Piyasa topluma karşı

Küreselleşme derinleşip yaygınlaştıkça dünyanın bütün uluslarında toplum piyasayla karşı karşıya geliyor. Küreselleşen piyasanın gerekleri ile kendi seçmenlerinin talepleri arasında kalan siyasal kurumlar modern zamanların bütün anayasalarında tanımlanan klasik işlevlerini giderek kaybediyorlar. Piyasanı n insafına terk edilen insanlar siyasal kurumlara artık güvenmiyorlar ve evrensel bir yönetim krizi dünyanın gündemine yerleşiyor.

Geniş "iletişim oto yolları" insan beyninin içinden geçiyor ve ardında büyük bir bilgi çöplüğü bırakarak sıradan insanın düşüncelerini, özlemlerini, umutlarını belirliyor ve bütün bunları paketleyip piyasaya yönlendiriyor. Bütün dünya dillerinde itirazlar yükseliyor, ancak bu dillerin devrimci enternasyoneller dönemindeki kadar birbirini anladığı kuşkulu. Geçen Yüzyılın mücadele yöntemlerinde oluşturduğu o muazzam birikim, tamamen yok olmamışsa da bilinmez bir geleceğe ertelenmiş gibi. Artık işçinin grevden, öğrencinin boykottan, halkların ayaklanmadan, gerillanın silahlı mücadeleden, ordunun darbeden, ulusların kurtuluş savaşından beklentisi yok. Bütün bunlar, yeni bir dünya, yeni bir hayat tarzı, insanlığın kurtuluşu, "vatanın ve milletin selameti" için değil, mecbur kalındığı zaman, kısa süreli ve benzerlerinden kopuk tepkiler olarak gerçekleşiyor.

Bütün kurumlar ulusal ya da uluslararası piyasanın içinde mafyalaşarak ve kendi tabanlarından/toplumlarından koparak tutunmaya çalışıyorlar. Bunların program ve tüzüklerine, çoğulculuk ve katılımcılıklarına, kutsiyet atfederek kâğıda döktükleri fikriyata kim inanır? İddialar ve bahaneler anlamsızlaştıkça asıl bölünmenin siyasal alanda değil kafaların içinde olduğu anlaşılıyor.

Roller değişiyor. Sosyalist partiler sendikaların işlevini yüklenirken (çünkü oradan güç ve oy toplayacaklar!), sendikalar siyasal parti kurmayı "düşünüyorlar" (böylelikle küçük iktidarlarının devamı için siyasilere şantaj yapabilecekler!) Dünyayı değiştirmenin ve ezilenlerin davasını savunmanın insani maliyeti arttıkça, uzlaşmanın erdemleri keşfediliyor. Küreselleşen dünyada sıradan insanın kimlik krizi derinleştikçe, ne pahasına olursa olsun mensubiyet, bir etiket altında huzura ermek ve insanın en büyük değeri olan düşünme yetisini başkasına devretmek neredeyse bir tutku haline geliyor.

Kapitalizmin şafağında entelektüel emeğin faaliyeti yükselen sınıfın ideallerini evrenselleştirdi. Devrimler çağında işçi sınıfı ve ezilen halklar kendi organik aydınlarını yarattı. Bütün bu tarihsel dönemlerde "entelektüel emek" hangi sınıfın, devletin ya da örgütün uzantısı olursa olsun kendi özgürlüğünü maddi bakımdan bağımlı olduğu güce bütünüyle teslim etmedi. Oysa günümüzdeki mali sermaye, yani 19. ve 20. Yüzyılın başlarındaki mali sermaye değil de bugünün denetimsiz ya da bazen büyük güçlerin denetiminde bütün dünyayı fırdönen, bankaların, borsaların, vakışarın hesaplarına hızla girip çıkan ve mali olmaya devam etmekle birlikte sermaye olmaktan çıkmış olan o şey, yani çıplak Para, dışarıdan gelen Para, entelektüel emeğin bütün faaliyet alanlarını, üniversiteleri, görsel ve yazılı basını hızla istila etmektedir. Toplumları ezen küresel piyasa entelektüel emeği satın almaktadır.

Karl Marx, Das Kapital’in çeşitli bölümlerinde okurlarına "De te fabula narratur," yani "Senin öykündür anlatılan" diye seslenir. Aslında bu sözlerle, İngiliz endüstrisine ve tarım emekçisinin durumuna bigane kalan Alman okuru uyarmak ister. Küreselleşme ve Avrupa Birliği öyküsü de, "söylem"leri ne kadar "muhalif" olursa olsun çemberin içinde kalanları anlatmaktadı r.

Olay bir bakıma besteci Igor Stravinskiy ve romancı Ferdinand Ramuz’nün Birinci Dünya Savaşı sırasında yazdıkları "Askerin Öyküsü" adlı senfonik şiiri andırmaktadır. Savaştan dönen asker, torbasını sırtına vurmuş özgürce köyüne doğru yürürken şeytanla karşılaşır. Şeytan, "İşte küçük bir keman, belli ki külüstür bir keman, akordu bozulur durmadan," diyerek cebinden bir keman çıkarır ve çalmaya başlar. Daha sonra askeri evine davet eder. "Peki nerede eviniz?" diye sorar asker. "Neresi hoşuma giderse orada. Bazen şurada bazen burada, yemek içmek yatmak çamaşır, arabam seni götürmeye hazır," der şeytan. Asker sorar: "Peki ne yiyeceğiz sizde?" "Çeşitli et, üç öğün günde." "Ya içki?" "Şarap, kapalı şişe?" "Ne tellendireceğiz?" "Kağıdı yaldızlı havana puroları." Şeytana kanan asker onun peşine takılır. Böylece kendisine, ailesine ve köyüne ihanet eder. Sonunda kemanın nameleriyle büyülenerek cehenneme sürüklenir.

George Soros’un Quantum Fund’u ve bağlı kuruluşlarının azgelişmiş bir ülkede sadece üç kuruluşu destekleme kararını durup dururken, tek başına alması mümkün mü? Ya da Madam Fogg’un MEDA projesi bağlamında göç yollarını Avrupa’ya varmadan ileri karakollarda kesmek için esas olarak kitlesel bağları olan ya da olabilecek solcularla ilgilenmesi rastlantı mı? Yoksa bunlar gerçekten komünizmin öldüğüne, "Marx’ın köstebeği"nin bir daha yeryüzüne çıkamayacağına, dolayısıyla solcuların sosyal becerilerinden başka bir niteliğe artık sahip olmadıklarına mı inanıyorlar?

Günümüzde emperyalizm bazı ülkelere akıllı füzeler, bazı ülkelere para yağdırmaktadır. Birincisi mazlumun tepesine yağarken, ikincisi azgelişmiş ülke aydınının torbasına dolmaktadır. Tabii füzelerle paralar yer değiştirebilir ya da birbirini izleyebilir. Küreselleşmek kolay değil. Bütün bunlar Doğu Avrupa’da, özellikle Polonya ve Macaristan’da da yaşandı. Buralardaki muhalif ya da muhalefet potansiyeli taşıyan sesler parayla susturulmuştur; bütün kitle iletişim araçları o geniş "iletişim oto yolları"na bağlanmış, üniversiteler birer ticari kurum haline getirilmiştir. Buna gelişme ve Mehmet Altan’ın deyişiyle "zenginleşme" diyorlar. Bir ükenin "entelektüel emeği" yabancı finans kuruluşlarının proje taşeronu haline getirilirse, küreselleşmeyi kim açıklayacak, yoksulun ve işsizin hakkını piyasanın ve burjuvazinin karşısında kim savunacak? Karl Marx’ın "bütün insani ve doğal nitelikleri altüst ettiği ve bozduğu" için eleştirdiği Para’nın bugünün dünyasında siyaset dahil her şeye hükmettiğini söylemek çok mu aşırı olur? Üstelik belirli kanallara girildiğinde böylesine bol miktarda ve böylesine zahmetsiz biçimde ediniliyorsa... Yaygınlaşan yoksulluğun ve sefaletin içinde yabancının parası elem çiçekleri gibi sırıtıyor. "Parayı görünce coştular," diyor Madam Fogg, çalınan e-postalarının birinde.

Nasyonal sosyalistlerin ve faşistlerin eleştirisine terk edilemeyecek, görmezden gelinemeyecek kadar ağır ve uzun vadeli sonuçları çok vahim olabilecek bir vakanın etkileri hissediliyor.

Walter Benjamin, Illuminations’ın bir yerinde, "Tüm yakın ilişkilerin göz kamaştıran aydınlığı insanı esir alır," demektedir. "Bir yanıyla, her hayati ihtiyacın odağında bütün tahripkarlığıyla para durur; diğer yanıyla, her ilişkinin önünde çakılıp kaldığı engel yine paradır; bu yüzden de günbegün, hem doğal alanda hem ahlaki alanda güven, huzur ve sağlık hızla yok olmaktadır."