Türbana mı, kadına mı özgürlük?

Son dönemde, “türban” tartışması alevlendi. Yoğun bir şekilde bu konu yeniden tartışılmaya başlandı. Bu kez, tartışmanın başlamasına CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun referandum sırasında söylediği “Türban sorununu da biz çözeceğiz.” sözleri neden oldu. Bu sözlerin ne kadar içtenlikli olduğu bir yana, yıllardan beri bu “sorun” sayesinde taraftar sayısını artıran R.T. Erdoğan'ın “konuya el atması” ile kızılca kıyamet koptu. Diyanet İşleri Başkanlığı ardı ardına açıklamalarla tartışmaya “bilimsel” bir boyut kattı. Sağcısı, solcusu, radikali, liberaliyle herkes, bir biçimde bu tartışmada durduğu yeri belli etmeyi gerekli gördü. Cumhurbaşkanı ve eşi bile tartışmaya “tarafsız” kalamadılar! Herkes yüksek sesle safını belli etme ihtiyacı duyunca, “türban” tartışması gündemin ilk sıralarına tırmandı, tırmandırıldı. Görülen o ki tartışmanın genel olarak iki tarafı bulunmakta: “Türbana özgürlük” diyenler ve çeşitli gerekçelerle demeyenler/diyemeyenler. Tarafların sorunu ele alış biçimleri böyle olunca bu tartışmanın daha da süreceği ve kısa vadede elle tutulur bir sonuç elde edilemeyeceği aşikar. Tartışmanın tarafları sorunu gerçek zemininde tartışmadıkları sürece bu süreç sonunda hiç bir yere varılamayacaktır. Sorun doğru tanımlanmadığı sürece “türban” konusu kadınlar açısından tam bir çıkmaz olarak kalacaktır. Zira bu konuda hangi tarafın önerileri kabul edilirse edilsin, sonunda kadınlar –sadece kadınlar– önemli bir fatura ödemek zorunda kalmaktadırlar. Şöyle ki:

- Türbanlı kadınların okullarda öğrenim görmesi ve devlet kurumlarında çalışma hakları engellendiğinde (Cumhuriyet dönemi uygulaması) bir grup kadın öğrenim ve çalışma haklarını kaybetmektedir. Böylece bu kadınlar ekonomik ve toplumsal yaşamdan önemli ölçüde dışlanmış olmaktadırlar.

-Türbanlı kadınların öğretim kurumlarında öğrenim görmeleri ve devlet dairelerinde çalışmaları serbest bırakıldığında ise türbanlı olmayan kadınlar, toplumun bir kesimi tarafından inançsız/günahkar muamelesi görme riskinden dolayı korkmaktadırlar. Toplumun inançlı kesimi (özellikle baba-koca-ağabey üçlüsü ve diğer erkekler) tarafından kendilerinin de örtünmeye zorlanacağından kaygılanmaktadırlar.

-Üniversitelerde öğrenim görme hakkı verilip devlet kurumlarında çalışma hakkı tanınmadığında, bu kadınların yıllar süren öğrenimleri sonucunda elde ettikleri mesleklerini yaşama geçirme, ekonomik ve sosyal yaşamda yer alma hakları en azından kamusal alanda engellenmiş olmaktadır.

Görüldüğü gibi tartışma bu şekilde sürdürüldüğü sürece türban, kadın açısından hep “sorun” olarak kalacaktır. Aslında konuya taraf olanlar, türbanın bir “sorun” olarak kalmasından pek de rahatsız değildirler. Çünkü taraflar açısından türban, “sorun” olarak kaldığı sürece işe yaramaktadır. Türban sayesinde siyasetçiler yandaş bulmakta, erkek egemen toplumsal yapı pekişmekte, kadının köleliğe isyanı gecikmektedir. Çok büyük boyutlara ulaşan tesettür piyasası (Türkiye'de yılda 2,9 milyar dolar –Reuters/Milliyet– 12 Kasım 2010) bu “sorun” sayesinde günden güne palazlanmaktadır. Yeşil sermaye diye adlandırılan kesim başta olmak üzere işverenler, türbanlı kadınları daha düşük ücretlerle daha uzun süre çalıştırmaktadırlar (TESEV araştırma raporu- 2010)

Peki bu türban sorunu hangi zeminde tartışılmalıdır? Tartışmayı doğru bir zemine çekmek için kadınların ülkemizdeki konumuna ışık tutan birkaç veriyi gözden geçirelim:

Dünya Ekonomik Forumu'nun (WEF) açıkladığı “Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği 2010” başlıklı raporuna göre:

-       Kadın erkek eşitliği sıralamasında Türkiye, 134 ülke arasında 126. (Son 5 yılda 21 basamak geriledi),
-       Ekonomik katılım ve fırsat eşitliği açısından 131.
-       Eğitim alanında 109.
-       Siyaset alanında 99.
-       Sağlık alanında ise 61. durumda.
-       Aynı rapora göre Türkiye, dünyanın 17. en büyük ekonomisine sahip.

Ayrıca,

-       Günden güne kadına yönelik şiddet artıyor.(2002'den 2009'a yüzde 1400)
-       1989-2008 döneminde kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 36,2 iken 2010'da bu oran yüzde 24'e gerilemiş durumda.
-       Yerel meclislerde kadın üye sayısı yüzde 9 civarında. (Serpil Yılmaz - Milliyet/19 Ekim 2010)

Bu rakamların dikkat çekici yanlarından birisi, kadın hakları konusunda özellikle son yıllarda (AKP iktidarı dönemi) ciddi bir gerileme yaşanmakta olduğunu göstermesidir. Bu dönemde görülen gerilemenin en önemli nedeninin AKP iktidarının kadına bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat AKP, iktidarı devraldığında (laik iktidarlar dönemi) durumun hiç de parlak olmadığı ortadadır. O halde sorunun sadece laik-anti laik ekseninde tartışılması çok anlamlı değildir.

Ülkemizde kadın hakları açısından böyle vahim bir durum varken yıllardan beri türban sorununa bu denli mesai harcanması oldukça ilginçtir. Bu ilginçliğin temel nedeni, bu tabloyu görmezden gelerek kadın hakları sorununu “türban”a indirgeme çabalarıdır. Kadın hakları konusunda kılını kıpırdatmayanlar türban konusunda bir numaralı özgürlükçü kesilmektedirler. Bu durum, tartışmanın kendisinin de, taraflarının da samimi olmadığının bir göstergesidir. Bu samimiyetsizliği görmek için türban tartışmasının en önemli aktörlerinin tutumlarını gözden geçirelim:

Başbakan, türban konusunda çözüm için “bilimsel” bir yol öneriyor: Diyanet İşleri Başkanlığının görüşüne başvurmak ve bu kurumun önerilerine uygun çözümler üretmek. Diyanet İşleri Başkanı da bu talep üzerine zaman geçirmeden yapmış olduğu açıklamanın ilk cümlesinde şunları söylüyor: “... Birincisi; kadınların başlarını örtmesi, hem dinin ana kaynaklarının (Kuran ve sünnet) bir gereği hem de Müslümanların 14 asırdır ortak algılarının bir sonucu olarak dini bir vecibe olarak görülegelmiştir. İkincisi, ancak bir kadının başını örtüp örtmemesi onun Müslümanlığa giriş şartı olarak hiçbir zaman algılanmamış sadece kendi dindarlığının bir tercihi olarak görülmüştür.” Bu açıklamadaki kilit sözcük, “vecibe” sözcüğüdür. Vecibe, “vacib olan” anlamına gelir. “Vacib” sözcüğünün Türkçe karşılığı şöyledir: Bırakılması caiz ve mümkün olmayan, yapılması gerekli, dince yapılması gerekli olan, farzdan sonraki gelen emir (Osmanlıca-Türkçe Sözlük-M. N. Özon). Diyanet İşleri Başkanlığı, kadınların başını örtmesini Müslümanlığa giriş şartı olarak görmese bile, bunun kadın için “bırakılması caiz ve mümkün olmayan” bir emir olduğunu belirtmektedir. Yani kadının önüne iki seçenek koymaktadır: Ya başını örtersin ya da dini emirleri yerine getirmeyen –en azından dinen borçlu– bir kişi olursun. Bu durum, senin müslüman olmanı engellemez fakat dindarlığın konusunda şüphe uyanmasına neden olur. Böyle bir durumda kadının özgür bir seçim yapması mümkün müdür? Kendisine başörtüsü takması dayatılan bir kadının özgürlüğü, ancak bu dayatmaya karşı çıkabilmesiyle mümkündür. Başörtüsü takmayı zorunluluk kabul eden bir kadının bu konuda özgür bir karar alması mümkün değildir.

Cumhurbaşkanı'nın eşi Hayrünnisa Gül, İngiltere'de yapmış olduğu bir açıklamada “İlköğretim öğrencilerinin başını bağlamasının cahillik sonucu olduğunu” söylemiş ve bu açıklama toplumun önemli bir kesimi tarafından övgüyle karşılanmıştır. Oysa ki Hayrünnisa Gül konu ile ilgili açıklamasını şöyle gerekçelendirmektedir: “İlköğretim öğrencileri daha çocuktur. Çocukların örtünmesi dinimizce zorunlu değildir”. Bu açıklamaya göre çocuklar henüz “kadın” sayılmadıkları için başörtüsü konusunda özgür sayılırlar. Yoksa kadının bu konuda özgür olamayacağı zaten peşinen kabul edilmiş durumdadır.

Türban konusunda “laik” kesimin büyük bir çoğunluğu ise tam bir ikilem içerisinde tepinmektedir. Bunların önemli bir kısmı kendilerine göre bir İslam modeli oluşturmaya ve kadının örtünme zorululuğunu bu model içerisinde yok etmeye çalışmaktadırlar. Onlara göre Müslümanlıkta başörtüsü takmak zorunlu değildir. İlgili ayetler din adamları tarafından yanlış yorumlanmaktadır. “Gerçek” İslam'da kadının başını örtmesi zorunlu değildir. Sorun aslında dinle ilgili değil, onu yanlış yorumlayan çağdışı anlayışlardan kaynaklanmaktadır. Kimin daha dindar olduğunu ancak tanrı bilebilir. “Laik” kesimin diğer kısmının düşüncesi ise şöyle özetlenebilir: Türbanlı kadınlar modern yaşamı tehdit etmektedirler. O halde kamusal alanda türbanlı olarak bulunmaları engellenmelidir.

İslamcı kesimin türban konusundaki genel tutumu ise İslam dininin emri olan başörtüsünün inanan kadınlar tarafından kullanılmasının zorunlu olduğu ve türbanın yaşamın her alanında serbest olması gerektiği şeklindedir. Bu kesimin büyük bir çoğunluğunun başörtüsü konusundaki bu “özgürlükçü” tavrını günlük yaşamında yapmış olduğu tercihlere ne denli yansıttığı ise tartışma konusudur. Bu kesime dahil olan işverenlerin kendi şirketlerinde özellikle üst düzey yönetici olarak başörtülü kadınlar yerine başı açık kadınları tercih ettikleri görülmektedir. Bir kısmı ise başörtülü kadın çalıştırmayı bir “sosyal sorumluluk” olarak görmekte, çalışma hakkını başörtülü kadınlara bir lütuf olarak sunmaktadır (TESEV raporu 2010). Çeşitli TV kanallarında türbanlı kadınların sözcülüğüne soyunan ve kendisi de türbanlı olan bir kadın gazetecinin söyledikleri ilgi çekicidir. Bu yazara göre ekonomik durumu iyi Müslüman erkekler, eşlerini veya sevgililerini genel olarak başı açık kadınlardan seçmektedirler. Eğer bu iddia nesnel bir gözleme dayanı yorsa –ki öyle görünüyor– erkekleri böyle bir tercih yapmaya yönelten güdülerin neler olduğunu doğru saptamak gerekir. Tarihte kölesine aşık olan kahramanlara çok az örnek verilebilir!

Şimdi bir de kadının örtünmesi ve özellikle başörtüsünün insanlık tarihindeki yerine bakalım:

Tarihin her döneminde var olan başörtüsü, bir simge olmadan önce gündelik yaşantının araçlarından biriydi. Bu açıdan bakıldığında, insanlık tarihinin başlarında, saçı temiz tutmak, güneşten korumak vb. işlevleri gören başörtüsüne, onu takanın cinsiyetiyle bağlantılı bir anlam yüklenmediğini söylemek mümkündür. Ne var ki, kadın için saçlarını örtmek, “devlet”in ortaya çıkmasıyla aynı dönemlerde zorunlu bir edim haline gelmeye başlamıştır. Devlet sayesinde erkeğin toplumsal yaşama egemen olmasına koşut olarak kadının da örtünme zorunluluğu gündeme gelmiştir. Uygulandığı dönemin koşulları ve toplumun özelliklerine bağlı olarak biçimi değişse bile kadın saçı erkekler tarafından örtülmesi gereken bir “tehlike” olarak görülmüş ve kadınlar örtünmeye zorlanmıştır. Kısaca “örtünme” kadın talebi değil, erkek dayatmasıdır. Başörtüsü kadının erkek cinsi tarafından boyunduruk altına alınmasının sembollerinden birisi olmuştur.

Tek tanrılı dinler de dahil olmak üzere kadın, tüm dinler tarafından örtünmeye zorlanmıştır. Tarihi araştırmalara baktığımızda Sümerler'de (MÖ 3200) özellikle tapınak fahişelerinin, tapınak dışında başlarını örttüklerini görüyoruz (Muazzez İlmiye Çığ). Asurlar'da ise bir kısım kadın, başını devletin çıkarmış olduğu yasalar gerektirdiği için örtmek zorunda kalıyor. Musevilikte kadının örtünmesi gerekli ve makbul sayılmaktadır. Hıristiyanlık dini özellikle evli kadınların sokağa çıkarken baş örtüsü bağlaması konusunda ısrarlıdır. Evli veya bekar her kadının başı açık olarak kiliseye girmesi yasaklanmıştır. Kadınlar için örtü takmak Batıdaki uzun ve zorlu aydınlanma mücadeleleri sonunda ancak, zorunluluk olmaktan çıkarılabilmiştir. Halen din görevlisi kadınların örtünme zorunluluğu devam etmektedir. İslam dini ise kadının örtünmesi konusunda çok açık ve net bir tavır içerisindedir. İlgili ayetler (Ahzâb 33 ve 59, Nur 31 vb.), bazıları tarafından farklı anlamlandırılmaya çalışılsa bile, çok büyük bir çoğunluk, Kuran'ın kadınların örtünmesini zorunlu kıldığı konusunda hemfikirdir. 14. yüzyıldan bu yana İslam coğrafyasındaki uygulamalara bakıldığında müslümanların bu konudaki genel kabulü açık bir şekilde görülmektedir. Kaldı ki laik Türkiye Cumhuriyeti'nin en yetkili din görevlisi olan Diyanet İşleri Başkanı'nın “Başörtüsü dini bir vecibedir...” açıklaması bu tartışmayı sonlandırmaktadır. İslamiyetin, kadının örtünmesine neleri gerekçe olarak gösterdiğini merak edenlerin, herhangi bir Kuran tefsirinin yukarıdaki ayetlerle ilgili bölümlerini incelemeleri yeterlidir. Tarih boyunca erkek egemenliğinin kadını köleleştirme araçlarından birisi olarak kullanılan “örtünme”nin burada da açık bir örneği görülecektir. Günümüzde, kadının başını örtmesiyle ilgili yasakların birçok toplumda aşıldığı bir gerçektir. Ama özellikle İslamiyetin geçerli olduğu toplumlarda başörtüsü, dindarlığı simgeleyen bir aksesuar olarak halen çok önemli bir işlev görmektedir.

Türkçede yaygın olarak kullanılan doğru yoldan saptırmak anlamındaki “baştan çıkarmak”; iş güç sahibi olmamak, boşta gezmek, özgür olmak anlamına gelen “başı bozuk”; hiç kimsenin sorumluluğunu almayanları, kendi başına yaşayanları evlendirmek anlamındaki “başını bağlamak” ve başkalarının egemenliğine karşı çıkmak anlamındaki “baş kaldırma” deyimleri bile aslında başörtüsünün kısıtlayıcı, yasaklayıcı işlevini ortaya koyan bir kültürün izlerini taşımaktadır.

Özetleyecek olursak başörtüsü, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin bir simgesidir. O halde kadının gerçek özgürlüğü, erkek egemenliğine karşı vereceği mücadele sayesinde elde edilecektir. Soruna bu açıdan bakıldığında türban konusunda şu andaki tartışmanın ne kadar yanlış bir zeminde sürdürülmekte olduğu daha net olarak anlaşılacaktır. Yazının giriş bölümünde belirtildiği gibi bu tartışmaya katılanlardan bazılarının niyeti başörtüsü sorununu çözmek değil, bu sorundan mümkün olduğunca yarar sağlamaktır. İyi niyetle bu tartışmaya dahil olanların önemli bir kısmı ise tartışmayı yanlış zeminde sürdürmektedirler. Oysa ki bu sorunun gerçek sorumlusu erkek egemen toplumsal yapıdır. Sorgulanması gereken bu toplumsal yapı ve onun yarattığı erkek egemen kültürdür. Asıl sorun, kadının erkek karşısındaki köleliğidir. Çözüm ise kadının bu zinciri kırması, özgürleşmesidir.

Sorun, “kadına özgürlük” olarak değil de “türbana özgürlük” olarak ele alındığı sürece her durumda kaybeden, kadın olmaya devam edecektir. Bu konuda tarafların ileri sürdüğü tüm “çözüm önerileri” aslında çözümsüzlüğü içermektedir. Çünkü bu önerilerin hepsi, bir kısım (azınlık ya da çoğunluk) kadının bedel ödemesi sonucunu doğuracaktır. Tüm öneriler bir kısım kadın için “özgürlük” gibi algılansa da diğerleri tarafından kısıtlama anlamına gelmektedir. Kadının özgürlüğü, elbette bedel ödemeyi gerektirir. Bu konuda ödenecek bedeller kadının gerçek anlamda özgürlüğüne katkı sunduğu ölçüde anlam kazanır. Kadının gerçek özgürlüğü, örtünmeyi kendisine zorunlu kılan erkek egemenliğine karşı vereceği mücadele ile kazanılabilir. Kadınların bu bilinçle mücadeleyi öne çıkarmaları, yapay niteliği şüphe götürmez başörtüsü sorununun çözümlenebilmesi için olmazsa olmaz koşuldur.

Başörtüsünü kadına zorunlu kılan erkeklerin kamu alanında en üst düzeyde görevlere gelebildiği bir ülkede, sadece kendisine dayatılan başını örtme zorunlululuğuna baş kaldıramadı diye kadınların cezalandırılması asla doğru değildir. İnsani de değildir. Kaldı ki kamusal alanda başörtüsü yasağı getirmek sorunu çözmez, çözmemektedir. Başörtüsünü yasaklamak veya serbest bırakmak gibi bir kolaycılığa kaçmadan, sorunun asıl çözümünün zorlu bir mücadeleden geçtiğini kavramak, bu mücadeleye omuz vermek gerekir; bedel ödemeyi göze alarak, sorunun kökenine inip tabular yerine gerçekleri ortaya koyarak... Eveleyip gevelemeden, küçük düşünmeden, kitlelerin tepkilerine teslim olmadan...