Türbansızlar kim?

Bir türban kavgası var, sürüp gidiyor. Devletin adamları, inadım inat, genç kız çocuklarını, başlarını açmaya yanaşmadıkları için okullarına sokmuyor. Kızlar da, inadım inat, hem başlarını açmıyorlar, hem de okumak için direniyorlar. Bedeli, polis copu! Kızlar kışkırtılıyormuş... Her direnişin üzerine copla yürümeden önce, insanları kimlerin değil de neyin kışkırttığına bakmak gerekmez mi? Hiç kimse hiç bir direnişe kalkışmasın, insanlar herşeye kuzu kuzu uysun, razı gelsin! İstenen bu. Yarın size de gerekebilir “kışkırtılmak”. Hayır, bize gerekmez; biz Atatürkçüyüz! Ha işte, kavganın özü burası.

Kavgayı "barış"a tahvil etmek siyasetin işi olduğundan konu her saat siyasetin dilinde. Siyasetin dediği ne ki? Kızlar inandıkları için örtünmektedirler, onları anlamalı. Ama devletin kurallarını da anlamak gerekir... Bu denklemin çözümsüzlüğü sayesinde Ecevit itimada mazhar olup seçim kazanmış, MHP’lisi başını açıp Mecliste kalırken, Faziletlisi türbanını milletvekilliğine tercih ettiği için lanetlenmişti. Değer miydi?

Demek ki değerdi. Başını açıp milletvekilliğini kurtarmanın da, milletvekilliğini bir bez parçasından daha değersiz bulup atmanın da, TBMM’yi sakallı seçilmişlere açık tutup başörtülü seçilmişlere yasaklayarak Başbakan olmanın da “değer” bir yanı ve yeri vardı ki bütün bunlar olabiliyordu.

Toplumsal hayatta uzayıp giden hiç bir kavga yersiz ve gereksiz olamaz. Türban kavgası da anlamlı bir kavgadır. Sürmelidir. Gerçek özünü açığa vuruncaya, örtünün örtüsü kalkıncaya kadar sürmelidir. Sürmesin, bitsin dense de bitmeyeceği için sürmelidir. Bu kavga nedeniyle toplumun analitik dikkatleri din üzerinde yoğunlaştığı için kavganın sürmesinde hayır vardır. Bulanık din/devlet perdesinde laiklik-şeriat çatışması gibi görünen şeyin gerçekte ne dehşetli ve derin bir maddi çıkar kavgası olduğu anlaşıldığında ne “aydınlanma” safsatası iş görecektir, ne de şeriat yaygarası... iş o zaman oluruna çıkacaktır.

Din anlayışındaki farklılıkların kavgasıymış. Yani dinin doğrusu, yanlışı varmış... Dinsiz siyaset mi olurmuş diyene karşı çıkıp, “Dini siyasete karıştırma!” diyen de dini mehaz gösteriyor. “Doğru”yla “yanlış” birbirini götürüyor, geriye din kalıyor. Kavga dine sahip çıkma, onu kullanmada tekel hakkı kavgasıdır. Yani türban dalaşmasının kökü dindedir. Peki dinin özü nedir?

Dinin özü dünyadır. Din kavgası da, dünya kavgası. Lafı hiç dolandırmadan söylemeli: dünya kavgası, bir yanıyla, dünyalık kavgasıdır. Bu kavga çirkin bir kavgadır. Varoluş kavgasıyla karıştırılmamalıdır. Dünyalık için kavgayı –ne olur ne olmaz– çağrıştırır diye sosyalist sol düşüncenin salt parasal haklar için işçi mücadelesini dışladığı bilinmektedir.

Bu nedenle, kavgaya katılanların çoğu emekçi bile olsa, türban kavgası örtüsü altındaki dünyalık kavgası emekçilerin kavgası değildir. Ama onların kavgası değildir diye de emekçiler ve emek siyaseti o kavgaya seyirci kalacak değillerdir.

Türban kavgasını başlatıp sürdürenler sermaye sahipleridir. Burjuva sınıfın, burjuva sınıf siyasetinin kendi iç kavgasıdır bu. Demokrasiyle, insan haklarıyla, aydınlanma ile bir ilgisi yoktur. Türbanı siyaseten savunanlar emekçilerin sırtından edinilmiş dünyalıklarını büyütmenin siyasetini yapmaktadırlar. Türbanı siyaseten yasaklayanlar bunu onlara yedirmezler. Sermaye birikim iddiasını “laiklik” üzerinden ileri sürmüş, Cumhuriyeti kendine bend etmiş ve hayli yol almış büyükler var (TÜSİAD ve çevresi), bunların devlet ve siyaset düzlemindeki güçleri var. Emekçilerin sırtından edinilmiş dünyalıklarını kimseyle paylaşmazlar. Paylaşacak olsalar da paylaşacak halleri yoktur. Dinci parti ve akımların sermaye alanında etkisiz kılınmaları için siyaset alanında da etkisiz kılınmaları gerektiğinden, medyadaki, sivil toplumdaki, devletteki yandaşları “Cumhuriyet”in her türlü hassasiyetini öne çıkarıp, memlekette şuncacık özgürlüğün de başına çorap örülmesine çanak tutmaktadırlar.

Kavganın görünen yüzünde hiç küçümsenmeyecek bir hinlik de var. Her iki taraf da “kadın” üzerinden yürütüyorlar kavgalarını. Biri Cumhuriyetçi kadın tipini sürüyor ileri, öteki geleneksel kadın tipinin “bozulmadan” militanlaşmış olanını. İki tip vuruşturuluyor. Arada güme giden, “tip”lerin sözde temsil ettiği gerçek insanlar. Söz gelimi, üniversite çağına erişmiş başı örtülü genç kadınların eğitim hakkı. Bunun da altında, sapına kadar Cumhuriyetçi hükümetlerin “aydınlanma” uğruna “inkılapçı vaizler” üretererek dini sahiplenme uğruna İmam Hatip okullarını icad etmiş, sonra da kız öğrencilere açarak çoğalıp gitmelerine yol vermiş olmaları yatıyor.

Hasılı, sorun, “aydınlanmacı Cumhuriyet”in sermayeci Cumhuriyet olmasından kaynaklanıyor. Onun için de, kavgada taraf olmayan –taraf olmakla kendilerine hiç bir yarar sağlamayacak olan– emekçilerin ve sol siyasetin bu kavgaya seyirci kalmaması gerekiyor.