Karadelik

Temsili demokrasinin “çoğunluk” pratiğinin problemli olduğu öteden beri bilinir. “Çoğunluk” hiç bir zaman çoğunluk değildir. Söz gelimi %51 oranında daha çok seçmenin, oy oranı % 51 olandan yana olduğunu göstermez. Aykırı ve karşıt tercihlerin, belli bir momentte şu ya da bu nedenle bir araya geldiklerini, her birinin kendi açısından “ehveni şer”i seçtiğini gösterir. Ehveni şer’in ise, şerlerin en kötüsü olduğu boşuna söylenmemiştir. Bazı durumlarda, bazen, böyle bir “çözüm”e başvurmak gerekli olabilir; siyasette, hiç olmaz diye bir kural yoktur, ama işin gerçeği yine de budur.

Fransa’da her renkten ve nefesten seçmenin, Başkan seçiminin 2. turunda Mösyö Chirac’a oy vermiş olması bunun tipik bir örneği. Chirac’ın ardına yığılan çoğunluk aslında azınlık bir tercihin ve çıkarın kendini çoğunluk kılığında topluma dayatması oldu. Sağ politikaların kırk yıllık temsilcisine solcular akın akın oy vermeye koştular. Aralarında, fırsatını bulsalar onu siyaseten bir bardak suda boğacak olanlar vardı. Mösyö Chirac ve arkasındakiler, birinci turda sosyalist başbakan Jospin’i elediği için Le Pen’e ne kadar müteşekkir olsalar yeridir. (Nitekim, Le Pen’in bu macerada “ılımlı sağ”dan seçim öncesinde örtülü destek aldığına dair söylentiler de çıkmadı değil...) Jospin’in 1. turda alacağı %1 daha çok oy Le Pen’i eleyecek ve kendi oyu %20’nin altında kalan Mösyo Chirac şimdi %82 oy almış ikinci bir “de Gaulle” pozlarında dünyanın karşısına çıkamayacaktı.

Haziranda yapılacak parlamento seçimi sonucunun, sol oyların “rövanş’ı olacağını düşünenler, söyleyenler var. “Rövanş” tutmazsa... Pekala tutmayabilir. Tutmaması için, başkanlığı garantilemiş olan Mösyö Chirac, adamları ve müttefikleri her şeyi yapacaklardır. Neler yapacakları Chirac’ın şimdiden, sanki parlamento seçimini de kendi partisi kazanmış gibi atadığı –resmen bir buçuk aylık geçici– hükümetin yapısından ve üstlendiği misyondan anlaşılıyor. Ayrıca, aşırı sağın %20’ye yakın oyunun seçime kadar buhar olup uçmayacağına göre, iki turlu seçimin her iki turunda da –ama özellikle ikincisinde– “derin Fransa” ile öteden beri içli dışlı ilişkileri olduğu çok iyi bilinen Chirac klanının Le Pen’cilerle “yerel” uzlaşmalara gitmeyeceğinin hiç bir garantisi yok. Geçmişte örnekleri olmadı değil. “Cumhuriyet’in değerleri”ne sol oylara el koyarak sahip çıkılabiliyorsa, neden aşırı sağın oylarına el konularak da sahip çıkılmasın diye düşünmek, Chirac’ın temsil ettiği siyaset ve çıkar çevrelerine hiç yabancı değildir.

Evet, “sol”un rövanşı tutmayabilir. O zaman sağcı başkanın yanısıra onunla tam uyum içinde Fransa’nın işlerini bildiği gibi yürütecek bir de sağ hükümet başa geçer. Fransa’da kapitalist demokrasi katmerli kurtarılmış olur!

Peki, rövanş tutarsa ne olur?

Fransızlar “cohabitation” diyorlar: birlikte yaşama, bir tür sol-sağ koalisyon... yani eski hamam eski tas!

Başkanlık seçiminin 1. turunda yaşanan “felaket”in nedeni tam da böyle bir sol-sağ koalisyonunun yıllar boyu “Fransa”nın çıkarı ve hayrına diyerek, “Fransızlar adına” uyguladığı, uluslararası tekelci kapitalist çıkarların suyuna politikalara Fransız toplumunun solduyu sahibi kesimlerinde biriken tepkinin patlama noktasına gelmiş olmasıydı. “Çoğulcu sol” –SP, KP, Yeşiller’den oluşan– hükümetin başı Jospin, aşırı sağcı Le Pen’e giden oylar yüzünden değil, kendisine gelmeyen sol oylar yüzünden seçimi kaybetti. Seçime katılma oranı çok düşüktü, oylar çok sayıda sol aday arasında dağıldı filan diye pişmanlık duyanlar, hezimete mazeret arayanlar oldu ama, öyle olmuş olması dahi sınıf insiyakının, pusulası şaşmış bilinçten daha sağlıklı olduğunun göstergesi...

Haziran seçiminde çoğunluk sağlayarak hükümet olacak yine bir sol içi koalisyon, haketmediği bir çoğunlukla başkan seçilen ve Fransız anayasasına göre hatırı sayılır icra yetkileri olan Mösyö Chirac’la “birlikte yaşama” halinde ne yapar? Son beş yılda ne yaptıysa onu yapar. Yapmaz da işler sıkışırsa, Chirac’ın elinde istediği zaman parlamentoyu feshedip yeni seçime gitme yetkisi de var.

Üstelik, “sol” bu rövanşı alırsa, bu defa, bütün sağın kasten öne çıkardığı, nedeni ve sorumluluğu yabancılara yıkılan güvenlik/asayiş sorununu büsbütün büyümüş ve büyüyecek boyutlarıyla çözme yükünü de sırtında taşıyacak. “Güvenlik” sorunu, şimdiye kadar başka alternatifi yok denilerek izlenen neo-liberal Yeni Ekonomi politikalarının sonuçlarıyla –habire özelleştirme, kitlesel işsizlik, sosyal güvenliğin tırpanlanması, kamu eğitimine ve sosyal konut yapımına yeterli fon “ayrılamaması”, vb., vb... – ile doğrudan bağlantılı. “Küresel” sermaye sömürüsü altında çıkmaza sürülen 3. Dünya insanlarının Avrupa’ya göç etmeleri, denildiği gibi sorun yaratmıyor, mevcut sorunların altını çiziyor. Temel felsefesi “her koyun kendi bacağından asılır,” “gemisini kurtaran kaptan” olan bir ekonomi anlayışı ve uygulamalarıyla nasıl çözülecek; özellikle kişisel özgürlükler, yabancılarla uyum ve sosyal dayanışma alanlarında nelerin feda edilmesi bahasına çözülecek?

Tellakların bile değişmediği eski hamamda eski tas..! Bu mu rövanş?

Sosyal demokrasi Fransa’da ektiğini biçti. Kendi etti, kendi buldu. Bu kesin. Ama asıl sorun başka. Fransaya “bir şeyler oluyor”! İki tur arasında yükselen anti-faşist dalgaya rağmen Le Pen’in oyu 2. turda 1 milyon civarında arttı. Altı milyona yakın insan Le Pen gibi birisine oy veriyor. Yakın kökleri 2. Dünya Savaşı öncesine ve Savaş içinde Nazi işbirlikçisi Vichy (General Petain) macerasına kadar giden “derin Fransa” kıpırdanmaya başlıyor. Bundan tedirgin olup Le Pen gibi birisinden kurtulmak isteyenler de Chirac gibi bir adamın arkasına sığınmaktan başka çare bulamıyorlar. Bunun sorumluluğu Fransız “sol”unun –Komünist Partisi dahil– omuzlarındadır.

Beş yıl önce parlayan “Sol bütün Avrupa’da iktidara geliyor!” sevinci kursaklarda kaldıysa, neden kaldı? Bugünkü sonucu doğuran süreçler o zaman işlemiyor muydu? O süreçlere müdahale gerekmiyor muydu? Burda sola iş düşmüyor muydu? Sol o işi şimdiye kadar gördüğü gibi mi görmeliydi? Şimdi yalnız Fransa’da değil, bütün Avrupa’da kıyamet kopuyor, “Aşırı sağ, faşizm yükseliyor!” diye. Yükselmez mi? Hep böyle yükselir. Nisan seçiminde yabancı düşmanı, ırkçı adaylara verilen %20 civarında oyun en az yarısının sahiplerini (aralarında on yıllardır FKP’ye başkoymuş ve oy vermiş olanlar var!) bu kara deliğe sürükleyen, “sol” iktidarın kendisidir. Dünya sermayesinin yeni liberalizm ve “küreselleşme” dayatmalarına alternatif politikaları siyasetin havsalası dışına süren; kitlesel işsizliği, yoksunluğu, yoksullaşmayı hayatın olağan tecellisiymiş gibi ekonomiye, sosyal politikalara, vb. içselleştirmekten başka çıkar yol göremeyen o “sol” değil miydi? Bu gidişe seçim sandığında itirazdan başka çaresi kalmayanların bir bölümü “beşer şaşar” misali, en çılgın itirazda karar kıldılar. “Sağ ve sol temelli ideolojik bölünmeler, üstelik bunların doğum yeri olan Fransa’da anlamını yitirdi” de böyle oldu deniliyor. Anlam yittiyse nerede yitti? İnsanların yaşadıkları hayatta, o hayatı belirleyen ekonomik/toplumsal/politik süreçlerde yitmedi; büsbütün öne çıktı; sınıf mücadelesi gözlerimizin önünde olanca şiddetiyle sürüyor. Anlamın yittiği yer, uluslararası sermayenin saldırısı karşısında “solcu”ların teslim bayrağını çekmiş olmalarıdır. Anlam, solculuğu fiilen ve resmen Üçüncü Yolculuğa, yani sağın hep “yeni” ve “yepyeni” koşullara uyarlanmış bir türevine indirgeyen; dünyaya, topluma ve insanlara, insanların yaşadığı hayata gözlerini kapayıp kulaklarını tıkayarak ısrarla o yolda yürüyen ve o yolda sürekli sağa kaçan “sol”cuların dimağında yitti, yüreğinde tükendi. “Çaresizlikten” sağa kaçışın sonu karadeliğe varır. Önce sahipsiz kalmış “halktan” insanlar cazibesine kapılır, sonra sıra daha yukardakilere gelir. Solun tarihinde hiç görülmemiş bir fenomen değildir.