Küreselleşmenin öznesi

Sosyalist sistemin dağılmasından sonra Francis Fukuyama diye ABD’den bir öğretim üyesi çıkıp, kapitalizmi tarihin sonu ilan ettiğinde, insanlığın geleceğini sonuna dek kapitalizmin belirleyeceğini, başkaca bir sosyo-ekonomik ve politik sistem aramanın artık anlamsız olduğunu savlıyordu. O gün, bu kadar çok sözü edilmeyen, bugünse bir tapınç haline getirilen, adeta toplumun iradesinin üstünde kendiliğinden bir devinimmiş gibi tanıtılan ya da toplum iradesinin bizzat kendisi gibi gösterilen küreselleşme de tarihin sonundan başka bir anlama gelmiyor. Fukuyama türü birilerinin gözünde.

Toplumsal evrimi esas olarak teknolojik determinizmle açıklayan, onu da küreselleşme gibi gören kimseler de –teknoloji artık sadece kapitalizmin elinde olduğuna göre– kapitalizmi ebedileştirerek, “tarihin sonu” iddiasını paylaşmış oluyorlar; kendilerini kapitalizmin savunucusu saymasalar bile, küreselleşme adıyla nitelenen süreci, “sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçildi” diye algılamak suretiyle, ekonomik ve sosyal sisteme aldırmadıkları, kapitalizme karşı bir alternatifi öngörmedikleri için, insanlık nehrinin artık hep kapitalizmin yatağından akacağını ileri süren perspektifin içinde yer alıyorlar. Hatta, kapitalizm teknolojiyi geliştirdikçe, hem insan emeğine gereksinme azalacak, hem de o teknoloji sayesinde üretim öyle artacak, öyle artacak ki, yeryüzünde herkese yetecek kadar ürün bollaşacak, böylece sınıf farklılıkları sona erecek, burjuvaziye de, kapitalizme de gerek kalmayacak diye düşünen, kapitalizmin evriminin, burjuvazinin kendi kendisine son verme noktasına dek varacağını düşleyen, bunu da Marksizmin tarihsel olarak haklı çıkması gibi görenler bile var.

Yani, Marksizmin toplumsal öğretisinin "işçi sınıfının tarihsel misyonu"diye nitelediği işlevi, artık burjuvazinin kendisi üstlenmiştir, böylelerine göre; burjuvazinin mezar kazıcısı gene kendisi olacaktır, insanlığı esenliğe o götürecektir.

Peki, bütün bunlar nasıl gerçekleşecek? İnsanlığın “en büyük buluşu” olan pazar ekonomisi sayesinde mi? Asıl üzerinde durulması gereken soru budur. Yerküre üzerinde pazar ekonomisi öyle gelişecek, öyle gelişecek ki, pazar kendi kendisini yok edecek, bunu da pazarın tek hakimi olan sosyal sınıf yapacak. Ve hangi anlayışın hakimiyetindeki bir dünyada bu gerçekleşecek? Üretimde artı değerin, ticarette kârın, finansta faiz ve spekülasyonun esas olduğu, paranın en büyük değer, servetin ise asıl kudret sayıldığı bir mantalitenin sadece olağan ve meşru değil, aynı zamanda "insan tabiatı"ndan kaynaklanan gereklilik ve toplumun en büyük dinamiği kabul edildiği, dahası da, çalışan insanlar arasında da kıyasıya bir rekabetin, didişmenin, hodgamlığın olağan ve hatta başarı için gerekli sayıldığı bir dünyada gerçekleşecek.

Kuşkusuz ki, kapitalizmin ve burjuvazinin ileride kendisini yok edeceği savı Fukuyama’ya veya kapitalizmin efendileriyle kuramcılarına, savunucularına ait değil; onlar pazarın ilanihaye süreceğini, her şeyi belirleyeceğini, çünkü insan karakterine en yatkın sistemin kapitalizm olduğunu söylüyorlar.

Basit bir dilbilgisi kuralıdır: Emir kipi dışında, eğer cümlede fiil varsa, onun bir de öznesi vardır. Bu kuralı anımsamak için, “küreselleşmek” fiilini “küreselleştirmek” diye yinelemekte yarar var; zira “küreselleşme” şeklinde fiilden türemiş bir isim (fiilsi isim) kullanılınca, o kendisi bir özne oluyor ve –bazılarımızda bilerek, bazılarımız için bilmeyerek– bir bilinç kayması oluşturuyor. Örneğin, “Küreselleşme uluslararası mal ve hizmet dolaşımını arttırıyor, küreselleşme uluslararası sermaye hareketini hızlandırıyor, küreselleşme teknolojinin etki alanını genişletiyor, küreselleşme Kuzey-Güney farkını çoğaltıyor,” vb., vb. diyoruz. Konuyla ilgili sayısız tesbiti “küreselleşme” öznesiyle başlatıyoruz; öyle yapınca da, sözcüğün kendisi anlık ve tekil bir eylem olmayıp, süreklilik ifade ettiğinden, küreselleşme bir fiil, bir etkinlik değil de, kendiliğinden bir devinimmiş gibi algılanabiliyor.

Oysa, küreselleşme bir özne değil. İnsan toplumuna değgin her olayın öznesi gene o topluluklar içindedir. Doğa olaylarının özneleri ise doğanın içindeki öğelerdir –ya da gene doğanın öğelerinden olan insanın doğaya müdahalesi sonucunda oluşmuşsalar– onların da öznesi insan topluluklarıdır.

Küreselleşme denilen olayın bir süreç olması, onu kendiliğinden kılmaz. Esasen kendiliğinden bir devinim de yoktur; ister doğada, ister toplumda olsun, her sürecin öznesi/özneleri vardır.

Toplumda, kapitalistleşme, sermaye birikimi veya kolonizasyon dediğimizde, bunların hepsi nasıl ki süreç iseler, ama özneleri varsa, küreselleşme’nin, Batı dillerinde globalizasyon’un da öznesi vardır ve bu saydığımız süreçlerin hepsinin öznesi aynı sosyal sınıf ya da o sınıfın içinden sivrilerek en üste çıkmış, o sınıfın da eliti olmuş bir zümredir.

Şu halde, “Küreselleşme! Küreselleşme!” diye tesbih çekercesine tekrarlanan fiilin failinin kim olduğu mutlaka sorulmalıdır. O soruyu sormamak, küreselleşmeyi savunmakla kapitalizmi ve pazarı savunmanın aynı olduğunu düşünmeyenlere özgüdür. Oysa, küreselleşmenin sahipleri, sürecin de, küresel pazarın da öznesinin kendileri olduğunu açıkça ve övüne övüne söylüyorlar. Kimisi kendisine çok uluslu (mülti-nasyonal) şirket diyor, kimisi daha fiyakalı olsun diye uluslar ötesi (transnasyonal) korporasyon diye tanımlıyor, diğerleriyse o lokomotifin çektiği katarın vagonları içinde yol alıyor. Kendi içlerinde de hiyerarşileri var kuşkusuz, ama bir bütün olarak. Kendilerini sadece küreselleşmenin öznesi olarak görmüyorlar, o Küre’nin hakimi olduklarını, onun geleceğini kendilerinin belirleyeceğini de belirtiyorlar.

Gelgelelim, o kesimlerden çıkarı olmayanlardan küreselleşmeyi savunanlar, “teknolojik gelişme”, “ulus-devletin göçmesi”, “küresel demokrasi” gibi gerekçelendirmelerle, “küreselleşme”yi özne kılıp, öznenin kendisini görmek istemiyorlar, Ya da görüyorlar, ama sözünü etmek istemiyorlar.

Küreselleşmenin sahipleri ile onun savunucuları sonuçta aynı süreçte buluşsalar da, özdeş değiller. Burada “savunucuları” sözcüğünden kasıt, ondan çıkarı olmayanlardır. Bu kişiler, liberal düşünceli olabilirler, ya da sol eğilimli olabilir, hatta kendilerini Marksist olarak da niteleyebilirler, ama konumlarında neo-liberalizmden, sermaye piyasasının, mal ve hizmetler pazarının uluslararası mali oligarşi hakimiyetinde küreselleşmesinden kişisel menfaat beklememektedirler, akıl yürütme tarzları nedeniyle o konumu almışlardır. Birinciler, yani küresel sermaye-malhizmetler pazarından derece derece menfaati olanlar neyin ne olduğu konusunda hayli pervasızdırlar. Temel yaklaşımları sosyal-Darwinizm’dir: Doğadaki kural, toplumlar için de geçerlidir onlara göre; kendileri güçlü, yetenekli oldukları için, topluma en iyi intibak edebildikleri için en tepededirler ve güçlerini sürdüreceklerdir; bu hem sosyal sınıflar için geçerledir, hem o sınıflar içindeki tek tek bireyler için öyledir, hem de uluslar ya da ülkeler için geçerlidir. Böyle düşünen ve bu düşünceyi açıkça savunanlar için o kural bizzat burjuvazinin kendisi içinde de geçerlidir: tutunamayan, düşer, yok olur; ayakta kalan yaşar ve güçlülük derecelerine göre hiyerarşiler oluşur.

Burjuvalar böyle bakmakta kendi çıkarları bakımından haklıdırlar, çünkü burjuvazi denilen kavramı da soyut bir özne olmaktan çıkarıp, irdelediğimizde, ekonomik faaliyet alanında, onun firmalardan, holdinglerden, banka ya da konsorsiyumlardan, çeşitli uluslarararası birlik ya da örgütlerden ibaret olduğunu görürüz. Daha da somuta indiğimizde, burjuvazi tek tek firmalara ve orada asıl karar merciindeki büyük hissedarlara indirgenmiş olur. İşte, o alan bir kurtlar sofrası’dır. Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Orası cehennemi bir yarış alanıdır ve asıl Orman Kanunları orada işler. Bizim siyasal literatürümüzdeki eski bir söz, kapitalizmin kendi iç dünyası için çok daha geçerlidir: İsmet İnönü, 1950 seçimlerinde ağır bir yenilgiyle Milli Şef’liği yitirdiğinde ve partisi 27 yıldan sonra iktidarı terk ederken, parti ileri gelenlerine, “Durmayalım düşeriz!” demiş, çok az sayıdaki milletvekiliyle çok aktif bir muhalefet yapmağa geçmişti.

Siyasetteki böyle bir öngörü, burjuvazinin ekonomik faaliyet alanında çok daha geçerlidir. Orası öyle bir alandır ki, durmak, yerinde saymak bile gerilemek demektir, çünkü siz yerinizde sayarken, başkası ilerliyorsa, geride kalan siz, o geri kalmayı hiç bir zaman telafi edemeyebilirsiniz ve hatta günün birinde yok olabilirsiniz. Buna karşılık, sürekli büyümek ve genişlemek zorunluluğu, diğerlerine mutlaka galebe çalacağınız anlamına gelmez; onun da pek çok riski –ve kumar yönü– vardır, yani ne pahasına olursa olsun büyümek çaredir denilemez; hesapsız bir büyüme de felaket getirir ya da bir firma için her şey iyi giderken hiç beklenmedik faktörler ortaya çıkabilir. Kapitalizmin tarihi, en güçlü, en sarsılmaz sanılan şirketlerin, bankaların batıp yok olduğuna tanık olmuştur. O cehennemde, hiç bir firmanın ilanihaye garantisi yoktur, hepsi daima diken üstündedir; kılı kırk yarmak, mevcut durumu çok iyi irdelemek, muhtemel her türlü etkeni göz önüne almak gibi azami uyanıklığı hep sürdürmek zorundadır, ilh. Sistem budur, o sistemin içinde olacaksanız, oyunu kurallarına göre oynamak zorundası nızdır. Burjuvaların emekçi sınıflar karşısındaki tutumundaki gaddarlıkta, birbirlerine karşı acımasızlıklarının rolü büyüktür. Burjuvazi niçin emekçilere karşı vicdanlı olacakmış ki? Tarihte hangi sömürücü sınıf vicdanlı olmuş ki, burjuvazi olsun? Sorun bir vicdan, merhamet sorunu değildir. Bu tür kavramlar insana özgü olsalar bile, bir nesnellikleri yoktur. Toplumsal olayları, sınıf ve zümreler arasındaki ilişkileri vicdan’la, namus’la, ahlak’la açıklamak idealizmdir. Gerçekliği yansıtmaz. Kapitalizmin beşiği olan kıtadaki sermaye birikimi, çocuk emeği dahil, günde 16-18 saat süren ağır çalışma koşulları pahasına gerçekleşmiştir, sömürgelerdeki “vahşi”lerin vahşice sömürülmesiyle ve köle emeğiyle gerçekleşmiştir. Bugün kapitalizmin ve dolayısıyla globalizmin zirvesinde duran ABD’nin yürümüş olduğu –ve çok da eskiye dayanmayan– kapitalizm yolunda 17,5 milyon yerlinin ve on milyonlarca Afrika’lının kanı ve başka başka on milyonlarca kölenin ızdırabı vardır. Ya da ABD’den önceki yıldız, Britanya İmparatorluğu’nun görkemi, küresel olmasından, ünlü tabirle, “üzerinde günesin batmaması”ndan geliyordu. Onlar için hala övünç vesilesi olan bu tanımlama, Britanya’nın beş kıtaya ve üç okyanusa yayılmış –hiç değilse bugün– utanç duyulması gereken sömürgeciliğiydi ve bu sömürgelere, silahlı bağımsızlık savaşıyla kurulmuş ABD öncesi Yankee ülkesi de dahildi.

Nasıl ki, kapitalizmin şafağında, merkantilizmin sömürgeciliği kapitalizmin kendi mallarına pazar ve kendi tüketimi için yok pahası na ürün araması idiyse, nasıl ki, 19.yy. sanayi devriminin genişletilmiş yeniden üretim kapitalizmi ve 20 yy.’ın emperyalizmi pazar, ham madde, ucuz mal ve işgücü gereksinmesinin sürmesi ve genişlemesi idiyse, 20.yy. sonrası nın küreselleşme denilen fenomeni de, sosyalizm sonrası dünyanın ekonomisinin tamamını kontrol etme atağıdır. Yani sistemin hem yukarıda andığımız karakterinin bir gereğidir, hem de bu karakterin yerküreye yaygınlaştırılmasıdır.

BURJUVAZİ HOMOJEN Mİ?

Küreselleşmenin savunucuları, mal, hizmet ve sermaye dolaşımının durmadan küreselleşmesi sonucunda yerkürenin varacağı yeri bir barış ve kardeşlik iklimi olarak görüyorlar, ya da öyle görmek istiyorlar. Sık sık yinelemek zorunda kaldığım gibi, onun da motorunu teknoloji diye görerek, durup durup “sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçtik” deyip, Yerküre’ye birden bire “çağ” atlatıyorlar. Bu “bilgi toplumu, bilişim toplumu” tekerlemesini bağımsız bir başlık altında irdelemek gerekiyor, ama buradaki bağlamda anımsamamı z gereken şudur: Bırakınız burjuvazinin küreselleşme ile insanlığın esenliğini ve güvenliğini gözettiğ i savını, küreselleşme denilen süreç, kapitalizmin kendi içindeki kavganın bir sonucudur ve gereğidir.

Yani, küreselleşme, küreselleşme derken ne yerküre üzerindeki burjuva sınıfını, ne de emperyalist burjuvaziyi mütecanis sayabiliriz. Tersine kavga kıyasıya devam etmektedir ve tüm o küreselleşme söylemi altında daha da kızışmaktadır. Küreselleşme, dünya burjuvalarının kendi sorunlarına buldukları ortak bir çözüm değil, dünya burjuvazisi içindeki bir elit içinde olanların, daha fazla güçlenmek, diğerlerine daha fazla üstünlük kurmak, yani küreselleşmek değil, konileşmek –daha çok konileşmek– koninin tepesini yükseltip, inceltip, tabanını genişletmek için başvurdukları ultra liberalizmin daha çok uluslararasılaşmasıdır.

İşte küreselleşme tapınıcılarının önüne konulan son örnek: Epeyce zamandır dünyada bir “Çelik Savaşı” sürüp gidiyordu. Bu savaş esas olarak ABD ile AB arasındaydı, ama devrede Japonya. Rusya, Ukrayna ve Brezilya da vardı. 1980’lerin sonlarına doğru Federal Almanya’daki büyük çelik endüstrisi için tehlike çanları çalmağa başlamıştı, Krups ve Thysen gibi iki büyük dev sarsıntı geçiriyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve oradaki stokların dünya pazarlarına girmesiyle, bu tehlike daha da arttı. Almanya ve AB, teknolojisini hızla yenileyerek maliyetini düşürdü ve ABD ile AB arasındaki antlaşmalar gereği en büyük müşteri olan ABD pazarındaki konumunu onardı. Aynı yenilemeyi ABD çelik devleri (örneğin Bethlehem Letco, U.S. Steel, vb.) yapamadılar. Bu nedenle, son zamanlarda ABD’nin çeliğe karşı gümrük duvarlarını yükselteceği söyleniyordu; ABD’nin adeta AB içindeki eli gibi davranan Birleşik Krallık bile gümrük duvarına karşıydı ve Başkan Bush’a son uyarı bizzat Tony Blair’den geldi.

Buna rağmen, bu yazı hazırlanırken, ABD türe ve kaliteye göre belli çelik tasnifleri yaparak, gümrük duvarını %30’a dek varacak oranlarda yükseltti. Bush yönetimi bunu yapmak zorundaydı, aksi halde, krize girecek çelik endüstrisindeki 250.000 işçi işini kaybedecek, özellikle Pennsilvania, Ohio ve West Virigina eyaletleri darbe yiyecek, dahası da, dünyanın en büyük sanayi devi olan ABD’deki ekonomik dengelerde tahribata yol açılacaktı. Ertesi gün (6.3.2002) çıkan gazetelerden, International Herald Tribune’da haber Afganistan manşetinin yanında duyurulurken, ekonomik nitelikli Financial Times, olayı başlıkta vermişti.

Bu denli önemli bir olayı, bizim küreselleşme savunucularımız suskunlukla geçiştirdiler. Oysa, ABD yönetiminin kararı küreselleşme ve bilişim tapıncı açısından önemliydi.

ABD EN GÜÇLÜ ULUS-DEVLETTİR

Birincisi, neo-liberalizmin ve ultra-liberalizmin küreselci şampiyonları, himayeci bir karar almışlardı; bizzat öncülüğünü yaptıkları Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarını da, AB ile imzaladıkları gümrük ve ticaret antlaşmalarını da çiğnemişlerdi. ABD yöneticileri olsun, mali oligarşi olsun, liberalizmin ideologları olsun, işlerine geldiği müddetçe, her şeyi pazara bağlarlar, her türlü ekonomik sorunun piyasa içinde ve onun sihirli değneğiyle çözüleceğini iddia ederler. Öyleyse, niçin himayecilik ve müdahalecilik yapıyorlar, piyasayı kendi haline bırakmıyorlar? Esasen, o ülke, bütün iddialarının aksine, “düzenlenen” bir ekonomiye sahiptir; düzenleme işini devlet yürütür. Dünya jandarmalığı yapan, olağanüstü silah deposuna, en sofistike silah ve uzay teknolojisine sahip olan, petrol başta olmak üzere yer yüzünün tüm önemli yeraltı kaynaklarına müdahale eden, kendisini dünyanın hakimi ve geleceğinin sorumlusu sayan, sayısız ülkenin ekonomisini düzenleyen bir –megasüper-ultra– devletin kendi ülkesindeki ekonomiye karışmayacağını sanmak fazla safdillik olmaz mı?

İkincisi, küreselleşmeye paralel bütün o ulus-devlet reddiyelerinin koca bir içtensizlik olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. ABD için “küresel ulusdevlet” nitelemesini kullanmıştım. ABD dünyanın en güçlü ulus-devletidir ve küreselleşmenin patronu olduğu için de kendisini tüm Yerküre’nin egemeni görmektedir, bu nedenle Yerküre’de meydana gelen her önemli ekonomik veya politik olayla ilgilenmektedir. Uzaydan dünyanın herhangi bir noktasında, açık havadaki bir otomobilin plakasını okuyacak ya da herhangi bir ülkenin yıllık tahıl rekoltesini uzay fotoğraflarından hesaplayacak kadar gelişkin gözetleme sistemleriyle yer yüzünü izlemektedir (örneğin, Özal’ın Başbakanken IMF’e şişirerek verdiği yıllık tahıl rekoltesinin rakamlarının doğru olmadığını bu kuruluş gerçek rakamları belirterek o zamanın yönetimine bildirdiğinde, bunları uzay fotoğraflarından hesapladığını da belirtmişti.) Gene ABD, her türlü telekomünikasyon haberleşmesini izleyebilecek kadar gelişkin bir elektronik casusluk şebekesine sahiptir. İşte, bütün bunlardan dolayı küresel bir ulus-devlettir.

Örneğin, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü küreselleşmenin üç tapınağıdır. Peki, onların hem yeryüzündeki, hem de tek tek ülkeler hakkındaki politikalarına kim karar vermektedir? Pazar mı? Sermaye piyasası mı? Türkiye’nin 2001 krizinde Türkiye’ye kredi verilmesi için kim talimat verdi? Chase Manhattan Bank mı, Bank of America, First National Union Bank, ya da başka bir finans kuruluşu mu? Yoksa Amerika Birleşik Devletleri mi?

Olayın üçüncü mesajı, “sanayi toplumu sona erdi, şimdi bilişim çağındayız” sözünü tekrarlamayı çok seven yerli küreselcilerimizedir. Böyle yapaylıklarla, sanal bir dünya yaratıp, ona göre kendilerinin gene pek sevdikleri sözcük olan—“paradigma”lar ileri sürenler için, sözünü ettiğimiz çelik savaşı önemsiz olabilir. Artık bitti dedikleri sanayi toplumunun çeliğine ABD gümrük koymasa, 250 bin Amerikan işçisi işsiz kalacak, koysa Avrupa’da başka bir işçi kitlesi işsiz kalacak. Ama sanayinin ana maddesi çelik olayı, petrol yüzünden çıkan ve çıkacak olan savaşlar, gıda üretimindeki kavgalar (ABD’nin gen teknolojisi ve hormonlu besinleri bir başka uluslararası sorundur ve Dünya Ticaret Örgütü’nün ABD’yi kolladığı yolunda AB’nin güçlü şikayetleri vardır, ilh...); sanayi toplumuna özgü bütün bu ve daha pek çok olay, küreselleşme tapınmacıları için olağan zigzaglardır, çünkü insanlık bir kez bilişim toplumuna adımını atmış olduğuna göre, sanayi toplumumun modası geçmiş meseleleriyle uğraşmak abesle iştigaldir.

Oysa, toplumsal yaşam zihin sporu değildir, toplumsal yaşam tek tek insanların gerçek hayatlarıdır. Yeryüzünde on milyonlarca değil, yüz milyonlarca insanın çektiği somut acıya bigane kalarak, sanal bir alemde geleceğin pembe dünyası için fikir ve düş yürütmek çağın sorumluluğu olamaz. Zira, Afrika’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın yoksullarının çektikleri de, Pittsburg’daki ya da Duisburg’daki çelik işçisinin işsizliği de çağdaş sorumluluğun içindedir; bu sorumluluk “bilişim toplumu” tekerlemesiyle, küreselleşme tapıncıyla yerine getirilemeyecek kadar ciddidir, günceldir. Sanayi toplumu aşıldı, şimdi bilişim çağındayız, diyenler kendilerini Silicon Vadisi’nde sanmaktadırlar. Oradaki herkes için teknolojik perspektifin hemen hemen her şey olması çok olağandır, ama teknoloji ve yazılım üretmeyen birileri kendilerini Silicon’da sanırlarsa, reel dünyadan çıkıp, sanal dünyaya taşınmış olurlar, ne çelik savaşına aldırırlar, ne Körfez Savaşı’na, ne tarımsal üretimin seyrine veya Ozon deliğine, ne Afganistan’da Orta Çağ’da, Ruanda’da ise onun da gerisinde kalan yaşama, ne iki milyar insanın yoksulluk sınırının altı nda yaşamasına, ya da Avrupa’da sosyal devletin zayıflamasına önem verirler.

Burjuvazinin tüm uluslararası süreci dünyanın ekonomik pastasından pay alma kavgasıdır. Bu kavgaya iki adet dünya savaşı da dahildir. Küreselleşmeyi insanlık için ebedi saadet gibi gösterenler nasıl olur da kolonyalizmin ve emperyalizmin tarihini yok sayabilirler, burjuvaziyi soyut bir sınıfmış gibi görebilirler? Yukarıdaki noktayı bir kez daha vurgulamak gerekiyor: siyasal araçlarını ve görevlilerini bir yana bırakırsak, burjuvazi firmalardan ve tek tek burjuvalardan oluşur. Onlar arasındaki ilişkileri ise menfaatleri belirler. Burjuvaların şirketler, holdingler, bankalar ve benzeri birimleriyle birbirleri arasındaki ilişkileri, pazarlıklarını, uzlaşma ve zıtlaşmalarını, birbirlerini yutmalarını veya ekonomik yaşamdan silmelerini ya da birleşmelerini, yani tüm o menfaat çekişme ve çatışmalarını, tek ülkenin ekonomik alanından çıkarın ve tüm dünyanın ekonomik alanına aktararak büyütün, çok daha fazla sayıda etmenin veya değişkenin rol oynadığı çok daha karmaşık ilişkiler ağına varacaksınızdır. Tüm sermaye hareketleri, pazar ilişkileri, sektörler arası paylaşma ve paylaşamamalar, aynı sektördekiler arasındaki bağıntılar yada karşıtlıklar, kılı kırk yaran maliyet hesapları, yerkürenin içindeki ve üstündeki doğal kaynakların dağılımı, rezervleri, rantabilite değerlendirmeleri, onca ülkenin döviz kurlarındaki istikrar veya istikrarsızlıklar, doğrudan (reklamla) ya da dolaylı (medya enformasyon manipülasyonuyla) yapılan tanıtımlar, temsilci firmalara bırakılacak kâr payları, aracılara verilecek komisyon rayiçleri, sayısız devletin politikacısına veya bürokratı na yedirilecek rüşvet tutarları... daha daha her ülkenin aynı olmayan özgül koşulları, satın alma güçleri, işçi ücretleri (fiyat ve ücret hareketleri), her ulus-devletin kendi yasaları, mevzuatı ve daha pek cok irili ufaklı etmen küresel ekonomik alanın karmaşıklığının öğeleri arasındadır. Küresel platforma çıkan her firma, tüm o faktörleri mutlaka irdelemek zorundadır.

Ulus devletin ortaya çıkmasından bu yana, burjuvazi kendi sınıfsal çıkarlarını tüm ulusun çıkarları gibi gösteregelmiştir. Oysa, bırakınız burjuvazinin sınıf çıkarlarının emekçilerle özdeş olmasını, burjuvazinin çeşitli zümrelerinin, sektörlerinin, ya da şirketlerinin ve bireylerinin çıkarları bile özdeş değildir. Sınıf olarak söz konusu olan çıkar birliği, çalışanlar üzerindeki sınıf egemenliğinin sürmesi ve güçlendirilmesidir ve “ulusal çıkar” diye tanıtılan da aslında budur.

Şimdi ise aynı iddiayı küresel alanda görmekteyiz. Uluslararası burjuvazi, kendi çıkarlarını, tüm insanlığın çıkarları gibi tanıtmaktadır.

Öte yandan, burjuvazi homojen olmadığı gibi, kapitalizm de hem tek tek ülkelerde, hem de uluslararası düzeyde—homojen değildir. Değerin oluşmasına etkiyen faktörler (işçi ücretleri başta olmak üzere) çeşitli alanlarda değişiktir; cins ayırımcılığı, veya çok ırklı toplumlarda ırk ayırımcılığı bile ücretlere ve ürünlerin mübadele değerine etkimektedir. Hizmet sektörünün bu denli kabarması bir başka heterojen’lik unsurudur. Borsa spekülasyonları ve finans sektörünün uluslararası plandaki uygulamaları, son yıllarda sıcak para denilen son derece esnek ve seyyal paranın, çeşitli ülkelere hızla girip çıkmasının sonuçları, liberallerin iddialarının aksine devletlerin ekonomi üzerindeki rolleri, özellikle silah sanayii ve ticaretinin, savunma bütçelerinin paylarının önemi, yani tam liberalleşmiş sektörlerle, bütünüyle devletin elinde veya gözetiminde olan sektörler arasındaki farklılıklar, alt yapı yatırımlarının devlete ait olması, vergi matrahlarının ve mevzuatının ülkeden ülkeye, sektörden sektöre önemli değişiklikler göstermesinin ulusal ve uluslararası ekonomilerdeki rolü, kayıt dışı ekonominin hacmi, başta uyuşturucu ve yasa dışı silah ticaretiyle, diğer illegal ekonomik faaliyetin tüm yerküre çapında işgal ettiği büyük hacim ve Mafyanın iş adamlarıyla, politikacılarla, bürokratlarla girift ilişkileri... daha daha ailenin toplumda temel sosyal kurum ve en küçük ekonomik birim olarak önem taşıması ve adeta tek yaşam tarzı olarak sürmesi nedeniyle, hemen hemen tüm dünyada ev işlerini yapmakla yükümlü tutulan kadının evdeki çalışmasıyla iş gücünün yeniden üretilmesine yaptığı katkının ücret (ve tabii ki, değer) olarak ifadesinin ne olduğunun saptanamaması ve daha çok sayıda önemli faktör sistemin heterojenliğ ini oluşturmaktadır. Bunca karmaşık ilişkiler ağında ve heterojenlik içinde, çözümü pazarda bulan ve teknolojik gelişme ile pazarın insanlığı aydınlık bir geleceğe götüreceğini savlayan yaklaşım küreselciliğin yalınkatlığıdır.

Tarihsel akış konusunda, genellikle şöyle bir yargı vardır: Gerçekleşmiş olandan başkasının mümkün olmadığı, onun dışında başka hiç bir seyrin zaten olamayacağı ve olması gerekenin gerçekleştiği var sayılır. Üstelik, bir çok tarihçinin de tarihsel olaylara böyle yaklaştığına rastlanır. Bu tarz özellikle bir takım olumlamalara dayanak yapıldığında daha bir önem kazanır. Bu yaklaşımın günümüzdeki en cisimleşmiş ifadesini Avrupa-merkezci (Öro-santrik) anlayı şta görmekteyiz. Bugünkü durumdan yola çıkarak, terimi “Batı-merkezci” diye ifade etmek, içerdiği kapsamı daha doğru ifade edecektir. Ama bu sözcüğü coğrafi olarak değil, hepsi bir arada, “ekonomik-siyasalkültürel bir terim” olarak anlamak gerekir. Çünkü “Batı” denilince, Avrupa’nın yanısıra, Avrupa’nın da Batısındaki Kuzey Amerika anlaşılır, Orta ve Güney Amerika Latin sıfatına, Avrupa kökenli ve Hristiyan kültürüne rağmen terimin ekonomik ve siyasal içeriğ ine girmez; buna karşılık, Avrupa’ya göre Doğuda kalan 5’ci kıta Avustralya (ve tabii, Yeni Zelanda) Batı kapsamındadır.

Avrupa merkezciliğin tarihe yaklaşımı insanlığın bugün gelmiş olduğu ekonomik, sosyal ve kültürel noktanın haklı gösterilmesidir. Sanki dünya tarihi bir başka seyir gösteremezdi ve insanlık –kaçınılmaz olarak– bugünkü noktaya gelmeye yazgılıydı.

Batı’nın bugüne nasıl geldiği bu yazının konusu değil, ama kapitalizmin bugüne nasıl vardığı, küreselleşme bağlamında, elbette önem taşıyor. Eğer sömürgeleştirme olmasaydı şimdiki konumuna ulaşamazdı. Dahası da, Batı’lılar ve Batı’cılar sömürgeciliğin vahşi ve barbar ülkelere ekonomik gelişme ve uygarlık götürdüğünü ileri sürerler. Onlara bakılırsa, o toplumlar eğer vahşetten kurtulup bugünkü düzeylerine gelmişlerse, bu Batı sayesinde olmuştur. Bu nedenle, onların yeraltı kaynaklarını çıkartıp işleten, ürünlerini —baharattan, muza, yüne, ipeğe değin değerlendiren (pazarlayan), oralara yatırım yaparak belli bir sanayii başlatan, uzak diyarlara, tropik ormanlara ilaç ve doktor götüren gene Avrupa’nı n kolonyalist geçmişiydi.

Çocukluğuma rastlayan yıllarda, “keşifler” hakkındaki kitapları pek severdik. “Egzotik ülke”lere yapılan ilk kara ve deniz yolculukları, içerdikleri serüven karakterleriyle de çok ilgimizi çekerdi. Kendi harçlığımla birçok böyle yayın satın aldığım ya da kiraladığım hala aklımda. (Şimdiki kuşakların bilmelerinde yarar var, diye ekliyorum: O yıllarda, kitap kiralanabiliyordu, çok da iyi oluyordu. Hiç bir kapora bırakmadan cüzi tutarlarla kitap kiralardık. Nüfusun çok kalabalık olduğu, kütüphanelerin çok yetersiz kaldığı, ama kitapseverlerin istediği her kitabı satın alamadıkları günümüzde, bu yöntem illa gerekiyorsa kapora da alınarak niçin uygulanmasın? Kültürel kuruluşların, “sivil toplum örgütü” denilen bir çok yurttaş örgütünün, ticari kitabevlerinin, hatta Anadolu kentleri dahil, üniversitelilerin devam ettikleri cafe’lerin bu yöntemi başlatmaları pekala mümkündür kanısındayım.)

Çocukluğumuzda bizlere “keşif” diye tanıtılmış olayların keşif olmadığını yıllar sonra öğrendik. Çünkü keşif, daha önce üzerinde hiç insan yaşamamış topraklara ilk kez insanın varması demekti. Kutuplar’a ilk olarak gidilmesi keşifti, ama üzerinde insanların binlerce yıl yaşadıkları, medeniyetler kurmuş oldukları topraklara varılması niçin keşif oluyordu? Oralara Avrupa’lı insan ilk kez gidiyor diye orasını “keşfedilmiş” saymak, insanlığa değil, Avrupalı’ya göre bir adlandırmaydı, yani Avrupa merkezciydi. Bize “keşif” diye öğretilen o geziler aslında kolonyal amaçlarla yapılıyordu..

Sömürgeleştirme, kapitalist gelişme için zorunluydu. Sömürgecilik olmasaydı, kapitalizm gelişemezdi. Kapitalizmin sömürgeleştirdiği ülkelere zorla dayattığı sistem de, tümüyle, o ülkelerin metropollerin ihtiyaçlarına hizmet etmelerine göreydi. “Zorla dayatılan” terimi abartma değildir, çünkü sömürgeciler oraları, general Cortez’in yerlileri toplu halde katleden, Aztek uygarlığının eserlerini bile yakıp yıkan İspanya orduları misali, üstün silah gücüyle ele geçirmiş ve gaddarca yöntemler kullanarak elde tutmuşlardı r. Dünyanın son beş yüz yıllık tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

İddia edilenin aksine, Avrupa’lı olmayan çeşitli ülkeler, sömürgecilik öncesinde gelişme içindeydiler; bu gelişme Avrupalı kolonyalistler tarafından durdurulmuş veya saptırılmıştır. Örneğin, 18. yy. Hindistan’ında gemi yapımı, dokuma sanayii son derece gelişkindi, Hint çeliği en iyi çelikler arasındaydı. Geleneksel ilişkilerle yeni ekonomik ilişkiler birlikteydi, ekonominin örgütlenmesi daha önce sömürgeciliğ in empoze ettiğinden farklıydı. Örneğin devlet çiftçiye belli ürünlerin ekimi için kredi veriyordu. Nüfus çokluğu nedeniyle, işyerlerinde çok işçinin çalışmasının getirdiği işçi yoğunluğu, Batı merkezlerindeki patron-işçi ilişkilerinden farklı ilişkileri öngörüyordu; işçiler üretimlerinin nimetlerinden daha çok yararlanıyorlardı. Sömürgecilik olmasaydı, belki kapitalizmden başka türlü bir gelişim seyri ortaya çıkabilirdi. (Gene sömürgecilik olmasaydı Asya Tipi Üretim Tarzı’ndan kapitalizme mi geçileceği ya da başka bir sosyo-ekonomik formasyonun mümkün olup olamayacağı şu anda yanıtı verilemeyecek bir başka sorudur. Burada hiç bir spekülasyona girmemek gerekir; sadece, yaşanmış olan akışı, başka türlüsü olamazmış gibi gören ve tarihi bu anlamda habire aklayan anlayışı kabul etmediğimi söylemek istiyorum.)

Erken kapitalizmin uluslararasılaşması, sık sık belirttiğimiz gibi, merkantilizmdi ve ticaret etrafında şekilleniyordu. Avrupa’nın yayılması, coğrafyaya göre değil, azami derece sömürmeye göreydi ve uzandığı yerlerdeki geleneksel, yerel ticaret usullerini yıkıp, Batı’ nınkileri dayatıyordu. Merkantilizm geçilip, manifaktür dönemine girilince, metropollerdeki hisse senetli şirketler uluslararasılaştı. Böylece sömürgecilik oralara ürün pazarlamak ve oralardan ucuz ürün almaktan çıktı, üretime yöneldi, yani üretim küreselleşti.

Merkantilist sömürgecilikte, metropol sanayi ürünlerinin pazarlanabilmesi için, sömürgelerin sanayileşmesine izin verilmiyordu. Bu engellemeye Kuzey Amerika da dahildi.

Ama sömürgecilikte ırkçılık da söz konusu olduğundan, Kuzey Amerika’daki koloniler Beyazlardan oluşuyordu. Bağımsızlıktan sonra ABD nin beyazları, bir yanda o topraklarının tamamını yerlilerden alma savaşı verirken, öte yandan sanayileşti, büyük ekonomik ve teknolojik sıçramalar yaparak 200 yıl içinde zirveye çıktı.

ABD’nin başlangıçtan itibaren hızlı gelişmesi, Avrupa’da ortaya çıkmış ulus-devletlerde zihniyet değişikliklerine yol açarken, periferi ülkelerde artık sanayileşmeyi önlemekten, teşvik etmeye geçildi.

Ulus-devlet öncesi uzun Avrupa savaşları da küreselleşerek sömürgeler için savaşları kapsar oldu.

Kapitalizmin gelişmesindeki bir başka önemli faktör, köle ticareti ve köle emeğinin kapitalist toplumda kullanılması olmuştur. Kolonyal geçmişi olmayan ABD’denin yanısıra bazı Avrupa metropollerinde de köle emeği kapitalizme entegre edilmiştir.

O coğrafyanın doğasında yapılan ekolojik tahrip, kapitalizmin bu birinci küreselleşmesinin Güney’e verdiği bir başka zarardır.

Kapitalizmin yayılmasının en önemli özelliklerden birisi, yerel ve geleneksel yapılara (hem sosyo-ekonomik hem de kültürel) saldırması ve onları yıkabildiğ i kadar yıkması, buna karşılık, işine yarayanları kendi hizmetine uyarlamasıdır.

Kapitalizmde merkez ve periferi ülke arasındaki ikilem, sömürgecilik sona erdikten sonra da devam etmiştir. Bugünkü Kuzey-Güney arasındaki uçurum, Birinci Küreselleşme’den kalmadır.

Birinci Küreselleşme çağında da, şimdi de Güney’in özellikleri:
- Ekonominin genelinden koparılmış ve metropollerin çıkarlarına göre düzenlenmiş bir duragan tarım ekonomisi.
- Yetersiz sanayileşme düzeyi (daha çok pazara dönük ve uluslararası alanda rekabeti istenmeyen ya da rekabet edemeyecek olan sanayi).
- Elverişsiz bir ticaret dengesi ve şartları.
- Daha çok tarıma dayalı ürünlerin ihracatına karşılık, metropollerden sanayi ürünleri ithalatı.
- Ulusal ekonomide kaynak yetersizliği ve sermaye birikiminin bir türlü gerçekleşememesi.
- Küresel para hareketleriyle ülkelerin yüksek faizlerle borçlandırılması, borç ve faiz sarmalında bocalayan o ülkenin mevcut büyük üretim araçlarının özelleştirilmeye zorlanması, en verimli işletmelerin kısmen ya da tamamen doğrudan ya da dolaylı olarak çok uluslu şirketlerin eline geçmesi.

Bütün bunlara, o ülkelerdeki yolsuzluklar, eş-dost kapitalizmi veya ahbap-çavuş kapitalizmi dediğimiz yoldan iç kaynakların ya da alınan kredilerin çarçur edilmesi eklendiğinde, o ülkeler sürekli borç ödeyeceklerdir, yatırımlar için fon bulamayacaklardır, ürettiklerini hep faizler ve elverişsiz ticaret yoluyla uluslararası mali sermayeye kaptıracaklar, teknolojik gelişmelerini ise ancak bu imkanlar dahilinde yapabilecekler, eskiyen teknolojilerini kolay yenileyemeyeceklerdir. Sonuç olarak da uluslararası iş bölümünde hep kendilerine biçilen yerde kalacaklardır.

İşte, sosyalizm-sonrası dünyanın ekonomik ilişkilerinin adlandırılması olan İkinci Küreselleşme’ye Güney bu koşullarda girmektedir. O ülkelerin ekonomik ve sosyal akışını yüzyıllar öncesinden kontrolü altına alarak kendine ram etmiş, çarpıtmış ve belki başka mecralardan akacakken engellemiş olan uluslararası kapitalizmin, bugün niçin ve nasıl o ülkeleri esenliğe götüreceği küreselleşme savunucuları tarafı ndan bir türlü izah edilemeyen bir sorudur. Küreselleşme furyası o hale gelmiştir ki, Bill Gates bile uyarıda bulunmakta, dünya finans piyasalarında 29 milyar dolarının dolaştığı söylenen Macaristan Yahudisi kökenli George Soros ise küreselleşmenin “uluslararası piyasayı genişlettiğini, ticarete yeni ufuklar açtığını, firmaların inisiyatiflerini arttırdığını, ama vergi almanın zorlaşması nedeniyle sosyal devleti öldürdüğünü, zengin-yoksul ülkeler uçurumunu büyüttüğünü” söyleyip, bir çare olarak zengin ülkelerin IMF’deki paylarını, oluşturulacak uluslararası bir sosyal kalkınma fonuna bağışlamalarını öneriyor. (3.3.2002’de CNN Türk’de yayınlanan Şahin Alpay’la söyleşi.) Bu öneri, küreselleşme karşıtlarının da önerileri arasında yer almaktadır. Küreselleşmenin en önemli verisi olarak, bazı uluslararası ekonomik ve siyasay bütünleşmeler gösteriliyor. Bunların en gelişkin örneğini de Avrupa Birliği’nin teşkil ettiği belirtiliyor.

AB OLGUSU KÜRESELLEŞMENİN ÖZÜNE AYKIRIDIR

Oysa, AB denilen kuruluşun başlangıcı olan Ortak Pazar kurulduğunda (1957) ne küreselleşme vardı, ne de “tek kutuplu” bir dünya. Hatta o yıllardaki büyüme hızları karşılaştırıldığında, mevcut trendler devam ederse, SSCB’nin azami 30 yıl içinde ABD’yi geçeceği söyleniyordu. Ortak Pazar, sırasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Topluluğu ve Avrupa Birliği adlarını aldı. Savaş öncesinin büyük devletlerinin yerini ABD ve SSCB almıştı. Uluslararası kapitalizmin mutlak patronajı ABD’ye geçmişti. Savaşta tahrip olan Batı Avrupa, kendisini yeniden onarıp toparladı ktan sonra, yeni dünya dengelerinde ve kapitalizmin içinde yerini sağlamlaştırmak ihtiyacındaydı. Bu girişim önce sosyalist sisteme karşı bir savunma güdüsünden kaynaklanıyordu. (Kurucu altı ülkenin yıllık üretimi SSCB’ninki kadardı, ABD’ninki ise 2.5 katıydı) Sonra Amerikan kapitalizmine ve Doların egemenliğine karşı Avrupa devlerinin ekonomik güçlerini birleştirmesi, Sovyet-Amerikan karşıtlığından da istifade ederek, sosyalist ekonomilerin yanısıra anti-Amerikan Üçüncü Dünya ülkeleriyle de ekonomik ilişkilere girerek avantaj sağlama çabasıydı. ABD kadar bir süper ekonomik güç olunamadı, belki de o bütünleşme çabalarının böyle bir şansı yoktu; sadece Avrupa’nın güçleri birleştirme yoluyla varlığını güçlü tutma çabasıydı. Bu konuda sosyalist sistemin yıkılmasıyla Doğu Avrupa ülkelerinin bir bölümü şemsiye altına alındı ve bütünleşme sürecine dahil edildi. Buna rağmen bir çok Avrupa şirketi, Amerikan şirketleri tarafından evlenmeler yoluyla yutulmuştur. Ayrıca, ABD’nin moneter politikaları yla, büyük hacimde para Amerikan bankalarına akmıştır.

AB Avrupa’nın kendi içinde birleşmesi olmakla birlikte, küreselleşmede bölünmeye –ya da mevcut bir bölünmenin derinleşmesine– tekabül eder.

Daha önemlisi, küreselleşmeyi yanlış tanıtmamak gerekir. Küreselleşme devletlerin değil, şirketlerin, bankaların, sair ekonomik birimlerin birleşerek devleşmeleridir. AB’nin temel felsefesi küreselleşmenin özüne aykırıdır. Küreselleşme denilen neo-liberalizm karşısında tek tek zayıflayan ulus-devletlerin var olan ekonomik güçlerini birleştirerek daha güçlü bir konfederal, vb. devlet oluşturmalarını öngörür. İzlenen model, burjuva ulus devletin aynısıdır. Küreselleşme ise her şeyden önce liberalizmin daha ileri boyutlara taşınmasıdır, devletlerin para birimlerini birleştirip, paralarını güçlendirmeleri, birbirlerinin iç ekonomilerine, tarım politikalarına karışıp, düzenleyici (regülatör) bir rol oynamaları ve hem ekonomik bakımdan, hem de siyasal, hatta askeri bakımdan daha güçlü bir Avrupa yaratma çabaları, bunun da, sosyalizm sonrası dünyada tek dünya lideri ABD’ye karşı bir korunma içgüdüsüyle yapılması küreselliğin ruhuna uymaz. Küreselleşme, adı üzerinde "Yerküresel"dir, Avrupa’sal değildir. Küresellik devletin rolünü küçültecek uluslararası özel sektör bütünleşmesi iken, devletlerin birleşme yoluyla daha büyük güç olmaları küresellik midir? Brüksel’deki parlamento ve sayısız yetkili organ siyasi irade tarafından şekillenmiyor mu? Oysa küreselleşmenin özü, IMF görevlisi Kahkonen’in sık sık gelip ekonomiyi ve ilgili yasama/yürütme kararlarını teftiş etmesi ve talimat vermesidir. Bugün aynen olduğu gibi, siyasal iradenin (parlamento ile yürütmenin) ekonomi üzerinde hemen hiçbir söz hakkı bulunmamasıdır. Küreselleşmenin ruhuna en uygun olanı, bugün Türkiye’nin ekonomisi ile siyaseti arasındaki ilişkidir. Çünkü bu ilişki gerçekten de Küresel’dir. Avrupa kapitalizminin, Brüksel’deki organları kendi (bürokrat) temsilcileri aracılığıyla yönlendirmesi, kendi çıkarlarını o alanlarda vuruşturması ise zaten o sınıfın öteden beri siyasal yöntemidir.

Devletler arası her ekonomik yakınlaşma ve bütünleşme sürecini küreselleşme olarak tanıtmak ya içtensizliktir veya bilgisizlik. Örneğin, Shanghay Beşlisi’ne (6’ncısı gözlemci) ne diyeceğiz? Bu birleşme, Küresel Ekonomi’de bölünmeye tekabül etmez mi?

Benzer şekilde, Afrika’nın ekonomik topoğrafyasını inceleyenler, devletler arasında bir çok ekonomik yakınlaşma ve işbirliği göreceklerdir. Eğer AB oluşmamış ve ortaya belli bir güç çıkmamış olsaydı, zaten Avrupa şirketlerini üçer beşer yutan Amerikan kapitalizmi, bir Fransa, bir Almanya, bir İtalya ulus-devletine çok daha kolay dayatmalarda bulunmayacak mıydı?

Bretton Woods anlaşmasıyla uluslararası kapitalist entegrasyon 1944’te başlatılmıştı. II. Dünya Savaşı sonrasında sosyalist sistem oluşmuş, Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’nin kurulmasıyla, sosyalist ülkelerin çoğu ekonomik yakınlaşmaya ve bütünleşmeye yönelmişlerdi. Bu iki dünya dışında, Bandung Konferansı’nda (1955) ifadesini bulan "Bağlantısız Ülkeler" dünyadaki üçüncü kümeleşme idi. Demek ki, ekonomik işbirliğinden yola çıkan bütünleşme süreçleri, siyasal yakınlaşma girişimleri, küreselleşmeden çok önce ve çok kutuplu dünyada başlamıştı.

Geçen Yüzyılın ikinci yarısındaki bu gelişmeler ayrı bir başlık altında incelenecek kadar önem taşıyor.