Yozlaşıyoruz, niçin?

Türkiye’de yaşanmakta olan kültürel yozlaşmanın düne kadar farkındaydık. Direnemiyorduk ama kültürel çöküntüyü algılıyor ve nedenlerini tartışabiliyorduk. Artık yozlaşma hayatımızın bütün alanlarını sardığı ve herkesi teslim aldığı için, yaşadığımız şeyin yozlaşma olduğunu da farkedemez olduk. Toplum boydan boya hastalandı, büyük bir yalan yaşıyor. Dişe dokunur hiç bir şey düşünmüyor, okumuyor, görmüyor, yaratmıyor. Estetik artık bir değer ifade etmiyor. Giderek, bunlar da neymiş dercesine her şeyi boşlayan, kelbi bir tavır genelleşiyor, olağanlaşıyor.

Ne kadın kadındır Türkiye’de, ne de erkek erkek. Çocuk çocuk olmaktan çıkmıştır. Genç kalmamıştır, herkes ihtiyardır. Gidişata direnmek, itiraz etmek, kıyaslamak, gelecek için varsayımlar oluşturmak kalmadı. Dün yok, yarın da bugünden bitti!

“Ahlak bozuldu” deniyor. Bozulan hangi ahlaktır? Ne zamandan beri bozuktur? Turgut Özal’ın ve Özalizmin ahlakımızı bozduğu iddaları suça mazaret aramaktır. Herkes onu söylemekte, o iddiaya sığınmaktadır. Bozulmaya bunca yatkınlık nedir, peki, nerdendir?

Kültürel yozlaşma karşımıza insan bireyi aracılığıyla çıktığı için, “insanlık öldü” de diyoruz. Oysa ölen bir şey yok; tüm yaşam süreçleri, yönü çöküntüye doğru olarak capcanlı.

Kamu çürümüş, yeni bir kamusal alan gerekliymiş. Siyaset çürümüş, yeni bir siyaset; insan çürümüş, yeni bir insan lazımmış. Sanki her şey “kendinde” çürümekteymiş gibi, ötesi de yok, arkası da.

O zaman sormak gerekir: Kurumlar ve insanlar ve bir bütün olarak toplum, durduk yerde çürüyorsa, niçin çürüyor?

Kimse, hiç bir analiz işin özüne, bu öze toz kondurmak istemediğinden olsa gerek, yönelmiyor. Yozlaşma çarpıcı ve somut, fakat bu yüzden açıklamasız kalıyor. Oysa Türkiye’de her şey, her zaman ve her yerde zaten öyle olduğu için, kapitalist sermaye birikim sürecinin gereksinmesi doğrultusunda gerçekleşmekte ve kültürel yozlaşma da buna denk düşmektedir. Başka yerlerde, başka tarihsel koşullarda sermaye birikim sürecinin kendi yarattığı sonuçları kısmen denetleyebildiğine bakarak Türkiye’de kültürel yozlaşmanın nedenleri “başka”dır ya da “kendine özgüdür” diye düşünmek, başkalarıyla birlikte kendini de kandırmaktır. Kültürel, siyasi, ahlaki, sanatsal, vb. bu yozlaşma olmasa sermaye birikim süreci tıkanır. Bunun Türkiye’nin kendisiyle ilgili bir yanı yok. En azından, olduğu kadarı, belirleyici değil; dünyanın haliyle ve o haldeki dünyada Türkiye’nin yeriyle ilgili yanı var.

Bunu kavramak için allame olmak gerekmiyor. Türkiye’nin son yirmi yılında açıklaması açıkça var. Ne zamandır Türkiye’de yerinden oynamayan tek bir insan bireyi dahi kalmadığı için çivisi oynamayan bir değer de kalmamıştır. Sermaye sınıfı kendi yol açtığı sonuçları denetleyecek güçte ve çapta olmadığı için Türkiye bunca yıl kırlardan kente doğru, ortada ne kent ne kır bırakan bir göç süreci yaşamıştır. Bu süreç, önü baştan tıkalı kapitalist birikimin çapsızlığına çatmış, ne ona ne de göçenlere yaramıştır. Bu yüzden milyonlar uygarlıkla bağı bulunmayan bir boşlukta “tutunamadan” yüzmektedirler. İnsan için bu ortamda birinci mesele ne yapıp edip “tutunmak”tır. İnsanlar yoz olanı seçip ona tutunmamaktadırlar; bulduklarına tutunmaktadı rlar. Buldukları, kapitalizmin onlara verdiğidir. Daha iyisini de, fazlasını da vermeye gücü yetmiyor; yetseydi verirdi ve kendini de ateşe atmazdı zaten. “Bu kapitalizm değildir, çarpık çurpuk başka bir şeydir,” demenin de bir anlamı yok. Türkiye’de kapitalizm budur işte!

Örnekse, İstanbul’a bakın ve görün. “İstanbulumuz”u ve onun gibi bütün büyük şehirlerimizi bildiğimiz hallere sokan ne oralara doluşan köylüler, ne de onların beraberlerinde getirdikleri “köylü kültürü”dür. Sittin senedir şehirli yerleşik burjuvazinin kör tamah ve nemelazımcılıkla, meymenetsiz taklitçi kültürü, onulmaz zevksizliğiyle yarattığı kendi eseridir. İstanbul’u Beyoğlu entellektüellerinin dillerine pelesenk “megaköy” diye nitelemek, bu ülkenin hayatta kalma derdine düşmüş bütün insanlarına bühtandır.

UMUT NEREDEN DOĞACAK?

Söz işte tam da burada, tarihin sık sık toplumların önüne çıkardığı can alıcı soruya geliyor: Bu kültürel, estetik, etik, siyasi çürüme ve çöküntünün arkasından bir umut doğar mı?

Bu çöküntünün arkasından yükselen bir sınıf kendi değerler sistemini de yükselterek gelecekse umut neden doğmasın ki? Ama Türkiye’de böyle bir burjuva sınıf yok. Olanı da zaten, her türlü değeri kendisiyle birlikte alçaltarak “yükseliyor”. Yükseldikçe kendi zaaflarının, aczinin idrakine varıyor ve o idrak karşısında çaresizliğine “çare” bulmak için çırpınıyor. Ölmeden çürümeye başlamış bedenin çırpınışı... Yarınlardan endişe edenler öyle bir burjuva sınıfın oluşmasını beklemeye ne kadar tahammül edebilirler?

Yükselen emekçi sınıflar mı kendi değerler sistemini yükselterek gelecek ve çöküntünün arkasından umut dönemi başlayacak? Böyle bir emekçi sınıf da yok. O yok, bu yok, o halde bu ülkede “yarın” da yok! Tarihin sık sık önümüze çıkardığı can alıcı soru ortada, ama yanıt yok.

Böyle bir durum olmaz, olamaz. Yanıt bir yerden zorunlu olarak fışkıracaktır. Toplumsal evrimin “zorunlu” bir gelecek durumu yoktur, “amaç”ı yoktur diyenlere en keskin yanıt bu dönemeçlerde verilir. Varsa da böyle, yoksa da böyle!

Nerden fışkıracaktır “zorunlu yanıt”?

Mantıken ya da tarihen “zorunlu” olduğu için değil, zorunlu olduğu yerden, maddi realiteden, “hayat” diye yaşanan süreçlerden fışkıracaktır.

Marksistler, sosyalistler yarınlar için koydukları çıtayı bugüne kadar genellikle yüksek tuttular. O kadar yüksek tuttular ki, hedefleri kendileri için bile ütopya haline geldi. Bu çıtayı, gerçekliği hesaba katarak, ama ona uyarak ve teslim olarak değil, karşı çıkarak düşürmek gerekir.

Yanıt, başka bir seçenek zaten bulunmadığı için, karşımıza yozlaşmanın bin bir türü ile çıkan milyonlarca insandan gelecektir. Bu yanıt çok kaba saba olacaktır diye ona kulak vermemek, onu beğenmemek, onunla elit ve soyut burjuva değerler sistemi adına alay etmek, daha da vahim sonuçlara götürür. Elde bu insan var. Bu insan ne yapar ve bu insanla ne yapılabilir?

Çözüm bu soruda.

Eldeki bu insanın kendi varlık koşullarındaki çarpıklığa itirazı doğal olarak “yıkmak”tan ileri giden bir vizyondan yoksundur. Toplumun her bakımdan tıkanmış, vizyonsuz kalmış oluşu aslında “halk” denilen toplamın içindeki sınıfların vizyonsuz olmasından başka bir şey değildir. İşte bu nedenle “yıkmak” ender de olsa bazen olumlu tarihsel işlev görmeye adaydır; Türkiye’nin durumunun özgünlüğü budur. Bugünkü insandan “yarın” kaygusu ve dört başı mamur bir gelecek düşüncesi beklemek doğru değildir, çünkü bu insan yarınsız bırakılmıştır. Eldeki insan kurmayı bilmeyen, ama kurulu olana da artık tahammülü kalmamış insandır. O insana biz, Marksistler sahip çıkmazsak, “sahip” çıkacak olanlar kapıda alesta beklemektedirler.

Marksistler kurmayı bilirler; bilmedikleri ya da vaktiyle bildikleri ama unuttukları şey, “yıkmak” tır. Kurmanın tek başına bir şey ifade etmeyeceğini, kurdukları pek çok varsayımın yıkılmasından öğrenmiş olmalıdırlar. Demek ki yıkmayı yeniden öğrenmedikçe Marksizmin de, insanlığın da önü açılmayacaktır.

Marksistlerin unuttukları “yıkıcı”lık, “tarih yapıcı” bir yıkıcılıktır.

Nedir yıkarken “yapmak”?

Kandırmaca mı? Hayır, en büyük ve en uzun kandırmacanın yıkılmasıdır. Marksizm en büyük yanlış anlamalara ve haksızlıklara bu noktanın esası üzerinden uğratılmıştır.

İşçiler ne yaptılar, ne yapmaktadırlar? Bir ara, çok önceleri, makinalara saldırdılar. Daha sonra uzun süre, grev yapıp işyerlerini zarara uğrattılar. Bazen bir ülkede (1920-İtalya) ülkenin bütün fabrikalarını işgal ettiler. Nedir bu? Yıkıcılık.

İşçiler aslında insanlararası ilişkilerin belli bir türüne, işçiyi insan olarak değil, salt işçi –makine yerine konulan salt emek gücü– olarak yeniden üreten türüne saldırmaktadırlar. Kölelerin, köleyi yaratan ilişkilere saldırması gibi. Yoksul köylülerin kendilerini yaratan Avrupa’yı bütün bir çağ boyu yakıp yıkmaları gibi.. Maddi zenginliklerin tahribi gibi görünen bu yıkıcılık gerçeklikte, bu zenginliklerin haksız, insan israfına dayalı ilişkiler temelini yıkmak içindir. Marksizm, “yıkıcı” eylemin bu “öz”ünden tutmaktır ve tutmaktadı r.

Bu yıkıcı eylemin desteklenmesi haksızlığa uğratıldığı için “haklı” görünenlerin desteklenmesi değildir. Yani Marksizm, insanlığın vicdanı değildir. Vicdan sınıflı toplumda hep marjinaldir, Marksizmin marjinallikle ilgili hiç bir yanı yoktur. Sömürü ilişkilerinin yıkılması için yıkıcı eylem insan toplumunun eşitlik ve özgürlük yönündeki evriminin, dolayısıyla doğrudan bekasının kurucu eylemidir. Bu eylem, plan, zaman, olanak, aşama vb. akıl ve tasarımla sıraya konulmuş bir projenin işçiliği yapılarak yapılmaz. İşin bu tarafı, yönetme işidir, devlet işidir. Tarih yapıcı eylem, işçi (emekçi) ortadan kalkıncaya kadar onun bulunduğu yerdedir. Evrimin dinamiği orada işler. İşçinin dönüp kendi yaptığını yıkması da budur. Reel sosyalizmin yıkılmasından sosyalizm için çıkarılacak derslerden biri de budur.

Marksizmin kendini “yıkıcı” işçi emekçi–eylemiyle bütünleştirip tarih yapıcılığını üstlenmesinde bir kurgu hatası görenler ve bu hatayı düzelterek Marksizmi de düzeltmeye kalkışanlar günümüzde çoğalmıştır. Bunlar Marksizmi, yıkmadan yapmaya, zaten hep “yapıcı” ve “ilerletici” olduğunu varsaydıkları kendiliğinden evrimin kendisine katılmaya çağırmaktadırlar. Marksizmden, burjuvazinin kendi muhkem alanında burjuva projelerle yarışmasını ve baskın gelmesini istemektedirler. Marksizmi yıkıcı özünden arındırmak bunların bugünkü vurgularıdır. Yani Marksizm, taş üstüne taş koysun, kendi ezberini bozsun ama, toplumun ezberini bozmasın demektedirler. Bu yanından da bakalım:

Yaptığı her şey her somut insan için ve somut insanlık için açık bir “yıkıcılık” demek olan kapitalist ilişkiler sistemini yıkmaya dönük bir kurgudaki “yıkıcılığın” insanı kuşatan kültüründen, yaratıcılığından, estetiğinden yoksun olmak insanlığından olmaktır. Bunları kapitalist ilişkilerin öyle değil de böyle gelişmesinde aramak, kendi dışında aramaktan başka bir şey değildir.

Yabancılaşmanın bundan kötüsü olamaz.

Marksistler dikkati bu noktaya toplayabildikleri oranda, çökmekte olan toplumun sağlıklı gelişmesini garanti altına alan yeni bir seçeneği yalnız bu ülkenin insanlarına değil, bütün dünyaya gösterebileceklerdir. Bura insanının sorunu bütün insanlığın sorunudur çünkü.

Teorik bir çağrı değildir günümüzün Marksistlerden, solculardan beklediği. Toplumun bugünkü haline bakarak, bu toplumdan şu çıkar, bu çıkmaz diyerek işin içinden çıkılamaz. Kaçıp sığınmak için hala yozlaşmamış, çökmemiş yer var mı diye kapitalizmin şurasında burasında eşelenmek de çare değildir. Yenisini üretmeye mecalleri yoksa ve illa geçerli kalmış bir değer lazımsa Marksistlere, bunu kendi geçmişlerinde arayıp bulmak onlara düşmektedir.

Kapitalizm topyekün yıkıma, çürümeye dönüşmüştür. Ayakta durabildiği yerlere dikkatlice bakılınca bunu tarihsel birikimi aracılığıyla değil, insan denilen varlığı her bakımdan ezip köleleştirerek başarabilmekte olduğu görülür. Kapitalizmin tarihsel birikiminde korunmaya değer, geleceğe kalacak ne değer varsa –çok da vardır, çünkü hepsi insan aklının ve emeğinin ürünüdür– onu mahkum etmektedir. Kapitalist egemenlik bugün o değerler sayesinde ve onlarla değil, onlara rağmen, onların her birini fütursuzca ayaklar altına alarak ayakta durabilmektedir. 11 Eylül 2001’i izleyen olaylar, gelişmeler, durumlar kapitalist “demokrasi ve özgürlük”ün “meşru müdafaa” refleksinin ne ölçüde kendi tarihsel değerlerini yok sayma ve yok etme yönünde işlediğini göstermediyse başka hiç bir şeyi göstermedi. Kapitalizmin tarihsel birikimi, kapitalizm yıkılıp tarihin çöp sepetine atılmadıkça insanlığın kazanç hanesine yazılmayacaktır.

İNSANLIKTAN NE KALDIYSA

Nedeni çok basit. Somut tanımlanmış insanı ve insan için tanımlanmış somut çıkarı kapitalizm kendi gelişmesinin engeli olarak görmektedir. Son derece doğru, isabetli bir tespit! Somut insanın, bulunduğu yerde kendi öz savunmasına her eylemli girişimi kapitalizmi yıkımla yüzyüze getirir.

Bundan şu çıkar ki, kendilerini siyasette, kültürde, ekonomide, vb. temellendirmek durumunda olan solcular, sosyalistler, Marksistler kendi usluplarına yönelmeden bu işi başaramazlar. Ölçüyü burjuva standartlardan aldığınızda kültürel yozlaşmaya en çok uğrayanların –eğer gözünüz aydınlardaki yozlaşmayı görmek istemiyorsa– işçiler, emekçiler olduğunu şaşkınlıkla görürsünüz. Beis yoktur, çünkü onlar kapitalizmin her tasarrufunun mağduru oldukları gibi kültürel yozlaşmasının ve yozlaştırmasının da mağdurlarıdırlar. Ötesini istemeden, kapitalizmin elinden insandan ne kaldıysa kurtarmak için bile sol yığınak bu mağdurların direndikleri yere yapılmalıdır.