Mesele

Türkiye’de kapitalizm gelişti gelişti, bu noktaya geldi. Hangi noktaya geldiği besbelli. Bırakalım, kapitalizmden zaten hoşnut olması onda tuttuğu yer bakımından her zaman imkansız olan çalışan sınıfların “müzmin hoşnutsuzluğu”nu, gelinen yerden kapitalistlerin kendileri de memnun değiller. Emekçilere hayatı ve cumhuriyeti zindan etme pahasına kendilerini “yok”tan varedip bugünlere getiren kendi devlet ve siyaset düzenlerini “yenilemek” isteği en başta onlardan geliyor.

Kapitalizm için en büyük yıkım yerinde saymaktır. Sözgelimi, çalışanların yaşam düzeylerini korudukları bir denge, gelir dağılımının emek aleyhine ve sermaye lehine gelişmesindeki istikrarın, yani bir yanda zenginlik, öbür yanda sefalet biriktiren temel kapitalist yasanın aksaması gibi arızalar, sermaye düzenleri için tahammül edilebilir değildir.

Burjuvanın sermaye biriktirmesinin durmaksızın ve belli bir katsayının altına düşmeksizin yürümesi ve genişleyerek sürmesi kapitalizmin bekası için şarttır. Önce bu olacak ki, demokrasi, hukuk, özgürlük ve benzeri “teferrut” da onları talep edenlerin gücü ölçüsünde olabilsin. Ama aslolan (birikim) olamadığı, Türkiye kapitalizmi bu olmazsa olmaz şartı yerine getiremediği içindir ki, demokrasi, hukuk, özgürlük, vb. kapitalizm için “tereferruat”, emekçi halk yığınları için hayat-memat konusu birer çatışma alanı haline geliyor. Sonuçta sermaye düzeni ikna kapasitesini hepten yitireceği, “havuç” bulamadığı için “sopa”ya sığınacağı kırılma noktasına doğru hızla ilerliyor.

“Gal Horozu” böyle dönemlerde ötmeye başlar. Toplumun başı üstünde kara bulutlar böyle durumlarda dolaşmaya başlar. Bu durum kaçınılmaz olarak siyaseti de belirler. Siyaset böyle durumlarda cebir olmaktan çıkar, inceliğini yitirir, “kelle hesabı”na dönüşür. Türkiye’de dönüşmektedir, dünyada dönüşmektedir. Dünyada Usame Bin Ladin’in, Türkiye’de Öcalan’ın kellesinden başka konuşulan ne kalmıştır?

Siyasetteki bu kabalaşma demokrasiyle ilgili tarihsel tartışmayı, tüm dökümanlarıyla birlikte gündeme taşır. Üstü yutturmacayla örtülmüş her şeyin “özü” burda açığa çıkar. Kapitalistler ve onların siyasi düzeni demokrasi alanından hızla kaçmaya başlar. Demokrasi denilen şey emekçilerin, aydınların, solun üstüne kalır. Dünya, ona egemen kapitalist güç (emperyalizm) tarafından, bütün ülkeleri içine katarak hızla bu noktaya itilmektedir. Türkiye şimdi böyle bir durumda olduğu için herkes ayakta kalma savaşı içinde, patlayacağı açıkça belli kavgada nerde olursa kârlı çıkabileceğinin hesabı peşindedir.

GERÇEK SOLUN BULUNDUĞU YERE BAKALIM

Bu durumdaki bir ülke –ve her ülke– kapitalizmi merkez kapitalist güçler için operasyon alanıdır. Kadavra gibidir. Kesilip biçilmesinin, yeniden şekil verilmesinin tam zamanıdır. Türkiye kapitalizmi, tam zamanı olduğu için, dünya kapitalizmini yönetenlerce kesilip biçilmektedir. Ama sanılmaktadır ki, uluslararası sermayenin tırpanı toplumun sadece siyasal üstyapısını (Anayasası nı, yasalarını, yönetim geleneklerini, hasılı ulusdevletini) kesip biçmektedir. Öyle değil. Türkiye, içindeki insanlarla birlikte kesilip biçilmektedir. Bazılarına “yenileşmek” diye görünen, işte bu, gerçek yüzü yıkım olan “yenilik”tir!

Yıkım herkesi boşluğa itiyor. Refleks gösterebilen hala sadece sermaye sınıfı. Sermaye sınıfı canını kurtarmak için elindeki kaç para ederse o kadar bir umutla emperyalist sermayeyi yardıma, ortaklığa çağırıyor. “Yetmiş yılda benden bu kadar, herkes başının çaresine baksın!” diyor, yetmiş yılın 35 yılını işgal etmiş olan S. Demirel’in –atına “atım” der gibi Fransa’nın insanlarına “halkım” diyen haşmetli kralın ağzıyla– “benim halkım” dediği insanlara.

Halk ne yapsın? Çare hala siyasette göründüğü için sağa bakıyor, bela ordan geldi.

Sola bakıyor, cılız. Sola bakmışken, artık, “gerçek sol”un bulunduğu yere bakmak lazım.

Sağdan ve ortadan bakınca Türkiye’de gerçek (Marksist) sol yok görünüyor. Peki soldan bakınca görünen bir şey var mı?

Var. ÖDP, SİP (TKP), EMEP gibi toplumsal –ve elbette sınıfsal– etkinliği bulunmayan küçük sol partiler var. Şurda burda birikmemiş, dağınık kalmış, sivil toplumda mevzilenmiş bir sol var. Sola çok yakın bir kulvarda ama cılız bir çevreci hareket ve bir de özgürleşme peşinde kör topal devinen bir kadın hareketi var. Üniversiteler boş. Kırsal alan boş. Varoşlar boş. Sendikal zemin hiç ölçüsünde boş.

Gerçek sola dair bu fotoğrafın içinde umut verir gibi olan bir ÖDP vardı Türkiye’nin bu alandaki sol birikimini temsilen; bu solun sürdürdüğü iddiayı ayağa kaldırmak üzere yola çıkmıştı. Ancak gerçekle yüz yüze gelme ve kendini buna göre şekillendirme zarureti hasıl olunca o da pes etti. İlerlemek için geçmişten kopmak gibi bir saplantı geliştirdi. Geçmişten koptukça, kendini vareden enerjiden de koptuğunu farketmedi. Kusuru, geçmişi reddetmekle geçmişi eleştirip kendini geliştirmek arasındaki “ince” farkı gözden kaçırmasıydı. Reddettiğiniz şeyin eleştirisini yapamazsınız. ÖDP bunu yapamadığı için yürüyemedi, geriye düştü, üstlendiği mirasın parçalarından birine dönüştü.

Şimdi solun aklına (teorilerine), gücüne (örgütlülüğüne), görevine (programına) bir bütün olarak yeniden bakmak gereken bir noktaya gelindi.

Sol, elindeki teorik araçlarla dünyayı kavramakta ve açıklamakta güçlük çekmiyor. Dünyada ve Türkiye’de ne olup bittiğinin pekala farkında. Gördüğünü söylüyor da. Söylediklerinde yalan yok, abartma yok. Kapitalizmin kıyamet kadar zengin ideolojik aygıt ve araçlarla bile gözlerden saklamayı başaramadığı hayat gerçeğini sol mu saklayacak? Saklayamaz. Saklamaz. İşi değil.

Her şey gerçeklik olarak ortada iken ne yapılması lazım geldiği de açık oluyor. Sol bunu da görüyor ve söylüyor. Bu gerçeği değiştirmek, değiştirmek için mücadele etmek, kapitalist sömürüden bir an önce kurtulmak gerekir.

Solun burda da bir eksiği ve kendi içinde ihtilafı yok. Solun sönük kaldığı nokta, yapılacak olanı yapmaktı r. Tamam, sömürüden kurtulalım ama nasıl? Gücümüzü artıralım, ama kimlerle? Teşhiste yetersiz kaldığımız yeni olguları öğrenelim, öğrenelim ama kimden? Ne zaman? Nasıl?

ÇOK SIK SORULAN SORU

Şunun aksini hiç kimseye kabul ettiremezsiniz: Sömürüden kurtulma mücadelesi “Parti” ile verilir. Sosyalistler partisiz mücadeleyi de bilirler; fakat zorunlu hallerde razı oldukları bu durumu aşmadan başarıyı hayal bile etmenin saçmalığını ezberlemişlerdir. Tarihce onaylanmış bu muhkem kaziyeyi bir ucundan tartışmak veya çekiştirmek abesle iştigaldir.

Parti olmadan olmaz ama solun tarihsel iddiasını siyaset sahnesinde sürdürmeye muktedir bir partisi yok. Parti, evet, ama nasıl bir parti? Bu soru bir önceki paragraftaki tartışılmaz kaideyi tartışmak maksadıyla sorulmuyorsa, şu nedenle sorulabilir: Sınıf partisi mi? Yoksa başka –örneğin kitle partisi gibi– bir parti mi?

Sol bu soruyu kendine tuhaf ve anlaşılmaz nedenlerle, çok sık sorar oldu. Oysa gerçeğin farkındadır. Sola, şu siyasi partilerin hangisi hangi sınıf veya zümrenin partisidir diye sorsanız yaklaşık doğru cevabı alırsınız. Sol, partilerin hepsinin sınıf tıynetini bilir ve söyler. Evet, bazı durumlarda bazı partiler “ulus” ve benzeri “sınıf üstü” ortak bir iradeyi temsil eden hüviyetlerle ortaya çıkmışlardır. Mustafa Kemal’in CHP’si, Nehru’nun Kongre Partisi, hatta salt formel benzerliğiyle HADEP bu örneklerden sayılabilir. Ama bu “sınıf üstü” hüviyet orda o an, sınıflardan birinin temel problemi açısından çözümleyici olabildiği için vardır. Problem çözülür çözülmez bu tür partiler gerçek sınıf hüviyetlerine bürünürler.

Sınıf Partisi olmayan parti kavramı sol literatürde yoktur, çünkü bu bilimsel gerçek siyasi kültüre soldan yapılmış bir katkıdır. Tıpkı sınıf devleti olmayan devlet, sınıf demokrasisi olmayan demokrasi olamayacağı gibi.

Sınıf partisinden kaçış solda “sınıftan kaçış” nedeniyledir. Kaçması düşünce ve ideoloji planında gerçekleşmektedir. Soldaki hemen tüm düşünceler, “her şey ve herkes yenileşti, bizim de yenileşmemiz lazım” diye bir sancı içindedir. Buradan hızla uzaklaşmak gerekir. Sol düşüncenin elbette kendi üretkenliği açısından bir iç sancı içinde olması faydalıdır ama bunu ele alış tarzı da bir o kadar önemlidir. Sınıfla ve bu kavramın çağın gerçekleri bağlamında genişletilmiş yorumuyla hemhal olunmadıkça işin içinden çıkılamaz. Böyle bakıldığında Türkiye’de solun, belli bazı dönemlerdeki yükselişleri hariç, sınıfla ve sınıfın kendiliğinden hareketiyle yeterince hemhal olamadığı. olsaydı bu halde olmayacağı görülür. Şimdi bir de “güvensizlik” çıktı. Solda işçi sınıfına güvenmemek, inanmamak gibi bir eğilim özellikle 90’lı yılları takiben gelişti. Sosyalistler de yer yer bu eğiliminin içine girdiler.

Sınıftan kaçacaksan kaç, tamam da, sol önce bilimsel olur. Solun bilimselliği, gerçekçiliğinden başka ne olabilir ki? Sınıf partisi mi, kitle partisi mi diye sormaz. Çünkü soru yanlıştır. Örneğin, iç yapısı “demokratik” olsun diye “kitle partisi” rağbette. İlgisi yoktur, hatta tam tersidir. Kitle partileri, belirleyici dar bir çekirdek (merkez) kadro etrafında yığılmış gevşek kitle ilişkilerinin varlığına dayalıdır. Burjuva sınıf bu tür partilere prim verir. Mesele biçimle ilgilidir. Kitle partilerinin sınıf partisi olmadığını söyleyenlere işi bilenler gülerler. Sınıf partilerinin sosyalizmin kitleselleşmesini engellediğini düşünmek ise saçmalıktır.

İşin özüne gelebiliriz artık. Sosyalist mücadele “sınıf partisi”nin işidir. Ama dayandığı sınıf “işçi sınıfı” olmasın deniyor. Kim olsun? Kapitalizme karşı geniş bir toplumsal muhalefet cephesi var. Hızla yoksullaşan köylüler, kentlerin varoşları nda yaşayan işsizler ve yoksullar, durumu sarsılan orta sınıflar, esnaf ve zanaatkarlar, memurlar, öğrenciler, kadınlar, çevreciler, aydınlar, pasifistler, barışçılar... Bunlar olsun!

Olsun. Olmasın diyen yok. Kapitalizm bu sayılan sınıfları, zümreleri ve hareketleri işçi sınıfını kendisine ikna ettiğinden daha fazla ikna etmiş değildir. Kapitalizmin muhalifleri, kapitalizm geliştikçe çoğalmaktadır. Kapitalizmin doğası nedeniyle bu süreç hep böyle işledi, bundan sonra da böyle işleyecektir. Ancak kapitalizmin muhaliflerinin kimler olduğunu tesbit etmek bir şeydir, kapitalizme alternatif bir toplumu, sosyalizmi kuracak sınıfın tesbiti başka bir şeydir.

TOPLUMSAL MUHALEFET VE SINIF SİYASETİ

Kapitalizme muhalif olan sınıf ve katmanlar içinde, hareketini siyasi parti olarak da örgütleyen, işçi sınıfından başka sınıf, zümre ve katmanlar da vardır. Yoksul köylü hareketleri bunların başında gelir. Çevreci hareketlerin de bilhassa gelişmiş kapitalist ülkelerde önemli bir siyasal güç olarak ortaya çıktıkları sır değildir. Bu iki siyaset kategorisi ve bunları yaratan sınıf ve katmanlarla işçi sınıfı siyasal hareketinin ilişkileri ayrıca ele alınıp derinleştirilmesi gereken önemli bir konudur. Ne ki kapitalizme muhalif diğer toplumsal hareketler “sentetik” hareketlerdir; bunlardan birini veya toplamını esas alıp işçi sınıfının siyasal hareketi yerine ikame etmek sadece fantazidir. Bu hareketlerin talepleri olsa olsa burjuva demokratik çerçeveyi genişletir ve bu arada işçi sınıfı siyasetinin programını zenginleştirir. Sentetik nitelikteki toplumsal hareketlerin en radikal talepleri bile kapitalizme karşı “bağımsız” bir seçenek sunmadığı için demokratik muhalefet anlamında da belirleyici olamaz. Bu talepler ancak işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadele konsepti içine girdikleri zaman “bağımsız” bir hüviyet edinirler. Alman Yeşiller Partisi’nin geçmişi, hali, geleceği bunun tipik örneğidir.

Bu tür “bağımsız” hareketlerin talepleri kapitalizm tarafından ya çözülürler, ya da çözülemezler. Bu nedenle bu hareketlere dayalı siyasetin kapitalizmi aşan, dolayısıyla ileri sürdüğü talepler açısından çözümleyici olabilen bir konspetleri yoktur. Ancak bu taleplerin işçi sınıfı siyasetini ve programını genişleten, zenginleştiren, işçi sınıfı ile kader birliğine girebilen potansiyel dinamiği vardır ve bunu hayata geçirmek işçi sınıfı siyasi hareketinin görevidir.

Bu söylenenler, kapitalizme karşı mücadeleyi “toplumsal muhalefet” denilen bir zemin üzerine temellendirme çabasının yanlışlığını göstermez. İşçi sınıfının kendini sermaye sınıfından ve kapitalist devletten, hem siyasi, hem ideolojik ve hem de örgütsel açıdan bağımsızlaştırmış bir siyasi partisi olmaksızın “toplumsal muhalefet” denilen şeyi sosyalizm için mücadeleye dönüştürmek imkansızdır. Buna işaret eder.

Sosyalizm mücadelesinin olmazsa olmazı olan sosyalist partiyi bugünkü Türkiye koşullarında oluşturmak kolay mıdır? Kolay olmadığı açıktır. Seçmeyle ya da yakıştırmayla böyle bir parti oluşamaz. Böyle bir parti yapılacak işlerle –yalnız onlarla da değil, yapılmış olan ve yapılmakta olan işlerle de– oluşur. Önce sol düşüncede bu yönde bir netlik oluşması için gayret göstermek gerekir.

Sosyalist bir işçi sınıfı partisi denilince kafalar otomatik olarak klasik Marksist partiler yönünde çalışmaktadır. Bu çıkış noktası ndan böyle bir partiye gidilemez. Sosyalist bir sınıf partisine, gerçeğin çözümlenmesi ile gidilir. Dünya gerçeğini ve Türkiye gerçeğini “doğru” çözümlemek, böyle bir partinin oluşmasını kolaylaştırır.

Herkese kendi herhangi bir çözümlemesi “doğru” görünürken gerçeğin “doğru” olarak çözümlenmesi nedir?

Gerçeklik, iyi tarif edilmiş “sınıf çıkarları” yönünden çözümlenebilir ve bu “doğru” olur. Burjuva sınıf dünya ve Türkiye gerçeğini kendi sınıf çıkarı yönünden “doğru” yorumlamaya ve kendi “sınıf doğrusu”nu bulmaya çalışmaktadır. Demek ki gerçekliği “doğru” çözümlemek sınıfsallıkla ilgili bir şeydir. Sol, gerçekliği, sınıfın özgürleşmesi esası üzerinden topyekün toplumsal özgürleşmeye götürecek tarihsel mekanizmanın (bir çeşit, hep öyle olageldiği için yasallığın) işleyişi açısından arayıp bulmak ister.

Kendi başına gerçeklik gerçektir ama aynı zamanda da hiç bir şeydir. Böyle bakılmazsa dünyanın bugünkü gerçekliğinden eşitlik ve özgürlük adına hiç bir umut çıkarılamaz. Hatta karamsarlık bile çıkarılabilir. Gördüğümüz, kapitalizmin gerçekliğidir. Buna bakıp bunu görmekle sol kendi çıkar tanımını asla değiştiremez. Bu bakımdan, sınıfsız ve sınıf bilinçsiz bakılınca gerçekliğin görülmesinde ve kavranmasında sol ile burjuva sınıfın gördükleri çoğu zaman örtüşür. Ancak biraz üstüne gidince, bu “ortak gerçekliğimiz” gibi görünen şeyin “sınıfsal çıkar”lar tarafından paramparça edilmekte olduğu aşikardır.

Bu nedenle, solun kendine özgü yolunu oluşturan fark, gerçeklikle kurulan ilişkide ortaya çıkar. Burjuva sınıf gerçeğin içindeki hareketi kendi sınıf çıkarına göre yönlendirmek ister. Süreçlerde “özgür emek”in ortaya çıkışını kendi çıkarına yontarak belirlemek ister. Sol ise bu hareketin, emekçilerin sınıf olarak özgürleşmesi doğrultusunda ilerlemesini ister, çünkü sadece bunun için vardır. Çıkar çatışması bu noktada kendini gösterir.

Burjuva sınıfın çıkarlarıyla emekçi sınıfın çıkarları hiç bir koşulda aynı yönde gelişmez. Bu nesnel olarak böyledir. Solun varlık nedenlerinden biri de budur. Böyle olduğunun bilincidir sol. Burjuva sınıfın bütün hüneri gerçeğin bu özünü saklamakta kendini gösterir. Ortak çıkar, toplumsal çıkar, genel çıkar gibi, ancak gerçeklikle bağı koptuğu zaman oluşup sadece muhayyelede “anlam” kazanabilen bu soyutlamalarla burjuva sınıf hegemonyası tesis edilebilmektedir. Bu olamazsa zora başvurulmaktadır. Burjuva sınıfın bu tarzı bugün kendini dünya çapında da çırılçıplak göstermektedir. Hepimiz aynı toplumun üyeleriyiz, o halde toplumun yararı neyi gerektiyorsa onu... Hepimiz aynı dünyanın içindeyiz, aynı kayıktayız, o halde insanlığın çıkarı neyi gerektiriyorsa öyle... Hepimiz ekonomik güçlükler içindeyiz, şimdi adil (eşit) paylaşım talebi yıkıcı olur. Hepimiz insanız, farklılıklarımızı fazla kurcalamayalım... Dimyata gidelim derken...

Bu kulvar, bu kulvara giren solu sol olmaktan çıkarmış, öyle “sol” düşünceyi emekçiler nezdinde ikna edici olmaktan uzaklaştırmıştır. Demek ki solun önce kendisine eylem içinde bir tarihsel zemin tarif etmesi gerekmektedir. Her şeyin değişmekte olduğunun söylendiğ i bu dönemde değişmeden kalan şey, işte bu tarihsel zemindir.

Solun henüz ortaklaşmamış bir iç dili vardır ve bu dil hala işlevli olarak canlıdır. Bir yandan bu dilin kendi işlevini gerçekleştirmesi ve birleşik bir sosyalist hareketin yükseltilmesi için çaba göstermek, ama öbür yandan aynı sürecin öteki yüzü olarak topluma dönük bir “dış dil”in gelişmesi için de emek harcamak gerekir. Bu süreç salt siyasal alanla ilgili bir süreç değildir, Türkiye solunun yeniden yapılanması ile ilgili bir süreçtir.

SOSYALİZM İÇİN MÜCADELENİN İKİ AYRI YOLU YOKTUR

Solun “İç dil”inin hakim olduğu platformda birleşik bir sosyalist siyasi hareketin yaratılmasını engelleyen dikenli teller var mıdır? Varolduğu görülmektedir de, bunların mahiyeti üzerinde durulmamaktadır. Bu nedenle de her biri spekülatif birer tartışmanın konusudur. Bu dikenli tellerin hemen tamamı, birer “tez” niteliğindedir ve hepsi de Rus sosyalizminin –reel olan sosyalizmin– sonuçları üzerinden kurulmuş tezlerdir. Sol, kendi içinde bu tezlerle boğuşmaktan yorulmaktadır. Bu tezlerden bir kaçını burada ele alalım.

Bu tezlerden, teori alanında açılıp saçılmaya, ipin ucunu yitirmeye en müsait olanı, “iktidar” olgusu ile sosyalist siyasi hareketin ilişkisi üzerine olanıdır. Tez, “Hükümet veya iktidar olmakla sosyalizm kurulmaz,” demektedir. Yeni gibi görünse de yeni bir tez değildir. Sosyal demokrasinin (2. Enternasyonalcilerin) hem tezi, hem de hayat hikayesidir. Eğer sosyalist hareket dediğiniz şey “toplumsal hareket” değil de, “siyasi” bir “sınıf hareketi” ise elbette politik üstünlüğü ele geçirmeye dönük bir harekettir, başka ne olabilir ki? Politik üstünlüğün tecellisi hükümettir, iktidardır, başka nedir ki? Böyledir ama tecellinin “biçimi” değişebilir. Tarihte bu tecelli ezber bozan devlet biçimleri şeklinde de olabilmiştir (Komün, Sovyet, vb.). Emekçi sınıfların taleplerinin politik üstünlüğünün “biçimi”ni tartışmak abestir, ama bu taleplerin politik üstünlük tesis edip etmemesi gerektiğini tartışmak da abestir.

Fakat elbette hükümet ya da iktidar olmak başkadır, sosyalizmin gerçekleşme yoluna girmesi başkadır. Toplumun sözü olan bütün kuvvetlerinin sahneye çıkacağı, son sözlerin söyleneceği günlerin her tür gelişmeye açık yapısını bugünden çözmeye ve bugünü bu çözümlemeye göre kurmaya imkan olmadığı için gerek de yoktur, hatta bunda ısrar, bugün bir şey yapmaya istekli olmamakla eşdeğerdir.

Emekçi sınıf taleplerinin politik üstünlüğü ele geçirmesinin biri siyasetten (iktidardan), öbürü toplum hayatı ndan (hegemonyadan) geçen iki ayrı yolu vardır; bunlardan biri tercih edilmişse öteki dışlanmıştır, zamanlama olarak bunlardan biri “aceleci”, öbürü “ertelemeci”dir gibi bir tartışma, tarihin belli bir döneminde, dönemin koşulları tarafından kışkırtılmış bir tartışmadır. Tartışmanın tarihsel dayanakları vardır. Toplumda, topluma hala istikbal vaadeden kapitalizmden daha baskın sosyalizm güçleri var mıdır, eğer yoksa ne yapılacaktır tartışmasıdır bu. 20. Yüzyıldaki dünya pratiği bu tartışmanın üzerinden geçmiştir. Şimdiki dünya gerçekliği böyle bir tartışmayı ve solun bu tartışma üzerinden bölünmesini geçersizleştirmiştir. İster sivil toplumda, ister siyaset alanında, kapitalizmin üzerine giden bir sosyalist hareket her iki durumda da kapitalist iktidarın üstüne gitmektedir. Siz, sosyalizm için mücadelenin mecazi anlamda iki ayrı yolu varmış gibi görseniz bile kapitalizm sizi böyle görmez. Değiştirmeye çalıştığınız toplum gerçekliği bir bütündür.

Solun teorik dünyasını bölen bir başka tez “meşruiyet” le ilgilidir. Solu çok yakından ilgilendiren ve onu yer yer yanlışa düşüren bir kavramdır bu. Unutmamak gerekir, kavram burjuva (sınıfsal) bir kavramdır, fakat belli bir tarihsel platform için (sosyalist dünyanın kuruluşuna kadarki dünya için) tümden geçerli bir kavramdı r. Sol bu kavrama “karşıt” kavramlar üretmeye kalkıştığı nda “yanlışlar” alanına geçmektedir. Sol için doğru olan, “burjuva meşruiyet” alanında burjuva sınıfın meşruiyetine karşı “kendi meşruiyeti”ni egemen kılmaktır. Çünkü sol düşünce ve eylemin meşruiyetinin temeli, burjuva sınıfın meşruiyetini kazandığı ve yitirdiği aynı tarihsel platformdur.

Sol kendi tarihsel durumunu ve işlevini böyle kavramadığı sürece burjuva sınıfın işini kolaylaştırmakta, ona “meşruiyet tartışması yapma” imkanı vermektedir. Bu halde burjuva sınıf tarihsel dayanakların tümünü ele geçirmekte, sol kendini bu dayanaklardan yoksun kılmaktadır. Burjuva sınıf böylece dünya çapında, kendi meşruiyet tanımını dilediği gibi genişletmekte veya daraltmakta, solun ütopyasını “soylu” fakat “hayal” kabul etmekte, ancak o hayalin güncel hayattaki her türlü tecellisini meşruiyet dışı ilan edebilmektedir. Oysa sınıf çatışması ve sonuçları denilen şey, tek bir tarih platformunda gerçekleşmektedir.

Bu durumda sol, burjuva meşruiyet alanına karşıt olan kendi meşruiyet alanındaki, Ekim Devrimi (*) de dahil tüm birikimini ve tarihsel iddiasını bu “tek alan” üzerinde yeniden ve bu kez dünya çapında kurmakla yükümlüdür. Buna başlanmıştır ve emekçi sınıf eylemi bu tek meşruiyet alanında devrimcileşmektedir. Burjuva sınıfın dünya çapındaki hakimiyeti, solun dünya çapındaki meşruiyetine doğru gelişen mücadeleler içinde altedilecektir.

*Ekim Devrimi’nin bu tarih platformunu ikiye böldüğü, biri ötekini reddeden iki farklı meşruiyet alanı yarattığı, solun dünyadaki bütün renkleriyle bu ikinci meşruiyet alanına yerleştiği bilinmektedir. Bu ikinci meşruiyet alanı 1990’dan itibaren ortadan kalkmıştır. 70 yıl ayakta duran bu alandaki birikime, “Gel burjuva meşruiyet alanına gir!” çağrıları da bu gelişmeyle birlikte yükselmiş ve solu etkilemiştir.