Çözüm eğitim sisteminin değiştirilmesi

Dershanelerin kapatılması konusunda son zamanlarda AKP iktidarı ile dershane sahipleri –özellikle çok sayıda dershane sahibi olan Gülen cemaati– arasında gittikçe şiddetlenen bir çatışma yaşanıyor. Bu çatışma öyle bir boyuta ulaştı ki olayları ve tarafların birbirleri hakkında ileri sürdükleri iddiaları izlemek bile güçleşti. Çatışmanın tek nedeninin dershaneler olmadığı çok açık. Belli ki taraflar arasında çok daha derin çıkar ilişkileri ve anlaşmazlıklar söz konusu.

Çatışmanın gerçek nedenleri üzerinde önümüzdeki dönemde çok büyük bir tartışma ve değerlendirme süreci yaşanacağı aşikâr. Bu yazıda çatışmanın asıl nedeniymiş gibi kamuoyuna sunulan dershanelerin kapatılması sorununu irdelemeye çalışacağız.

Her şeyden önce şu saptamayı yapmakta yarar var. Dershaneler sorununu yaratan temel etmen ülkemizde uygulanmakta olan eğitim sistemidir. Eğitim sistemi temel olarak, sistemin ürünü olan öğrencilerin “başarı” düzeyini, seçmeli soru tekniği kullanılarak düzenlenmiş merkezi sınavlarla belirlemeye çalıştığı için, bu sınavlarda “başarı” kazanmak isteyen öğrenciler açısından dershaneler bir “ihtiyaç” olarak ortaya çıkmaktadır. Dershanelerin, öğrencilerin “başarı”sını artırmada gerçek anlamda bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı konusundaki tartışmaları bir yana koyarak, ortaya çıkan bu “ihtiyaç” durumunu yaratan eğitim sistemini, bazı başlıklarla ele almakta fayda var.

Eğitim sistemi yönlendirici değil, yarıştırıcıdır

Eğitim sistemi, bireyin ilgi, ihtiyaç ve becerilerine uygun olarak düzenlenmemiş, aksine öğrencilere belli bir kalıba göre aynı bilgi ve beceriler öğretilip tüm öğrencilere tek tip sınav uygulanarak yarıştırılmaktadırlar. Öğrenciler, okuldaki eğitim faaliyetlerinde tamamen edilgin durumdadırlar. Eğitimin planlanması, uygulanması ve değerlendirilmesi süreçlerinde öğrencilerin ve ailelerin hiçbir müdahalesine izin verilmemektedir. Öğrencilerin kendi ilgi, ihtiyaç ve becerilerine göre yönlendirilmeleri amacıyla okul-aile-çevre işbirliğini sağlamak için hiçbir çaba sarf edilmemekte, öğrenci başarısı tek tip seçmeli sınavların sonuçlarına göre belirlenmeye çalışılmaktadır. Eğitim, tüm paydaşların (okul-aile-çevre) katkılarıyla, öğrencinin potansiyellerini en üst düzeyde ortaya çıkarmasını amaçlayan bir kamu hizmeti olarak ele alınmadığı, aksine devletin sırtına yüklenmiş bir yük olarak görüldüğü için bu hizmet en ucuz şekilde, en kestirme “çözümler” uygulanarak geçiştirilmektedir. Eğitim sisteminin demokratikleşmesini sağlayacak, öğrencinin kendi ilgi, ihtiyaç ve becerilerine göre yönlendirileceği uygulamalar siyasi iktidarların işine gelmediği, onlar açısından bu tür uygulamalar “riskli” ve “pahalı” bulunduğu için mevcut merkezi, tek tip müfredat ve tek tip sınava dayalı seçme yöntemleri yıllardan beri uygulanagelmiştir.

Ülkemizde ailelerin gelir düzeylerindeki farklılıklar, bu ailelerin çocuklarının eğitim hizmetlerinden yararlanmasında büyük fırsat eşitsizliklerine neden olmaktadır. Okullar arasındaki gerek alt yapı, gerekse öğretmen kalitesi, sayısı vb. olanaklar açısından çok büyük farklılıklar bulunmakta, bu farklılık bazen aynı okuldaki belli sınıf ve şubeler arasında bile yaşanmaktadır. Bu farklılıkların okulun köy veya kentte oluşu, kentin merkezinde veya varoşunda bulunuşu, ülkenin batısında veya doğusunda olması gibi etkenlerle daha da büyük eşitsizlikler ortaya çıkmaktadır. Hele ana dilleri Türkçe olmayan öğrenciler açısından bu eşitsizliğin boyutu çok daha aşılamaz hâle gelmektedir. Fırsat eşitliği konusunda bu kadar haksızlığın yaşandığı bir ülkede tüm öğrencileri aynı sınava tabi tutarak, bu sınavın sonucuna göre “başarı” sıralaması yapmak en azından insafsızlıktır.

Ülkemizdeki tüm bu fırsat eşitsizliğine rağmen yoksul aile çocukları dahil olmak üzere tüm çocuklar –öğretim hakkı engellenen kız öğrenciler hariç– eğitim sisteminin çarkları arasında ulaşabilecekleri en yüksek aşamaya ulaşmak için çaba sarf etmektedirler. Özellikle ailelerin bu konuda çok büyük özverilerle çocuğunun öğrenimine katkı sunmaya çalıştığı gözlenmektedir. Bunun temel nedeni öğrenim görmenin aynı zamanda “ekmek kapısı” olarak da değerlendirilmesidir. Eğitim sistemimiz, gelişmiş birçok ülkede olduğu gibi öğrencileri ilgi, ihtiyaç ve becerileri konusunda yönlendirici bir yapıda olmadığı için, ilgi, ihtiyaç ve becerisi ne olursa olsun tüm öğrenciler kendilerini mümkün olduğunca en yüksek eğitimi almaya mecbur hissetmektedirler. Yönlendirildiği takdirde farklı bir alanda çok daha başarılı ve mutlu olabilecek milyonlarca öğrenci, sistemin kendilerine dayattığı yarışma içerisinde ezilip gitmektedir. Eğitim sistemi böyle olunca dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen sayıda bir öğrenci kitlesi, Anadolu Liseleri veya üniversite kapılarında umutsuz bir şekilde yıllarca test çözme yöntemleriyle meşgul edilmektedir. Tabii bu çocukların ailelerinin kıt olanaklarla çocuklarına destek olmak amacıyla harcamış olduğu paralar da çabası. Eğitim sistemi hem öğrencileri kendi özelliklerine uygun şekilde yönlendirmemekte, hepsini üniversiteye gitmeye zorlamakta hem de bu öğrencilere yeterli eğitim hizmeti sunmamaktadır. Oysa devletin en temel görevi isteyen tüm yurttaşlarına eğitim olanaklarını sunmaktır.

Dersaneler uygulanan eğitim sisteminin ürünüdür

Ülkemizde uygulanmakta olan eğitim sistemi farklı olanaklara sahip öğrencileri aynı sınava tabi tutarak büyük bir haksızlık yaratmaktadır. Eğitim sisteminin tek sınavla öğrenci “başarı”sını ölçme dayatması, dershaneleri bir “ihtiyaç” olarak gündeme getirmektedir. Eğitim sisteminin tek bir sınavla öğrenci seçmesi, zorunlu olduğu için değil, iktidar sahiplerinin bilinçli bir tercihi olarak uygulamaya konmuştur. İktidar sahipleri dershane ve merkezi sınavları hep gündemlerinde tutuyormuş gibi yaparak kamuoyunu oyalamakta, sınavların adını veya sayısını değiştirmekten öte hiçbir ciddi değişiklik yapmamaktadırlar. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu denli yaygın bir merkezi sınav uygulaması örneği yoktur. Öğrencilerin başarı sıralaması için uygulanan birçok farklı yol vardır. Başka ülkelerdeki uygulamaların hiçbiri Türkiye'deki gibi yaygın bir dershane “ihtiyacı”nı doğurmamaktadır.

Türkiye'de dershanecilik öyle bir yaygınlık kazanmıştır ki MEB yetkilileri şu anda ülke çapında kaç dershaneye kaç öğrenci devam etmekte, bu dershanelerde kaç öğretmen istihdam edilmekte ve öğrencilerin dershaneye yılda kaç lira ödeme yapmakta olduğunu tam olarak bilmemektedirler. Bakan Nabi Avcı, bu rakamları saptamak için çalışma başlattıklarını açıklarken dershaneler konusundaki denetimsizliği dile getirmiş olmaktadır. Bu denetimsizlik tesadüf değildir. Devlet, dershaneleri ticari kuruluşlar olarak gördüğü için tüm bu bilgileri de “girişim özgürlüğü”nün bir gereği olarak merak(!) etmemektedir. Kendi yaratmış olduğu “pazar”a serbest piyasa ekonomisinin gereği olarak “saygı” göstermektedir.

Son dönemde yaşanan dershanelerin kapatılması tartışmalarında tarafların dile getirdikleri görüşler de yukarıdaki söylenenleri teyid eder niteliktedir. Başbakan, yapmak istediklerinin “kapatma” değil “dönüştürme” işlemi olduğunun özellikle altını çizmekte, dershane sahiplerine –siz bunu sermayedarlar olarak tercüme edebilirsiniz– dershanelerini özel okula dönüştürmeleri için arsa tahsis etme, faizsiz kredi verme, öğrenci başına devlet desteği sağlama, halen istihdam ettikleri öğretmenleri devlet okullarında işe alma gibi kolaylıklar sağlayacaklarını söylemektedir. Şunu da ilave ettiğini anımsatalım: “Siz bugüne kadar ne istediniz de vermedik!” Sanki özel okul, akşam lisesi vb. dershanelerin karşıladığı “ihtiyaca” yanıt verebilirmiş gibi. Başbakan konunun tamamen parasal yanıyla meşguldür. Öğrencilerin sınav başarısı veya ailelerin harcamaları onu pek fazla ilgilendirmemekte, o dershanelere yatırım yapan girişimcilerin kâr zarar hesabıyla ilgilenmektedir. Karşı tarafın da dershanelerin kapatılmasına itiraz ederken kullandığı temel argüman, bu kararın “girişim özgürlüğü”nü engelleyici bir uygulama olduğu yolundadır. Hatta bu kesim eğer dershaneler kapatılırsa “girişim özgürlüğü” haklarının çiğnendiği gerekçesiyle AİHM'e gideceklerini belirtmektedirler. Bu tartışmada Başbakan'ın veya ona karşı çıkan dershane sahiplerinin öğrenciler ve aileleriyle ilgili söyledikleri her şey, asıl niyetlerini gizlemek için kamuoyuna yönelik aldatmacalardan ibarettir. İşin özü şudur: Dershaneler, eğitim sisteminin yaratmış olduğu birer kâr ve rant kapısıdır. Tüm kavga ve tartışmalar bu kârın ve rantın paylaşılması ile ilgilidir.

Güngör Uras'ın Milliyet gazetesindeki köşe yazısında belirttiğine göre dershanelerle ilgili rakamlar şöyledir: Türkiye'de 3830 dershane var. Bunların 677'si orta öğretime hazırlık, 378'i üniversiteye hazırlık, 40'ı KPSS'ye hazırlık, 2317'si SBS'ye hazırlık kursları düzenliyor. 364'ü birden fazla konuda öğrenci yetiştiriyor. Bu kurslara 2012 yılında (KPSS kursları hariç) 1 milyon 178 bin öğrenci para ödeyerek katılmış. Kurslara katılanların yüzde 42'si üniversite sınavına girecek lise öğrencileri yüzde 39'u orta öğretimde iyi bir okula girme arayışındaki öğrenciler. Dershanelerde 50 bin öğretmen görev yapıyor. Dershane ücretleri, kursun konusu ve süresine göre 2 bin TL ile 10 bin TL arasında değişiyor. Özelliğine ve yoğunluğuna göre kurs ücretleri daha da yüksek olabiliyor.

2012-2013 öğretim yılında orta okullardaki 5 milyon öğrenciden yüzde 10,3'ü, liselerdeki 4 milyon öğrenciden yüzde 14,7'si dershaneye gidiyor. Liselerde 12. sınıfta okuyan 780 bin öğrencinin yüzde 42,6'sı üniversite hazırlık kurslarına para ödüyor. Dershanelerin yüzde 87,6'sı büyük şehirlerde, Doğu ve Güneydoğu'da dershaneye giden öğrenci 56 bin civarı.

3830 dershanenin 1170'i birden fazla şehirde faaliyet gösteriyor. Cemaate bağlı olduğu düşünülen dershane sayısı 950 kadar. Cemaate bağlı dershanelerin öğrenci sayıları oldukça fazla.

Bu rakamlara, kayıt altına alınmayan veya alınamayan izinsiz çalışan dershane, etüt merkezi, okuma evleri vb. gibileri ile evlerde kayıt dışı olarak verilen özel dersler ilâve edildiğinde öğrenci ailelerinin “sınav kazanmak” amacıyla ödemek zorunda kaldıkları, ya da başka bir deyişle “sınav kazandırmak” için belli kişi ve kuruluşların elde ettiği paraların ne kadar büyük meblağlara ulaştığı tahmin edilebilir. Bu meblağın miktarı o kadar büyük ve etkileyicidir ki iktidarlar, öğrencileri kendi ilgi, ihtiyaç ve becerilerine göre yönlendirme yönünde eğitim sisteminde yapılması gereken düzenlemelere asla yaklaşmamaktadırlar. Tam aksine dershanelerin yanı sıra özel okulların sayısını artırma, devlet okulları nı paralı hâle dönüştürme, sağlık alanında olduğu gibi eğitim alanında da özelleştirme çabaları yoğunlaşmaktadır.

Oysaki dünyanın birçok ülkesinde öğrencilerin hangi alanlarda öğrenim görecekleri ilkokul sıralarından başlayarak her aşamadaki ilgi, ihtiyaç ve becerileri saptanarak okul-aile-uzman işbirliği sağlanarak belirlenmekte, öğrenciler buna göre yönlendirilmektedirler. Her öğrencinin mümkün olduğunca kendi özelliklerine uygun bir eğitim alması ve yaşama hazırlanması sağlanabilmektedir. Okul ve bölüm seçimleri, eğitim sürecinde öğrencinin göstermiş olduğu performansa bağlı olarak belirlenmekte, geçişlerde yapılan seçme sınavlarının okul ve bölüm seçmedeki etkisi çok az olmaktadır. Eğitimin hangi aşamasında okulu bırakıp yaşama atılırsa atılsın her bireye bazı mesleki bilgi ve beceriler kazandırılmış olmaktadır. Tabii ki bu ülkelerde her şeyden önce okullar arasındaki kalite farklılıkları asgariye indirilmiş durumdadır. Fırsat eşitliği sağlanması amacıyla yoksul ailelerin çocukları burslarla desteklenmektedir. Eğitim, kâr elde edilebilecek bir faaliyet olarak görülmemekte, bireyin ve toplumun geliştirilmesi için bir hizmet olarak değerlendirilmektedir.

Dersaneler kapatılmalıdır

Dershaneler konusunda alınacak tutum oldukça nettir. Dershaneler, eğitim sisteminde gerekli değişiklikler en kısa sürede yaşama geçirilerek hemen kapatılmalıdır. Eğitim, her düzeyde, her yurttaş için parasız bir kamu hizmeti hâline getirilmelidir. Birey, bu hizmete kendi ilgi, ihtiyaç ve becerilerine uygun şekilde ulaşabilmelidir. Devlet, eğitim hizmeti konusunda tam bir fırsat eşitliği sağlamakla yükümlüdür.

Dershanelerin kapatılması –iktidar-cemaat çatışması nedeniyle de olsa– gündeme gelmişken bu tartışmanın doğru bir zemine oturtulması için çaba gösterilmelidir. Eğitim sendikaları, üniversitelerin eğitim fakülteleri, konuya ilgi duyan tüm kişi ve kuruluşlar, eğitim sisteminin yarıştırıcı değil, yönlendirici bir yapıya dönüştürülmesi için iktidara baskı uygulamalı, projeler geliştirmeli, komuoyuna yönelik bilgilendirme çalışmaları yapmalıdır. Özellikle eğitim sendikalarına bu konuda çok önemli görevler düşmektedir. Dershanelerin niçin kapatılması gerektiği, eğitim sisteminde bu konuda hangi değişikliklerin yapılmasının zorunlu olduğu konusunda kamuoyunu aydınlatıcı raporlar hazırlanmalı, kurultaylar düzenlenmelidir. Bu tartışma, iktidar-cemaat çatışması nın dışına taşırılmalıdır. İktidar-cemaat çatışması nı sadece izleyerek bir yere varmak mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki bu çatışmanın tarafları nın tek derdi ve hedefi var: Dershaneler aracılığıyla ortaya çıkan kârdan daha çok pay almak. Bu çatışma öğrenciler ve aileleri adına olumlu bir sonuç beklemek abesle iştigaldir.