Ebruli hanımelleri mi, militanlık mı?

Nazım Hikmet’in Minnacık Kadın’ı –şiirde anlatıldığına göre– ebruli hanımellerini seçmiş... Kendisi militan olmak şöyle dursun, bir militanın yanında yürümekten bile yorulmuş, zengin bir cücenin kolunda "bahçesinde ebruli hanımelleri açan ev"e girmiş...

Kuşkusuz, bu tür kadınlar var. Ama, bırakın bir militanın yanında yürümeyi, kendisi militan olan kadınlar da var.

Yine Nazım Hikmet’in Tanya’sı, örneğin: on sekizindeyken faşistlerce asılan partizan Rus kızı... İkinci Dünya Savaşı’nın onca direnişçi kadını... Ekim Devrimi’nin kadınları... Rosa Luxemburg, örneğin... Hepsi, inandıkları bir dava uğruna ölümü göze almadılar mı?

Ya da Kurtuluş Savaşı’nın mermi taşıyan köylü kadınları... Fazla uzağa gitmeye gerek yok, daha yirmi yıl önce 12 Eylül hapishanelerinde işkence gören kadınlar yok muydu? Bugün yok mu?

İster sosyalist-komünist, ister faşist, ister dinsel, ister etnik bir hareket olsun, her davanın militan kadını var, oluyor. Kısaca, hareketler militanlık istiyor; kadınlar da, herhalde, gitgide artan sayılarda militan oluyor. Parti kararıyla çocuğunu bir başka ülkede bırakıp giden, ömür boyu bir daha izini bulamayan, yine de ölüm döşeğine kadar partisine bağlılığını yitirmeyen kadınlar da cabası...

Ancak, bütün bunlar besbelli yeterli görünmüyor ki şairlerimiz şiirlerinde kadınların statükoculuğunu ya da rahata, süse düşkünlüğünü, bireyciliğini dile getirme ihtiyacı hissediyor. Orhan Veli’nin ünlü şiiri sözgelimi:

Ne atom bombası
Ne Londra konferansı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!

Burada, militanlık bir yana, kadınların toplumsal sorunlara en ufak bir ilgi bile duymadığı dile getiriliyor.

Can Yücel’e bakarsak, kadınların çoğunluğu süsüyle uğraşıyor, erkeklerin çoğunluğunun da polisle başı dertte:

Metropolislerimizde kadınların haylisi
Aynayla yatar kalkar
Erkeklerin epiysi de
Aynasız ve de aynasızların zorundan
Zarzor yaşar

Bir başka şairimiz, Attila İlhan, 1954’te, soğuk savaşın tam ortasında, ikinci şiir kitabı Sisler Bulvarı’nı yayımladığında bir kadına şöyle sesleniyor:

yolumdan çekil yavrum
bağlasalar duramam
demir asa demir çarık dedim
neyleyim!
yolculuk dedim
...
anamdan yolcu doğmuşum...

Erkeğin özgürlük tutkusu, kadının satır arasında dile getirilen tutuculuğu, erkeğe ayak bağı oluşu... Ve aynı Attila İlhan’dan sevgilisine bir öğüt:

sevgilim beni değil hatırla insanları
insan ancak o vakit tam insan olabilir

"Tam insan" olmak... Toplumsal sorunlara ilgi göstermek... Kendini –aynaları, aşkı, belki çocuğunu da, hanımellerini– unutmak, bir yana atmak. Kısaca: fedakarlık, özgecilik...

Kadınların aynalarla ilişkisini kimse reddetmiyor. Kadınlar, adı üstünde hanımellerini de çok seviyorlar. Kadınlar aşık oldukları erkekten ayrılmak istemiyorlar. Kısaca, hayatı güzelleştiren her şeyi seviyorlar. Hele çocuklarına çok bağlılar...

Nazım Hikmet yurtdışına çıktığında geride bir kadın ve bir bebek bıraktı. O kadın, Münevver, o bebeğe tek başına baktı, büyüttü onu. Nazım, mavi gözlü dev, büyük işlerin adamı, geride o bebeğin sorumluluğunu üstlenen birisi olmasaydı ne yapardı?

Kadınları toplumsal sorunlarla ilgilenmemekle, militan olamamakla suçlamak kolay. Zor olan, kadınları anlamak, hayatı, mücadeleyi, militanlığı kadınlara göre biçimlendirebilmek.

Yukarıdaki şiirleri, şairlerin kişisel tavırlarına duyduğum tepkiden ötürü anmadım. Onlar birer örnek. Dilimizde daha niceleri ve neler var. Toplumsal kültürün “at/avrat/pusat” duyarlığının yansımaları göze sokulmadan, o duyarlıktan beslenen hayranlıkların da ezberi bozulmadan, ne kadınlar anlaşılabilir, ne de “kadın sorunu.”

Başlığa dönelim: Ebruli hanımelleri mi, militanlık mı? Ne acı ki insanlar böyle bir ikilemle karşı karşıya kalmışlar... Ne acı ki bir militan Türk kadını çocuğunu ömür boyu tanımamış... Ne acı ki Nazım şiirlerini yazarken ebruli hanımellerinin baygın, iç açıcı kokusunu içine çekememiş. Ne acı ki çocuğuna geceleri süt ısıtma hazzından mahrum kalmış!

Sorun kadınlarda değil. Kadınlar belki "mikro" sorumlulukları "makro"ların önüne geçiriyorlar. Ama o "mikro" sorumlulukları birilerinin yüklenmesi gerek. Kadınlar, Münevver misali, işte onu yapıyorlar.

Sorun, bence, özellikle de sosyalist hareketin, genel olarak, kadınlardan "mikro" sorumluluklarını unutmalarını beklemesinde. Toplumu kurtaralım, evet! Ama kendi çocuklarımızı feda mı edelim?

Hayır. Marifet, düzen bizi ne kadar zorlarsa zorlasın, insancıl –belki de kadıncıl– bir mücadele biçimi geliştirebilmekte. "Mikro"larla "makro"ları bağdaştırabilmekte. Ebruli hanımellerini kınayan değil, kapsayan bir militanlık tarif edebilmekte...

Ben bir kadın olarak buna varım.

MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN VE HANIMELLERİ

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
       bahçesinde ebruliii
     hanımeli
       açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev,
Ve elleri öyle büyük işler için
       hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
       çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliii
       hanımeli
     açan evin.

O mavi gözlü bir devdi,
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
     yoruldu devin büyük yolunda
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliii
       hanımeli
     açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliii
       hanımeli
     açan ev...