tüm ülkeler aynı parayı kullanıyor ve bir Merkez Bankası'na (Avrupa Merkez Bankası) bağlılar. Hal böyle olunca, ekonomik birlik olmaları dolayısıyla, bir ekonomide patlak veren kriz hızla tüm birlik üyelerine yansıyabilir. Müşterek para birimi sisteminde hiçbir Birlik ülkesi başka bir Birlik ülkesinde çıkan krizden kendisini koruyamaz. Nitekim, bazı AB ekonomilerinde patlak veren krize Almanya ve Fransa gibi merkez ülkeler müdahale etmede gecikmedi. AB ekonomilerinde yaşanan krize karşı alınan acil önlem, ABD'de kriz sonrası önlemle nitelik olarak aynı, ama kaynak olarak farklı gelişti. Kriz ertesinde ABD Federal Merkez Bankası'nı (FED) çalıştırıp, milyarlarca doları piyasaya sürerken, AB ekonomilerinde yaşanan kriz karşısında Avrupa Merkez Bankası yerine, başta Almanya ve Fransa olmak üzere, ülkelerin ulusal bütçeleri devreye sokuldu. Finans dilinde "son ödeme merci" olarak anılan kriz riskini önleme yeri, ABD'de ABD Merkez Bankası olurken, AB'de büyük ulusların bütçeleri bu işlevi yüklendi. Bunun temel nedenini, AB içinde aşırı enflâsyonist baskı yaratmama endişesi oluşturdu. ABD ise saçılan dolardan dolayı iç ekonomide güçlü bir enflâsyonist baskı beklemiyordu. Zira, ekonomiye zerk edilen dolarların bir bölümü dolar alanı içinde başka ülkelere yayılacak, dolayısıyla ABD içindeki para baskısı hafifleyebilecek idi. Kaldı ki, "asit fon" olarak nitelenen değersiz kağıtların ve bunların yarattığı değersiz zincirlerin de her türlü tahminin üzerinde olduğu düşünülmektedir.

AB topluluğunun kriz nedeniyle karşılaştığı ikinci sorun, yine iktisat temelinden kaynaklanıyor olmakla beraber, bir boyutu ile siyasîdir. Şöyle ki; küresel kriz döneminde AB içindeki çeşitli ulusal ekonomik yapılardan oluşan bir toplulukta yaygın kriz esnasında görece güçsüz olanlar güçlülere dayanmaktadır. Bu durum, doğal olarak, güçlü ekonomilerin aleyhine gelişmektedir. Bu nedene bağlı olarak, bir ara AB içinde müşterek para birimi olan Euro'dan ayrılmak isteyen ülkeler olduğu söylentisi yaygınlaştı. Bu durumun, ekonomik birliğin korunarak, sadece para biriminden ayrılmak şeklinde mi, yoksa ekonomik birliğin temelden çatırdadığı şeklinde mi gelişeceğini şimdiden ileri sürmek doğru olmaz. Bu noktada, münferit ekonomilerin ve bir bütün olarak ekonomik birliğin ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda tartışma yürütülebilir.

Bu konuda ilk ağızda söylenebilecek nokta, AB'yi oluşturan ekonomilerin, özellikle de AB'de lokomotif rolünü üstlenen Almanya ve Fransa gibi güçlü ekonomilerin çok önemli olduğudur. Zira, krizden derin yara almış AB ülkelerinin gelişmiş ekonomilerin ekonomik ve siyasal birliğin devamı konusundaki çıkarı, görece zayıf ülkelerinkinden farklıdır. AB içinde hakim karar verme durumunda olan ülkeler merkez ülkeler olduğundan, bu ülkeler açısından tartışmayı yürütmek akılcı bir davranış olur. Küreselleşme ile bir anlamda Üçüncü Paylaşım Savaşı'nı yaşıyor olduğumuz varsayımı altında, başat oyuncuların bu savaşın muharebe alanlarındaki stratejileri Birli- ğin kaderi ile ilgili sonucu belirleyecektir. Krizden dikkatlerimizi ileriye doğrulttuğumuzda, bu savaşın muharebe alanlarının borsalar ve reel üretimde teknoloji yoğun alanlar olduğunu görürüz. Zira, borsalar ekonominin likidite havuzunu genişletir, teknoloji yoğun üretim ise ekonomide yüksek değerde katma değer yaratma yolunu açar. Söz konusu iki amacın gerçekleştirilmesi geniş piyasa olanaklarına ihtiyaç gösterir. AB içinde merkezî konumda olan Almanya ve Fransa'nın, ABD'nin sahip olduğu büyüklükte bir piyasayı ancak AB ile elde edebileceği bilincinde olmaları doğaldır. Japonya'nın bir zamanlar ucuz emeğe dayanarak tüm gelişmiş bölgeleri pazarı olarak kullanarak yoğun teknoloji geliştirmesi bu konuda güçlü bir örnektir. Zamanımızda ucuz Japon emeğinin ortadan kalkması durumunda, bu kez de Mercosur adı ile kendi çevresinde bir birlik kurması, hatta Afrika ve Çin'e uzanmaya çalışması da piyasa gereksiniminin doğal sonucudur. Nitekim, kriz sonrasında 2009 yılının ilk aylarında gerçekleştirilen G-20 zirvesinde, tüm ülkelerin küreselleşme politikasına bağlı kalmaları ve ekonomilerini uluslararası ticarete kesinlikle kapatmamaları yönünde ciddî bir uyarı yapıldı. Bu düşünceler doğrultusunda AB'de merkezî konumdaki güçlü ekonomiler, ABD ve Japonya, hatta ekonomik alanda hızla büyüyen Çin ile rekabete girebilmeleri için büyük hacimli iç ekonomiye gereksinimleri olduğunun farkındadırlar. Karar mercî olan Almanya ve Fransa'nın, AB'nin devamı konusundaki kararda birleşmeleri şaşırtıcı olmaz. Kaldı ki, Birlik içindeki görece güçsüz ekonomiler de krizden çıkış yolunda güçlü ekonomilerden kolay destek sağlayabilme olanağına sahip olduklarından, Birliğin devamı lehinde karar oluştururlar. Böylece, farklı nedenlerle de olsa, hem güçlü hem de güçsüz ekonomilerin Birliğin devamı konusunda ittifak etme eğiliminde olacakları isabetsiz bir tahmin değildir.

Bu düşüncelerin de ötesinde, AB'nin devamı konusundaki kararlılık lokomotif devletleri avantajlı kılabilir. Kriz esnasında çöken perifer ekonomilere faiz dönüşlü kredi sunabilen merkez ekonomiler, bu ekonomiler fertleri üzerinde baskı kurarak faiz geliri sağlarlar. Böylece, merkez ekonomiler çevre ekonomilere finansal emperyalizm yolu ile uzanmış olur. Ancak, krizlerin sıklaşması gündeme gelir ve çevre ekonomilerin giderek kötüleşmesi durumu ortaya çıkarsa, merkez ekonomilerin avantajı ortadan kalkabilir ve birliğin geleceği tehlikeye girebilir.

Türkiye'de Kriz Etkisi

Son yaşadığımız küresel kriz, tetiklenmesi ve yayılması yönleriyle tipik bir olgunlaşmış sermaye krizidir, yani tipik bir marksist krizdir. Diğer bir deyişle, bu tür krizler gelişmekte olan ekonomileri ancak dolaylı olarak etkiler. Bu niteliği ile son kriz de Türkiye'yi doğrudan değil, reel ve finansal kesimler üzerinde dolaylı yoldan olumsuz yönde etkiledi. Dış dünyada talep gerilemesine bağlı olarak ihracat gerilediğinden reel kesimde durgunluk yaşanırken, finansal kesimde de kısa süreli likidite sorunu ortaya çıktı. Bu etkilere bağlı olarak reel kesimde bazı firmalar çöktü, finansal sektörde ise döviz kuru ve faizler yükseldi. Dövizin ve faizin yükselişi, doğal olarak, reel sektörde ikinci aşamada da geriletici etki oluşturdu. Ancak, ileri ekonomilerde nakit bolluğu sebebiyle faizler neredeyse sıfır düzeyine gerilerken, Türkiye'de faizlerin kademeli olarak geriletilmesine rağmen, hâlâ uluslararası düzeyde yüksek seviyesini koruduğundan, spekülatif fonların kısa sürede Türkiye'ye dönüşü gerçekleşti. Böylece, likidite sorununu çözmüş olarak politikalarını belirlemeye çalışan Türkiye'de, öteden beri şikâyet konusu olan "yüksek faiz - değerli ulusal para" politikasında değişim ve yeni politikalara yönelme eğilimi oluştu. Merkez Bankası ve Para Kurulu faiz politikasını gözden geçirerek, enflâsyon alanında fazla risk almadan, kademeli olarak faizleri indirme politikasına ağırlık verdi. Bu durum karşısında, spekülatörlerin Türkiye'de hâlâ yüksek faiz elde ediyor olmalarına rağmen, faiz düşüşlerine enflâsyonun geriliyor olmasının eşlik etmesine bağlı olarak, nominal faiz ile elde edilen fiilî getiri arasındaki farkın daralması para piyasasında restleşmelere yol açtı. Spekülatif fonların piyasadan çekilme eğilimi dövizi yükseltirken, faizler üzerinde de olumsuz etki yarattı. Bir yandan yüksek carî açık veren, diğer yandan da kronik kur riski taşıyan ekonomi böylece kritik kararlar aşamasına gelmiş oldu.

Seçime giderken dövizin ve piyasa faizinin yükselmesi iktidar partisinin işine gelmeyeceğinden, önümüzde iki olanak gözükmektedir. Bu durumda ya yükselen kuru frenleyebilmek için piyasa faizleri yükselecek ya da likit piyasasında yaşanabilecek döviz sıkışıklıkları Merkez Bankası'nı geri adım atmaya zorlayacaktır. Siyasi olarak değerlendiğinde, kuru geri çekebilmek için Merkez Bankası'nın faizleri yükseltme yönünde geri adım atması Merkez Bankası'nın olduğu kadar ülkenin de itibarını ciddî şekilde zedeleyebilir. Petrol zengini ülkelerle girişilen yoğun siyasî temasların ülkeye döviz getireceğini düşünmek iktisat mantığı ile bağdaştırılamayacağından, çözümü ekonomik süreçler içinde irdelemek gerekir. Mısır'da patlak veren ve Ortadoğu ülkelerine yayılma istidadı taşıyan siyasal çalkantılar kısa dönem için önümüzü görmeyi engellemekle beraber, her şeye rağmen Merkez Bankası'nın faiz politikasında dik durması ve arızî çalkantılar atlatıldıktan sonra, 1980'lerin sonlarına doğru uygulamaya koyulmuş olan "sıcak para" morfinine bir son vermesi ya da, hiç değilse, hafifletmesi dileğimizdir!

Bazı Çıkarsamalar

Kapitalizm küresel düzeyde yaygınlaştı, hemen tüm çevre ekonomilerde bireyleri proleterleştirdi ve yoksullaştırmaya doğru yol almaktadır. Dünya geliri, düşük oranlarda da olsa, her yıl büyürken, yoksulluk her geçen gün yaygınlaşmakta ve yoğunlaşmaktadır. Küreselleşme aşamasında yaşanan derin kriz kapitalist dünyayı belki de silahlı bir çatışmaya taşımaktadır. Tüm bu alt-üst oluşumlar arasında bir "değişim" ya da "dönüşüm" sözcüğü kafamızda vınlatılmaktadır. Dünyamızdaki bu değişiklikler bazı çıkarsamalar yapmamıza olanak sağlamaktadır.

Bir defa, son gelişmelerle, ünlü "medeniyetler çatışması" görüşünün ne denli yersiz olduğu çok açık olarak görüldü. Bir çatışmaya doğru gittiğimiz açık olmakla beraber, bu çatışmanın fitilini ateşlemek üzere, ekonomik olarak geri ulusların ileri uluslara saldırması yerine, ileri ekonomilerin emperyalist amaçlarla dünyanın geri bölgelerine saldırması daha yakın bir olasılık olarak gözükmektedir. Bundan da öte, önümüzdeki olası çatışmanın bizzat gelişmiş ekonomiler arasında olması da çok uzak bir olasılık değildir. Zira, yer kabuğunun devamlı hareketine analojik olarak, ekonomiler de gelişme ya da büyüme yolunda devinirlerken çatışma daima gündemdeki yerini korur.

Tüm oluşumlara geniş bir tarihsel perspektiften baktığımızda "tarihi okumak" ve "değişim" ya da "dönüşüm" sözcükleri üzerinde de kafa yormak ve bu sözcüklerin ideolojik alt-yapılarını ortaya koymak gerekmektedir. Çok fazla geriye gitmemek adına, kapitalizm içinde kalarak toplumsal dönüşümleri, diğer deyişle tarihi okumaya çalıştığımızda, biraz abartı ile de olsa, tek bir faktörün çok başat rolde olduğunu görüyoruz. O da; özel mülkiyet konumundaki sermaye yapısı ve bu yapının insanlığı kendisine köle eden devinim kurallarıdır. Bu düşünceya bağlı kalarak, "tarihi doğru okumak" sözcüğünü, oluşan nesnel koşullara kayıtsız kalarak ve/veya edilgen bir şekilde şartsız uymak şeklinde değil, fakat tarihin akışını, insanı köleleştiren sermayenin özel mülkiyet yapısının değiştirilmesi şeklinde algılamayı daha etiksel bir yaklaşım olarak görmek gerekir.

"Tarihi doğru okumak", tarihsel gidişe uymak, yani "sosyal darvinizm" yolunu açmak karşısında tarihi değiştirmek gibi iki farklı yol ayrımını ifade eder. Biyolojik darvinizmin savladığı, biyolojik dokunun, değiştirmeye gücü yetmeyen doğal ortama uyarak yaşamını sürdürmesi gerektiği kabul edilebilir bir görüş olabilir. Zira, varolan bilgi ve teknoloji çerçevesinde doğa güçlerini değiştirmek şimdilik söz konusu değildir. Ancak, bu görüşü sosyal ve ekonomik çevreye uygulamak geçerli olamaz. Tarihi doğru okumak demek, tarihin nasıl şekillendiğini anlamak ve onu insanlığın yararı doğrultusunda dönüştürmek şeklinde algılanmalıdır!