AKP'nin II. dönem kadın politikaları

Temmuz 2007 seçimlerinde Türkiye hâlâ Cumhuriyet mitinglerinin straplez Türk bayraklı t-shirt giyen “çağdaş Türk kadınlarının” derin devletle kol kola girmiş mücadelesini izliyordu. Hep birlikte kadınları maazallah evlere hapsedecek, burkalarla çarşaflarla kapatacak şeriata karşı mücadeleye çağrılıyorduk. Sosyalizm mücadelesine katılan genç kadınları üniversite disiplin kurulu kararlarıyla okuldan uzaklaştıran, polis-üniversite işbirliğiyle ailelerine haber verip okuldan alınmalarını sağlayan CHP'li Nur Sertergiller, örtünen genç kadınları üniversite kapılarından çevirip evlere kapattıklarını unutup kadınları sokağa çıkmaya çağırıyorlardı. Kadınlar militarist milliyetçilikle, İslami muhafazakârlık arasında seçim yapmaya zorlanıyorlardı. Sonuçta AKP yüzde 47 ile yeniden iktidar oldu ve ikinci döneminde hayata geçirdiği her politikasında ideolojik meşruiyetini kadınlar üzerinden de güçlendirmeye çalıştı. Özellikle Başbakan'ın sık sık kadınlara yönelik açıklamalar yapması bir yanıyla AB için vitrin oluşturmaya çalışırken diğer yanıyla da muhafazakâr seçmen tabanının kadınlara ilişkin kaygılarını giderme arzusundan kaynaklanıyordu kuşkusuz. Ancak, artık politik kimliğini Müslüman/muhafazakâr demokrat olarak tanımlayan kadınların da toplumsal ve siyasi arenada var olmalarını/görünür olmalarını sağlayacak bir politik çerçeve talebinde bulunuyor olmalarının etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor. Muhafazakârlık kamusallaştıkça muhafazakâr kadınlar da bu kamusallaşmadan yararlanıyor ve kendi politik/toplumsal cemaatlerinin klasik erkek egemen sınırlarını esnetiyorlar. AKP'de cisimleşen yeni muhafazakârlık da kadınlara ilişkin politikalarını bu paradigmaya göre şekillendiriyor.

Aslında Başbakan hem kendi tabanındaki dinî patriarkal erkek değerlerini, hem AB'ye uyum vitrinini, hem de modern muhafazakâr kadın seçmenlerini idare edecek bir çerçeve kuruyor. Bir gün kadın istihdamını Avrupa seviyesine çıkarmak için çabaladığını anlatıyor, ertesi gün kadınlara üç çocuk doğurmalarını salık veriyor. Bir gün Başbakanlık genelgesiyle kamu kurumlarında kadın erkek fırsat eşitliği sağlansın buyuruyor, ertesi gün, kadınla erkek eşit olmaz sadece fırsat eşitliği olabilir diyor. Temmuz 2007'de iktidara geldikten hemen sonra başlayan düzenlemelerde kadınların zaten sınırlı olan kazanımları AB'ye uyum, ekonominin ihtiyaçları vs. gibi gerekçelerle tırpanlanmaya başladı. Bu dönemde son yılların en kapsamlı neo-liberal saldırı paketleri Meclis'ten geçti. Patriarka ile sermayenin ittifakının neo-liberal sözleşmesi, SSGSS yasası ve İstihdam Paketi'nde ifadesini buldu. Önce SSGSS ile hem evde hem işte çalışırken taşıdığımız yükün mezarda emeklilik anlamına gelen düzenlemelerle ömrümüz yettiğince süreceğini gördük. Babalarımızdan kalan sağlık ve maaş güvencesinin 18-24 yaşından sonra kalkması ile kocalara ya da açlığa mahkum edildik. Ardından yeni istihdam paketi geldi. Paket, kadınların istihdamını arttırma iddiasını temel olarak iki düzenlemeye dayandırıyordu. Birincisi, 150'den fazla kadının çalıştığı yerde kreş açılması zorunluluğunu yasa maddesiyle işletmenin dışarıdan alabileceği bir hizmet olarak düzenlenmesi, ikincisi ise işe yeni alınacak kadınların işveren sigorta primi payının işsizlik fonundan karşılanması. Kısacası AKP bir yandan kadınları anne-eş kimliğine, ev içindeki köleliğe mahkûm etmeye çalışırken, diğer yandan kadınların ücretli emek gücüne katılımının ön şartı ve çok sınırlı kullanılabilen kreş hakkını, işverenler lehine düzenlemelerle kullanılamaz hale getiriyordu.

Patriarkal kapitalizm kendini kadın emeği üzerinden örgütleyerek güçlendiriyor. İçinden geçtiğimiz dönemde kadınlara sunulan, "iş ve aile yaşamlarının uyumlulaştırılması" politikası kadınlar için sınırlı kimi olumluluklar içermesine rağmen, sürekliliği olmayan, sendikasız, sigortasız güvencesiz işlerde yarı zamanlı ya da esnek çalışmayla sömürülmek anlamına gelebiliyor. Serbest bölge, ev eksenli çalı şma ve yarı zamanlı çalışma kadınların çalışma modelleri haline geldi. Cinsiyetçi işbölümünün aşılması ve eş değer işe eşit ücret hâlâ ancak bir hayal gibi görünüyor.

AKP, temsilcisi olduğu sermaye kesimlerinin politik yönelimlerinin kendisini iktidara taşısa bile, orada uzun kalabilmesinin yolunu açacak olanın dünya finans merkezleriyle uzlaşmak olduğunun bilincinde. IMF programlarını harfiyen uygularken, AB yolunda gerekli kimi açılımları da kerhen hayata geçirmeye başladı. Kuşkusuz devletin kırmızı çizgilerine basmadan. Böylece uyum yasaları çerçevesinde TCK değişikliği, kadına yönelik şiddete karşı kampanyalar vs. uygulamaya kondu. Ancak aynı anda, haksız tahrik indirimi girişimleri, üç çocuk doğurun tavsiyeleri ve “kota için Ruanda'ya git” söylemleriyle temsil ettiği muhafazakâr çoğunluğa da değişmediğini göstermeye çalıştı. İslami muhafazakârlık neo-liberalleşirken kaçınılmaz olarak modernleşiyor da. Muhafazakâr sermaye sınıfının güçlenmesi, kendi orta sınıfını da büyütürken, yeni yaşam tarzının propagandasını da beraberinde yürütüyor. İslami yaşam tarzı, bu kesimin derinden yürüttüğü açılımı günyüzüne çıkarmaya başladı. Yani türban aşağıdan yukarı tüm sınıfların içinde köklerini güçlendirirken aslında geri dönülmez biçimde kamusallaşıyor. Yeni muhafazakârlık türban aracılığıyla dindar orta sınıfın başkaldıran kızlarına aile dışına çıkmak için alternatif ve daha sancısız bir kamusallaşma olanağı sunarken, aile baskısını ideolojik olarak rasyonelleştiriyor. Militarizmin/Kemalizm'in milliyetçi patriarkal değerleriyle kamusal alana çıkışı engellenen türbanlı kadınların muhafazakâr ailenin dört duvarı arasına hapsoluşları meşrulaştırılıyor.

Referandum sürecinin hemen öncesinde gündeme gelen fırsat eşitliği genelgesinin hedefi de Başbakan'ın zihniyetini yansıtıyor aslında. Ekonomi büyüsün, kadınlar istihdama daha çok katılsın diye hazırlanan genelgenin bütününde kadınların ezilmişliğinin başlangıç noktası olan eviçindeki erkek egemenliğini aşındırmaya yönelik herhangi bir adım söz konusu değil. Toplumsal yaşamda eşitlenme hedefinin kendisi neo-liberal yeni muhafazakâr aydınlanma projesinin bir vitrini. AB normları toplamda kaç kadının istihdama katılacağından ve kamu çalışanları arasındaki kadın oranından öte bir şeyle ilgilenmediğine göre, kadın-erkek eşitsizliğini koruyacak genelgelerle idare etmekte de bir sakınca olamaz! Son istihdam yasası da aynı hedefe kilitlenmişti: Kadınları ucuz emek gücü haline getirerek istihdam oranlarını yükseltmek. AKP'nin son istihdam düzenlemeleriyle zaten çok sınırlı olan kreş hakkını nasıl kullanılamaz hale getirdiği düşünülürse fırsat eşitliği genelgesinin neden AB'ye uyum için hazırlanan bir vitrinden öteye gidemeyeceği görülür. Biz kadınların sadece ucuz niteliksiz emek gerektiren işlerden kurtulmamızın ilk adımı Başbakan'ın itiraf ettiği gibi eviçindeki erkek egemenliğini baki kılacak fırsat eşitliği değil, pozitif ayrımcılığı ilke olarak benimseyecek yasal düzenlemelerle istihdamda zorunlu kadın kotası uygulanmasıdır. Üstelik sadece bir işyerindeki toplam çalışan sayısı üzerinden değil, cinsiyetçi işbölümünü aşacak şekilde erkeklerin yoğun olarak çalıştığı bölümlerde de zorunlu kota uygulanmalı. Kadınların bu işlere aday olmaları için, kadınların emeklerinin niteliğini artıracak ücretsiz teknik eğitim olanakları sağlanması, kreş hakkının kullanılır hale getirilmesi (kadın erkek elli kişinin çalıştığı her işyerine kreş), erkeklere zorunlu devredilemez doğum izni verilmesi gibi yasal düzenlemelerle, kadınların eviçindeki sorumlulukları hafifletilmeli. Sözün özü bize fırsat eşitliği değil pozitif ayrımcılık/kota ve ev içindeki erkek egemenliğini aşındıracak genelgeler ve yasalar gerekiyor.

Son dönemde kadın dayanışması üzerine nutuklar atan Başbakan örtünmeyen kadınlara türbanlı kadınların üniversitede okuma hakkı için mücadele çağrısı yapıyor. Kuşkusuz örtünen kadınların okuma haklarının elinden alınmasına onay vermek feminist politika açısından mümkün değil ama feminizm erkek egemen baskı ve şiddete karşı mücadeleyi Başbakan'ın tercihlerine göre örgütlemez. Başbakan'ın erkeklerle eşit olmadığına inandığı kadınların her gün üç tanesi öldürülüyor. Erkek şiddetinden korunmamızı sağlayacak sığınaklar yok denecek sayıda. Muhalif politika yapan sosyalist ve Kürt kadınlar hâlâ devletin kolluk kuvvetleri tarafından kaçırılıp tacize, tecavüze uğruyor. Kadından sorumlu bakan eşcinselliği hastalık olarak tanımlarken, travesti ve transseksüeller nefret cinayetlerine kurban ediliyor. Ve hâlâ hepimiz evdeki erkeklere karşılıksız hizmet edip sermayeye ucuz işgücü oluyorsak önceliklerimizi de kadın dayanışmasını da Başbakan'dan öğrenmeyeceğimizi de her gün yeniden anlıyoruz.

Not: Yazar, Sosyalist Feminist Kolektif üyesidir.