Bir siyasal tahakküm aracı: Zorunlu din dersi

Din dersi sorunu, Türkiye'nin laikliği açısından olduğu gibi, demokrasi ve hukuk devleti olmak iddiaları açısından da nasıl derin bir ikiyüzlülükle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

12 Eylül Darbesinin din dersini zorunlu kılmakla kalmayıp, diğer derslerden ayrımla anayasal bir yaptırım haline getirmesi, bir dini inanç sorunundan öte, toplumun tektipleştirilmesini amaçlayan siyasal bir tahakküm aracı ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Sonraki dönemde Anayasada bir dizi reform yapılmış olmasına karşın bu konuda en küçük bir değişim teşebbüsü bile yapılmamış olması da, sorunun sadece bir 12 Eylül ve AKP sorunu olmayıp, rejimin niteliksel bir tercihi olduğunu göstermektedir.

Oysa anayasa mantığı yanında dünyevileşme ve inanç özgürlüğü standardı olan laiklik açısından da meşrulaştırılamaz bir durumla karşı karşıyayız. Üstelik bu anayasal tahkimli zorunluluğun Amerikancı darbecilerce yapılmış olması, sorunun sadece laiklik açısından değil, Müslüman bir hassasiyet ve İslamcı bir iddia açısından da sorgulanmasını gerektiriyor. Ne ki böylesi bir sorgulamanın yapılmadığı bir yana, halen ülkeyi yönetmekte olan AKP'nin bu dersi daha da geliştirme iradesi sergilediği görülmektedir.

Ancak yukarıdaki belirlemeler, soruna ilişkin yapılacak çözümlemelerin, toplumun kontrolü amacıyla geliştirilen bu İslamizasyondan beslenen AKP ile sınırlı tutulmamasını gerektirmektedir. Aksine karşı karşıya olduğumuz yaptırım, halen birbiriyle kavga eden taraflarıyla bir bütün olarak rejimin ortak paydalarından biridir. Üzerinde mutabakat sağlanan amaç ise, ayakların hep ayak olarak kalması ve yurttaş refleksinin gelişiminin olabildiğince engellenmesi için İslamcılık dozajı arttırılmış bir Türk İslamcı tektipleştirme, ılımlı İslamcı bir siyasal kurumlaşmadır; ki zorunlu din dersi de bu tercihin temel bir aracıdır.

***

Zorunlu din derslerinin bir sorun olduğu gerçeğinin kamuoyu gündemine sokulmuş olmasında Alevi örgütlerinin yürüttüğü kampanyaların tayin edici bir rolü olmuştur. Oysa sorun sadece Alevileri ilgilendiren bir sorun değildir. Onların asimilasyonu amacını taşımakla birlikte zorunlu din dersi uygulaması, bir bütün olarak toplumun devlet eliyle dindarlaştırılması, kullaştırılması ve bu yolla rejim adına kontrolü amacının yansımasıdır.

Çünkü laiklikte (veya bu kavramı sorunlu bulanlar açısından söylersek; gerçek bir inanç ve vicdan özgürlüğünde) devlet din alanına girmez, sadece dinsel inanç ve vicdan alanında özgürlükçü bir atmosferi sağlar ve garanti eder. Bu açıdan da bakıldığında devlet dini eğitim ve din öğretimi vermemek durumundadır (ancak demokratik bir hak olarak çocuğunun din dersi alması doğrultusunda talepte bulunan aileler için, isteğe bağlı olarak bir ayrıcalık sağlanabilir; ki bu da devletin dinsel değil, demokratik bir yükümlülüğü olarak gerekçelendirilebilir).

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi, isminin de gereği olarak dinler hakkında ve dinlerden getirdiği öğelerle birlikte esas olarak din dışı olan ahlak öğrenimine uygun olarak değişime uğramak, mevcut bu haliyle ise o, ancak isteğe bağlı verilen bir ders konumuna geçirilmek zorundadır. Aksi uygulama Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin, "taraf devletleri, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı göstermek”le yükümlü kılan 14. madde 1. fıkrasının açık ihlalidir. Uygulama diğer yandan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararında da teyit edildiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü koruyan 9. maddesine de aykırıdır.

12 Eylül Anayasası ve ek yasa metinlerinde her ne kadar "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" dersi olarak tanımlanıyorsa da, bu ders, AİHM'nin de saptadığı gibi, gerçekte belli bir inancın belli bir mezhebinin öğretilmesi ve bunun üzerinden toplumun dinsel anlamda tektipleştirilmesi amacına göre şekillendirilmiştir. Nitekim Alevi Hasan Zengin'in uzun uğraşlardan sonra konuyu taşıdığı AİHM, 9 Ekim 2010 tarihli kararında, zorunlu din dersi uygulamasının, çoğulcu, eleştirel, nesnel bir nitelik taşımadığına ve başka bir dini veya felsefi inanca sahip olan ailelerin çocuklarına başka hiçbir seçim bırakılmadığını karar altına aldı. Bu saptamadan hareketle AİHM, dersin "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin eğitim hakkıyla ilgili maddesine aykırı" olduğunu, "din derslerinden muaf tutulma uygulamasının da uygun bir yöntem olmadığı, zira bu uygulamanın öğrenci ve ailesini dini veya felsefi inançlarını açığa vurmaya zorladığı" gerekçesiyle hukuk dışı olduğuna hükmetti.

Özetle bilimsel, laik bir eğitim mantığı çerçevesinde dinlere ve din kültürüne dair bir bilgilendirme veya kimi Avrupa ülkelerinde uygulandığı gibi bir din kültürü eğitimi ile değil, doğrudan İslam/Sünni/Hanefi inanç dogmalarıyla düzenlenmiş bir din eğitimi uygulaması ile karşı karşıyayız. Böyle bir şey ise, demokratik bir devletin yurttaşlarına karşı görev alanının tamamen dışındadır. Dersin zorunluluğu ve sınıf geçmeyi belirleyen niteliği de dikkate alınacak olursa, laik bir devlet uygulaması ile değil, aksine din devletinin toplumu dinen koşullandırması ve İslamizasyonu uygulaması ile karşı karşıyayız. Benzer bir uygulamanın Milli Güvenlik dersinde de yinelendiği ve tıpkı din dersinde olduğu gibi orada da toplumun hak ve özgürlüklerine karşı tektipleştirmeyi ve militarizasyonunu amaçlayan bir devlet refleksi ile karşı karşıyayız. Her iki durumda da amaç, farklılıkları, farklılaşmaktan gelen hak ve özgürlükleriyle varolabilen yurttaşlık konumunun içeriksizleştirilmesi ve devlete toplumu gütme tekeli sağlanmasıdır.

***

Bu derslerin etkinliği ile şekillenen bir eğitim sistemi, toplumun hak ve özgürlükleriyle eşit ve yurttaş olma refleksi ile ters orantılı bir işlev görmektedir; ki rejimin tüm unsurlarıyla bu dersi korumak için sergilediğ i mutabakat da bunun göstergesi.

Bu durumdan beslenen güçlerin başında gelen AKP, bugüne kadar gerek AB'den, gerek AİHM'nden ve tabii Alevi yurttaşlardan gelen din derslerinin kaldırılması veya isteğe bağlı kılınması konusundaki hukuki talepleri duymazdan gelmekte, dersin seçmeli yapılması gibi geri bir talebi bile karşılamamak konusunda tam bir kararlılık sergilemektedir .Tabii AİHM'nin din dersine dair kararını ısrarla görmezden gelen AKP'nin, AİHM'nin kararına rağmen türbanın serbestleştirilmesi konusunda sergilediği cevval tutum, hem onun topluma vermeye çalıştığı şekil, hem de hukuk karşısındaki çifte standart tutumunun temel bir göstergedir. Hiç kuşkusuz sol bir zihniyet ve onun gereği olan özgürlükçü bir laiklik açısından üniversitelerdeki başörtüsü yasağı kabul edilemez. Ancak AİHM kararları karşısında sergilenen bu çifte standart tutum AKP'nin, farklı inanç ve vicdani tercihlere ve laikliğe karşı, ama İslamcı olan yaptırımlardan yana bir zihniyet dünyasına sahip olduğunu göstermektedir.

Alevi örgütlerinin Sünni/Hanefi din dersi zorunluluğu ve bu yolla kendilerine yönelik asimilasyonuna (tıpkı Kürt hareketinin Kürtlere yönelik asimilasyona) karşı geliştirdiği mücadelenin genişleyen süreğenliği ve toplumdaki etkisinin artışı karşısında AKP hükümetince son olarak geliştirilen yöntem ise, derslerin Alevi öğeleri içermek üzere yeniden yapılandırılması olmaktadır. Bu çerçevede din derslerine Ali ve Hacı Bektaş gibi Alevi kültüründen öğeler konularak, AİHM kararı by-pass edilmeye çalışılmaktadır.

Açıktır ki bu yaklaşım, laikliğe ve AİHM kararına aykırı olması yanında, esasen dini bir eğitim sistemini uygulamak kararlılığı ve ılımlı İslamcı bir siyaset anlayışının tezahürüdür. Bu bir yana, din derslerine konulan Ali, Hacı Bektaş vb. Alevi inanç öğelerinin, Alevi belleğindeki nitelikleri ortadan kaldırılmaktadır. Nitekim bu derslere eklenen Hacı Bektaş, Aleviliğin özüne ve Hacı Bektaş gerçeğine karşıt bir yerden, Anadolu ve Balkanları Müslümanlaştıran İslam mücahidine, Ali ise Ortodoks fiii ve Sünni dünyasının Ali'sine çevrilmekte, bu yolla din derslerinin asimilasyon kararlılığı daha ince yöntemlerle sürdürülmektedir.

***

Toparlarsak dinlere dair her türden tanımlama ve öğretme edimi, anayasasında laik olmak taahhüdünde bulunan, herkesin kendi inançlarını kendi istediği gibi tanıma, yayma ve sürdürme hakkına karışmamak durumunda olan bir devletin yetki alanının dışındaki bir sorundur. Laik ve demokratik devlet, yurttaşların inanç kodifikasyonu ve eğitimiyle değil, hak ve özgürlükleriyle ilgilenir.

Mevcut haliyle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin sona erdirilmesi ve bunu tamamlamak üzere, Anayasa'nın 24. Maddesi'nde yer alan, "Din Kültürü ve Ahlak Öğretiminin ilk ve ortaöğretimde okutulan zorunlu dersler arasında yer almasını" öngören fıkrasının acilen kaldırılması hem laikliğin, hem demokrasinin, hem de AİHM kararları, AİHS ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesinin gereğidir.

Dolayısıyla mevcut niteliğ iyle zorunlu din dersi uygulaması, demokratik bir laik hukuk devletinden yana olan herkesin, kendi inanç tercihleri başta olmak üzere hak ve özgürlükleriyle yaşamak isteyen herkesin tavır alması gereken bir sorun alanı oluşturmaktadır.

Sosyalist hareket ve bireyler açısından bunların anlamı, zorunlu din dersi uygulamasının kaldırılması sorununun sadece Alevilerin değil, bir bütün olarak Türkiye'nin demokratikleştirilmesi, laikleştirilmesi ve evrensel hukuk standartlarına yükseltilmesinin olmazsa olmaz gereği olduğunun bilincinde bir tutum ve mücadele içinde olmaktır. Bu açıdan doğru bir tutum ve toplumsal bir hegemonya geliştirebilmek için, soldaki ulusalcı/cumhuriyetçi savrulmalara olduğu kadar, son dönemde Hükümetin her 'açılımına', 'yetmez ama ..' öntakısıyla peşinen yedeklenen savrulmaya karşı tavır da yaşamsal bir önem taşımaktadır.