Yeni Roma, eski ihanet ve Filistin

Sadece Ortadoğu’nun değil, dünyanın en önemli sorunlarından biri haline gelen Filistin’in geleceği üzerindeki tehditin bir "sorun olarak" devam etmesini isteyen asıl güç nedir? İlk bakışta saçma gibi görünen ve yine ilk ağızda "İsrail" diye yanıtlanacak bu soru önemlidir. Önemlidir, çünkü soru değil ama verilen yanıt eksiktir ve eksik olduğu için de yanlıştır. Belki, "İsrail" diye verilecek yanıtın yanına bir de "ABD" eklenecektir ama, bu yanıt bin yıllık bir klişeden ibarettir. Bu klişeye sol itibar etmeyi sürdürmekte, İslami çevreler ise sıkı sıkıya bağlılığını korumaktadır. İslamcıları anlamak mümkündür, ama solu anlamakta güçlük çekiyorum.

Oysa ne bu soru, ne de sorun bu kadar basit. İşgalci ve siyonist İsrail’in bölgedeki konumunu, dünyada oynadığı rolü ve tarihe karşı işlediği suçları tespit etmek için fazla bir çaba gerekmiyor. Amerika Birleşik Devletleri için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bu nedenle, Filistin sorunu hakkında yazılan bütün yazılar –güncel gelişmelere/olaylara ilişkin yorumlar bir yana bırakılırsa– aynıdır. Başka bir anlatımla, solun Filistin konusunda yıllardır tek yazısı vardır!

Filistin sorununa yaklaşımda ıskalanan en önemli faktör Arap gericiliğidir. Çubuğu biraz bükerek belirtmek gerekirse, dün olduğu gibi bugün de Filistin sorununun çözümünün önündeki en önemli engellerden biri Ortaçağ artığı Arap rejimleridir. Faşizan Ariel Şaron yönetimi Filistin özerk bölgelerini yeniden işgal ettiğinde bu durum bir kez daha ve açıkça ortaya çıkmıştır. Bütün hamasete karşın, bu işgale hiç bir Arap devleti anlamlı denebilecek (eylemli) bir karşı çıkış içine girmemiştir. Nedeni açıktır: Arap gericiliği bağımsız bir Filistin devleti istememektedir. Körfez emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve diğerleri İsrail’in Filistin projesini aslında içten içe desteklemektedir. Değilse, Cenin kampında katliam düzenlenirken hiç bir Arap devletinin kılını bile kıpırdatmamasını açıklamak güçtür. Öyle ki, birçok Arap ülkesinde yaygın protesto eylemlerinin düzenlenmesi bile önlenmiştir. Çünkü, sokağa çıkan petrol şeyhleri değil, yoksul Araplardır.

Filistin kurtuluş hareketi, toplumsal ve kültürel dokusu, siyasal gelenekleri ve tarihi özellikleriyle Arap dünyasındaki yegane laik güçtür. Ve bu hareket başından beri dünya soluyla bir akrabalık ve dayanışma ilişkisi içindedir. Canlı ve dinamik bir entelektüel hayata sahiptir. Bu nedenle, bölgede kurulacak ve zaman içinde güçlenecek laik, sola açık ve demokratik bir Filistin devleti, İsrail’den çok, gerici Arap rejimlerini tehdit edecektir.

Gerici Arap rejimleri varlıklarını korumak için on yıllardır Filistin davasını acımasızca kullanıyorlar. Bunu iki nedenle yapıyorlar: Birincisi, bölgenin aşiret devletleri –ki çoğu en az İsrail kadar suni oluşumlardır– Filistin sorunu nedeniyle adeta bütün dünyayı rehin aldılar. ABD ve İsrail’e karşı zaman zaman Avrupa kartını kullanan ya da tersini yapan bu ülkeler, Filistin davasını sürekli olarak paraya çevirdiler. Kendilerini, Batı’nın bölgedeki çıkarlarını koruyacak yegane güç olarak takdim eden bu rejimler, iktidarlarının geleceğini de bu sorunun devamını sağlamakta buldular. Bu bakımdan "maceracı" bir Filistin devleti onların en büyük korkusu oldu. Bu konuda, ABD, İsrail ve gerici Arap rejimleri arasında tam bir zımni mutabakat olduğu söylenebilir.

Öyle ki, aslında Filistin davasının "satılması" anlamına gelen Oslo antlaşması bile bu rejimleri korkutmuştur. Bu nedenle, 2000 yılında 1993 Antlaşması paralelinde bir "çözümün" eşiğine gelinmişken, daha önce MOSSAD’ın yardımlarıyla kurulan HAMAS gibi örgütler harekete geçirilerek bu girişim sabote edilmiştir. Bugün Suudi Arabistan gibi bazı Arap ülkeleri, intihar eylemi düzenleyen HAMAS gerillalarının ailelerine binlerce dolar (kişi başına 25 bin Amerikan Doları olduğu belirtiliyor) göndermektedir. Herhalde kimse bizden Suudilerin antiemperyalist mücadeleye destek verdiğine inanmamızı istemeyecektir. Gerici Arap rejimlerini, birbirinden kopuk, aralarında İsrail koridorlarının bulunduğu, askeri gücü olmayan, sınırlı bir polis örgütüne dayalı otonom toprak parçalarından oluşan bir Filistin "devleti" bile korkutmaya yetmiştir.

ÇÖZÜM NEREDE?

Solun, etkili bir siyasal ve tarihsel güç olarak devreden çıktığı bir evrede Ortadoğu’da adil bir barışın da olanakları daralmıştır. Barış adına sunulan her seçenek bölge halklarının aleyhinedir. Masaya sürülen hiçbir proje bir barış ortamını kurma yeteneğine sahip değildir. Sovyetler Birliği 12 yıldır tarih sahnesinden çekildiği halde, Batı, ne Araplar ne de Yahudiler için bir güvenlik ve huzur iklimi tesis edememektedir. Bölgede 12 yıldır kan akmaktadır.

Gelinen yerden, gerici Arap rejimleri kadar, giderek daha çok İslami bir renk kazanan Filistin önderliği de sorumludur. Filistin önderliği, barışın kurulmasını, adil, demokratik ve kardeşçe bir bölge düzeninin inşa edilmesini sağlayacak yetenekten ve politik ufuktan yoksun olduğunu göstermiştir. İslami hareket bir barış projesine sahip değildir. İşbirlikçi ve iki yüzlüdür. Ortadoğu İslamcılığı, ırkçılığa varan bir Arap milliyetçiliğiyle maluldür.

Filistin davasını yürütenler, tarih içinde İsrail solu ile ilişkiyi akıllarına bile getirmemişlerdir. Oysa İsrail’de güçlü bir barış hareketi ve nitelikli bir sol vardır. Bölgede siyonist işgali kınayan en büyük protesto mitingleri İsrail’de gerçekleştirilmiştir. Filistinlilerle savaşmayı reddeden 400 İsrail askeri savaş mahkemelerinde yargılanmış ve mahkum edilmiştir. Arafat’ın karargahı önünde İsrail saldırılarına karşı canlı kalkan oluşturan insanların arasında Yahudiler de vardı. Ancak, bu Yahudiler aynı zamanda bölgede bir İsrail devletinin de varlığından yanadır. Bu durum yadsınamaz bir olgudur ve kalıcı çözüm için atılacak ilk adım bu olguyu kabul etmekten geçmektedir.

Doğrudur: İsrail, Batı’nın bölgeye bir hançer gibi soktuğu suni bir devlettir. İşgal edilmiş Arap toprakları üzerinde kurulmuş, milyonlarca Filistinlinin sürgün edilmesiyle açılan topraklar üzerine yerleşmiştir. İsrail, hem Batı’nın ödediği bir diyet, hem de emperyalizmin bölgedeki kırbacıdır. Ödenen diyet 20. Yüzyılın en barbar soykırım eyleminin bir karşılığıdır.

Ancak, yine olgular göstermektedir ki, İsrail devleti bir kararlılık kazanmıştır. Bir toplumsal ve kültürel temeli vardır. İsrail, 1967’den sonra işgal ettiği topraklardan çekildiği ve adil bir yerleşim planını kabul ettiği takdirde bölgede bir barış için şans var demektir. Oysa bugün Şaron yönetimi Filistinlileri bir kez daha topraklarından sürmeye çalışıyor. Tıpkı İslamcılar gibi! Çünkü onlar da Yahudileri denize dökmeden barışın kurulamayacağına inanıyorlar.

İşte dünya solu, hiç sorgulamadan, Arapların bu geleneksel milliyetçi/İslamcı tezlerini kabul etmiş görünüyor. Sorun burada. Bu tezlerin bölgede çözüm üretme potansiyeli yok. Oysa, başta Filistin ve Arap solu olmak üzere, dünya sosyalist hareketi Ortadoğu barış sürecine Yahudi solunun katkılarını ve katılımını sağlamaksızın sonuç alamaz. Bölgesel ölçekli bir toplumsal kurtuluş projesiyle ilişkilendirilmemiş hiç bir girişim sol adına Ortadoğu’da başarı şansına sahip değildir.

YENİ ROMA

Afganistan savaşından sonra Hazar havzası enerji yatakları üzerinde kurulu Orta Asya ve Kafkas ülkelerine askeri olarak yerleşmeye başlayan ABD, Roma İmparatorluğu’ndan sonra tarihin en etkili güçlerinden biri haline geldi. Bir “imparatorluk” karakteri kazanan ABD, önce Kırgızistan ve Özbekistan’a girdi, ardından da Gürcistan‘a yerleşti. Türkiye’nin bu ülkelerle sahip olduğu küçümsenemeyecek ikili ilişkiler bu bağın kurulmasına yardımcı oldu. Hazar havzasını Ortadoğu’yla birlikte “ulusal çıkar alanı” ilan eden ABD gücünün doruğuna ulaştı. Ancak, imparatorlukların en güçlü oldukları an, aynı zamanda onların en zayıf oldukları andır. Bu durum ABD için de geçerlidir.

İsrail, Irak’a karşı bir operasyon hazırlığı içinde olan ve bu nedenle bölgedeki diğer Arap ülkelerini ikna etmeye çalışan ABD’nin bütün itirazlarına karşın Filistin topraklarını işgal etmekten kaçınmamıştır. ABD ise bu oldu bittiyi kabul etmek zorunda kalmıştır. Uluslararası Yahudi sermayesinin gücü bu durumda kuşkusuz bir etkendir. Ancak, ortaya çıkan sonucu sadece bu güce bağlamak doğru olmayacaktır. İsrail ciddi bir bölge gücüdür ve her geçen gün küresel kapitalist sistem içindeki özerklik alanını genişletmektedir.

Küreselleşmenin teorisyenlerinden ve ABD dış politikasının önde gelen yapıcılarından stratejist Zbigniew Brzezinski The New York Times gazetesindeki 7 Nisan 2002 tarihli yazısında, ABD’nin İsrail "tarafgirliği" politikasının bölgedeki dost Arap rejimlerini riske sokacağı uyarısını yapıyor. Brzezinski şöyle devam ediyor:

“Bu şartlarda ABD uluslararası kamuoyunun tavrı nı göz ardı edemez. Amerikan politikalarının tek taraflı ve riyakar olduğu konusunda neredeyse küresel bir fikir birliği var. ABD’nin İsrailli kurbanlara sempati ifade ederken , Filistinlilerin kayıplarına (sayıca çok daha fazla olmalarına karşın) nispeten kayıtsız bir tutum takınması eleştiriliyor. Böylece ABD’nin terörle savaşında ve bilhassa Saddam Hüseyin’le ilgili planlarında gördüğü uluslararası desteği sürdürme yeteneği riske giriyor.” Bu sözler “İmparatorluğun” gücünün de sınırlarına işaret ediyor. Eski Roma’yı “barbarlar”ın değil, Ortadoğu’dan çıkan bir fikrin, inanışın ve nihayet politik bir akımın yıktığı söylenebilir. Bu akımın ismi Hıristiyanlıktı. Zamanının durdurulamaz, kuşatıcı, baştan çıkarıcı ve yıkıcı bir akımıydı bu. Çıkışında yoksulların dini olarak gelişen Hıristiyanlığın, bu kalpsiz dünyada insanların acılarını dindireceği sanıldı.

Yeni Roma’yı ise yine Ortadoğu kökenli başka bir akımın, İslamiyet’in yıkacağı çok kuşkuludur. Bin Ladin’e, Hamas’a, İslami Cihad’a rağmen böyledir bu. Otantik Hıristiyanlık antik Roma’ya bir itirazdı. Siyasal İslamcılık ise itirazın değil, işbirliğinin ve teslimiyetin alanıdır. Bu nedenle, Cemil Meriç’in o çok parlak, çarpıcı sözlerinin aksine, “Yobazlık Şarkın Garba karşı nefsi müdafası” değildir artık.