Referandum sonrası bazı değerlendirmeler ve “Beyaz Türkler”

İster genel seçimler olsun, ister referandum, her türlü oylamanın sonuçları, oy kullanan her farklı kişinin oy verme saikindeki çeşitlilik kadar farklı biçimlerde yorumlanabilir. Son referandum öncesinde ve sonrasında kamuoyu önünde yapılan tartışmalar, bu çeşitliliğin ancak sınırlı bir bölümünü yansıtabilmiştir. Bu tartışmalardan bir kısmı, hangi grupların, kime ve neden oy verdiğini anlama çabası güdüyordu. Diğer taraftan, bu tartışmaların önemli bir kısmı ise verilecek oyu etkileme, ya da sonuçları yeni siyasal stratejiler etrafında biçimlendirme amacını güdüyordu. Artık, seçim sonuçlarını değerlendirmenin, etkili siyaset yapma biçimi haline dönüştüğü açıktır. Bu nedenle, oylama öncesi ve sonrası yapılan tartışmaları değerlendirmek ilginç bir deneyim olmaktadır.

Genel olarak, demokrasiyi sadece oy vermeye indirgeyen ve çoğunlukçuluğu demokrasi olarak kabul eden popülist yönetimlerin, “referandumu” da çok sevdikleri bilinir. “Referandum”, özellikle demokrasinin kurumsallaşmadığı toplumlarda, popülist yönetimlerin, çoğunluk baskısını hissettirmek için kullandıkları bir propaganda aracı haline de dönüşebilir. Bazen de, popülist yönetimler, arkalarındaki kitlesel desteğin boyutlarını ölçmek, süreç içinde güçlerine güç katıp katmadıklarını sınamak amacıyla da referanduma başvururlar. Bu durumda, referandumun sonuçları, seçimlerin risksiz bir provası olarak kabul edilir ve sonuçta güven oylaması anlamına gelir. Nitekim, Türkiye'de seçimlere bir yıl kala yapılan son referandumda iktidar ve çevresinin bu kadar heyecanlı olması, gündemi belirlemek ve oyları etkilemek için büyük çaba göstermesi belki de bununla ilişkilidir.

Türkiye'de referandum öncesinde, kamuoyu önünde yapılan tartışmalar ve mitinglerde atılan nutuklar, daha çok, demokratikleşme, 12 Eylül Anayasası, cuntacılık, sivilleşme, özgürleşme, hukuk düzeninde yenileşme gibi konulara yoğunlaşmıştı. Bu arada tartışmaların bir kısmı, referandumun ana konusu olan anayasa değişikliği üzerine yoğunlaştı. Hukuk felsefesi ve hukuk tekniği gibi konuların ele alındığı bu tartışmalar daha çok, hukukçular, siyasetçiler ve siyaseti yakından izlemeye çalışan eğitimli orta sınıfların ilgisini çekti. Buna karşılık, popülist yönetimlerin hedeflediği kitleler için bu tür teknik konuların çok da önemli olduğu söylenemez. Kitleler için, siyasetin gündelik yaşamı dönüştürme biçimi her zaman çok daha önemli olmuştur. Gündelik yaşamda nelerin olup bittiğini ise sadece medyadan ve buralardaki tartışmalardan izlemek mümkün değildir.

Bugüne kadar gözlemlenenler, görkemli biçimlerde ifade edilen popülist söylemlerin “çoğunluk” desteğini alabilmek için gerekli, ancak yeterli olmadığını göstermektedir. Popülist siyasetin başarısını sürdürebilmesi büyük ölçüde, söylenenlerin gündelik yaşamdaki somut karşılıklarına da bağlıdır. Bu nedenle, iktidarlarını pekiştirmek isteyen popülist yönetimler için referandum, sadece yüksek sesle söylediklerinin değil, aynı zamanda, sessiz sedasız atmış oldukları birçok somut adımın etkisinin de ölçülmesi anlamına gelir. Referandum sonuçlarının sürprizlere açık olmasının bir nedeni de bu olabilir.

AKP'nin ve karizmatik liderinin popülist söylemlerini medyadan hemen her gün izlemek mümkündür. Bu söylemlerde kimi zaman, İslami değerleri ve bu değerlere dayalı cemaatçi günlük yaşamı destekleyen, kimi zaman milliyetçiliği pompalayan ve esas olarak kitleleri “biz” ve “onlar” olarak tanımlayarak homojen bir çoğunluk yaratmayı amaçlayan mesajlar yer almaktadır. Ancak, sadece bu konuşmaları izleyerek, kitlelerin günlük yaşamının nasıl değiştiğini ya da bu söylemlerin hangi grupları, nasıl etkilediğini anlamak mümkün değildir. Bunun için, günlük yaşamı dönüştürmeye dönük somut politikaların da izlenmesi gerekmektedir.

AKP'nin ekonomide “piyasacı-liberal”, gündelik yaşamda ise “cemaatçi-muhafazakar” politikalar izlemeye çalıştığı, demokrasiyi ise “seçim” ve “çoğunlukçuluk” olarak algıladığı söylenebilir. Bu genel çerçeve içinde, AKP, bir taraftan Türk siyasal yaşamının eski usul “merkeziyetçi-klientalist siyaseti diğer taraftan yerel siyaset ağırlıklı yeni popülist politikaları sürdürmüştür. AKP'nin ve ondan önceki İslamcı partilerin daha önceki seçim başarılarında yerel yönetimlerde uyguladıkları politikaların çok önemli olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda, mevcut iktidara mensup yerel yönetimler, merkezin de desteği ile, yeni kentlilerin temel altyapı, sağlık, ulaşım gibi, acil ihtiyaçlarını karşılamışlar, büyük kentlerin eski gecekondu bölgelerini kentsel dönüşüm programlarıyla yenilenmeye açmışlar, buralarda yaşayan yoksulları da cemaatçi ilişki ağları ve cemaatçi değerlerle dağıttıkları sosyal yardımlar aracılığıyla kavramaya çalışmışlardır. Yerel demokrasiyi sürekli olarak gündeme getiren AKP yönetimi, merkezdeki konumunu güçlendirdikten sonra, maalesef, sadece kendisine mensup yerel yönetimleri desteklemeye başlamıştır.

Referandum sonuçları güven oylaması olarak değerlendirildiğinde, iktidarın “yüzde 58 Evet” oyu ile büyük bir başarı kazandığı söylenebilir. Ancak, referandum sonrasında dikkati çeken nokta, iktidarın bu başarıdan çok, “yüzde 42 Hayır” oyunu gündeme getirmesidir. Bu bağlamda, gerek iktidara yakın çevreler, gerekse medya o tarihten bu yana, “Hayır” oyunun anlamını, “Hayır” oyunu verenlerin kimler olduğunu ve neden bu oyu verdiklerini tartışmaktadır. Aynı yoğunlukta olmasa da, referandum sonrası tartışılan bir başka konu da, Doğu Anadolu'daki Kürtlerin referandumu “boykot” etmeleri olmuştur. Bu tartışmalarda, “Hayır”cıların, “Beyaz Türkler” olduğu, ve Türkiye'nin siyasi açıdan, “Laik Beyaz Türkler”, “Müslüman Çevre” ve “Kürtler” olarak üç ana gruba bölündüğü yönünde analizler geniş bir kabul görmüştür. Bu arada, AKP yönetiminin, bu analizlerle yetinmeyip “Hayır” oyunu özel bir kamuoyu araştırmasıyla sorgulaması dikkati çekmiştir. Bu araştırmanın en önemli sonucu, “Hayırcı”ların daha çok eğitim görmüş olmalarıydı.

İktidarın referandum sonrasında “Evet” oylarının başarısını kutlamaktan ve tadını çıkarmaktan çok, Batı'da yüksek oranlara ulaşan “Hayır” oyu ile Doğu'da Kürtlerin yoğunlaştığı bölgede yapılan “boykot”u mercek altına alması dikkati çeken bir konudur. Referandum sonrasında “yüzde 42 Hayır” oyunun bu kadar büyük bir ilgi görmesinin anlamının tartışılmasında yarar vardır. Bu konuya verilecek ilk yanıt, iktidarın beklentisinin çok daha yükseklerde olduğu ihtimalidir. Bir diğer değişle, iktidar, bugüne kadar uyguladığı politikalara güvenmekte ve bu politikaların kendilerine daha yüksek bir oy desteği sağlayacağına inanmaktadır.Bu açıdan bakıldığında, iktidar için, referandum sonuçları, uyguladıkları politikaların başarısını gösterdiği kadar, bu politikaların etkisinin sınırlarını da göstermektedir.

İktidar partisi, Doğu'daki uygulamalarının, Kürt desteğini arttıracağını beklemiş olabilir. Bu çerçevede, iktidarın kendi tabanının sınırlarını zorlayarak hazırladığı “Kürt Açılımı” girişimi, atılmış olan önemli adımlardan biri olarak görülebilir. İktidar bunun yanı sıra, bölgede, cemaatçi “İslamcı” ilişki ağlarını maharetle kullanmış, bölgedeki yoksulları da cemaatçi anlayışla yapılan sosyal yardımlarla kavramaya çalışmıştır. Diğer taraftan, iktidar, bölgeye geleneksel siyasal klientalizm ağları açısından hayati öneme sahip olan, yatırım faaliyetlerini KÖYDES ve TOKİ aracılığıyla pompalamıştır. Aynı şekilde, iktidar, kendi partisine mensup olmayan yerel yönetimlere destek vermeyerek Ankara'nın geleneksel otoriter merkeziyetçi yaklaşımını sürdürmüştür. Bütün bunlara karşın, bölgede BDP'nin gücünü sürdürmesi ve Kürt oylarını “boykot” kararına dönüştürmekteki başarısı iktidar için şaşırtıcı bir sonuç olmuştur. Bölge halkının boykot kararına verdiği destek, buralarda uygulanmış olan politikaların sınırlarını göstermektedir.

Diğer taraftan, Türkiye'nin Batı bölgelerinde AKP'nin neredeyse tek etkili bir siyasal parti olarak at oynattığı ve karşısında kitleleri örgütleyebilen etkili bir muhalefetin olmadığı bilinmektedir. Böyle bir ortamda, uygulanan popülist politikaların ezici bir “çoğunluk” desteğine dönüşmemiş olması, sadece iktidar tarafından değil, aynı zamanda muhalif siyasal gruplar tarafından da dikkatle değerlendirilmesi gereken önemli bir durumdur.

Bu noktada, “yüzde 42 Hayır” oyu verenler için, “darbeci”, “laikçi”, “ulusalcı” ve “Beyaz Türkler” gibi tanımlamalar yapılmıştır. Burada, son dönemlerde yaygın olarak tartışılan ve tanımlanmaya çalı şılan “Beyaz Türk” kavramı üzerinde biraz durmak istiyorum.

“Beyaz Türk” tanımının, Amerikan sosyolojisinde kullanılan “WASP” kavramından ilhamla türetildiği söylenebilir. Amerikan toplumundaki ekonomik, siyasal ve kültürel eliti tanımlayan “WASP” kavramı, bu yerleşik elitin, ırksal, etnik ve dinsel köken olarak “Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan” gruba mensup olduklarına işaret eden ve olgusal bir karşılığı olan bir kavramdır. Bu kavram, aynı zamanda Amerikan toplumundaki sınıfsal bölünmelerin etnik-ırksal bölünmelerle çakıştığına da işaret etmektedir. Bu bağlamda, Amerikan toplumu gibi ırksal, etnik ve dinsel açıdan heterojen bir toplum için bu kavram anlamlı olabilir.

Bu bağlamda, Türkiye'de yapılan tartışmalarda “Beyaz Türk” kavramı, ırksal, etnik ya da dinsel olarak somut bir grubu tanımlamaktan çok, referandumda Evet oyu vermeyenleri, üzerinde fazla düşünmeden, fazla irdelemeden, çok kestirme olarak tanımlamak üzere kullanılan muğlak bir kavram haline dönüşmüştür. Bu nedenle de, aralarında akademisyenlerin de bulunduğu yorumcular, yüzde 42 gibi büyük bir kitleyle örtüşebilecek bir tanım geliştirememekte ve her bir yorumcu bu kavramı soyut bir kavrammış gibi algılayarak, kendine göre tanımlamaktadır.

“Yüzde 42 Hayır” oyunu verenlerin tümünü “WASP” kavramında ifade edildiği gibi, aynı dinsel, ırksal, etnik kökene ve aynı zamanda aynı sınıfsal güce sahip olan bir grup olarak kabul etmenin anlamsız bir zorlama olduğu açıktır. Yine aynı şekilde, “Hayır” oyu verenlerin tümünü, küçük bir grubu tanımlayan “WASP” kavramında olduğu gibi, Türkiye'nin kültürel, ekonomik ve siyasal yaşamını elinde tutan “elit” olarak da kabul etmek mümkün değildir. Bu bağlamda, “Hayır” oyu verenleri, sadece, “Bayram'ı yurt dışında geçiren” (!) kentli yeni üst orta sınıflarla açıklamanın mümkün olmadığı açıktır.

Yine aynı şekilde, sürekli olarak yüzde 99'u Müslüman olduğu iddia edilen, ırksal açıdan çok önemli farklılıklara sahip olmayan, ancak etnik köken olarak karmaşık olduğu bilinen Türkiye'de siyasette yükselmenin öncelikli şartının, çoğunluğu temsil ettiği varsayılan, “Türk ve Müslüman” olmak olduğu ve buradaki Müslümanlığın da “Sünni-Hanefi” olarak tanımlandığı bilinmektedir. Bu bağlamda, Türkiye'nin “WASP”ının, dinsel ve kültürel köken olarak, kendini Türk olarak tanımlayan “Sünni”ler arasından çıktığı ve mevcut iktidarın da bunun bir istisnası olmadığı açıktır. Bu tanım çerçevesinde, Türkiye'nin “WASP”ı, ancak, örneğin, kendini hem Kürt, hem de Alevi olarak tanımlayan bir grubun iktidar olduğu bir durumda tasfiye edilmiş olur.

Esas olarak, “Hayır” oyu verenlerin çok farklı etnik ve sınıfsal kökene sahip olan heterojen gruplar olduğu açıktır. Eğer, AKP'nin yaptırmış olduğu araştırmanın sonuçlarına güvenecek olursak, bu grubun ağırlıklı olarak kentli ve eğitimli olduğu söylenebilir. Kentli ve eğitimli olan grupların en önemli özelliği, farklılaşmış taleplerinin olması ve bu taleplerinin ancak “çoğulcu” bir anlayışla karşılanabilmesidir. Türkiye'deki demokratikleşme sürecinin önündeki en önemli engelin, farklıların, azınlıkların ya da aykırıların yadırganması ve homojenleştirmek üzere sürekli törpülenmesidir.

Türkiye'deki demokratikleşme sürecinin önündeki bir başka engelin de, “örgüt” ve “örgütlenme” üzerine öteden beri yapılmış olan baskılar ve engeller olduğu açıktır. Türkiye'de siyasal ve toplumsal yaşamın “örgütlenme” ile ilgili sorunları olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, kentlerde farklılaşmış talepleri olan toplumsal grupların örgütlü olmamaları bu grupların var olmadığı anlamına gelmemektedir. Diğer taraftan, yeni kentsel grupların ve genel olarak sivil toplumun gün geçtikçe artan ve çeşitlenen farklılaşmış taleplerinin, iktidarın önerdiği çerçevede ya da canlandırdığı cemaatçi ilişki ağlarıyla karşılanamayacağı da açıktır. Bu çerçevede, örneğin, genç ve dinamik bir nüfusun olduğu kentlerde, mevcut iktidarın liberal iş piyasası anlayışının, özellikle “sendika” karşıtlığının, “cemaatçi-muhafazakar” bir yaşam projesiyle perdelenmesi mümkün olmayabilmektedir. Bu bağlamda, muhtemelen “Hayır” diyenler arasında, “bayramda tatile giden beyaz Türkler” den başka, örgütlü olmasa da, iş güvencesi ve sendikalaşma talebi olan genç işçiler, sadece sosyal yardımla geçinmeye razı olmayan işsizler, cemaatçi ilişkilere ayak uydurmakta zorlanan bireyler, ateistler, agnostikler, vicdani redciler, kendilerini kadın ya da erkek olarak tanımlanmış rollere sığdırmak istemeyen insanlar, geleneksel cemaatçi kadın rolünü reddeden genç eğitimli kadınlar, kentsel dönüşümden zarar gören yoksullar, güçsüzler ve hatta “Açılım”a rağmen “Çingeneler”, hızla artan yatırımların doğada yarattığı tahribata duyarlı olan çevreciler, kültürel alanların tahribine karşı çıkan korumacılar, “çoğunluk” olmak istemeyen marjinaller de vardır. Kimbilir?
(Kasım 2010)