Ne Yapmalı?

 

1990’lı yıllar Sovyet sisteminin çöktüğü, sosyalizm mücadelesinin bütün olarak gerilediği ve Marksizmin büyük ölçüde gözden düştüğü yıllar oldu. Yeni Dünya Düzeni ve “küreselleşme” ile birlikte liberalizm ekonomik strateji olmanın ötesinde dünya çapında ideolojik bir hegemonya kurdu. Bu ise, solun tahayyüllerinde kırılmalara yol açtı. Post-modernizmin Marksizme saldırısı etkili oldu. Sınıftan kaçış eğilimleriyle birlikte devrim ve sosyalizmin gerçekleşebilirliğine inanç köreldi. Böyle bir ortamda, yeni toplumsal hareketler de sınıf mücadelesi perspektifinden bağımsız rollere soyundular ve öyle algılandılar. Sonuçta, 90’lı yıllar, sınıf mücadelesinin ideolojik açıdan gerilediği bir dönem oldu.

Bu eğilimlerin tümü şu veya bu ölçüde genel olarak solda siyasal, sendikal, mesleki örgütlenmelerde izdüşümlerini yaratmıştır. Ancak bu koşullar şimdi hızla değişiyor. Yeni bir dönemi yaşıyoruz. Küreselleşmenin ideolojik yaldızları döküldükçe gerçekler ortaya çıkıyor. Dünya kapitalist sisteminin krizi derinleşiyor. Artı-değer sömürüsü nerdeyse bütün topluma doğrudan şamil hale geldi. Kapitalizm, 20.yy. boyunca boyun eğdiği tüm sınıfsal uzlaşmaları süratle yırtıp attıyor; yaşadığı yenilgilerin yarattığı nefretle insan bireyinin tüm sıfatlarına saldırarak ve onu köleleştirerek yol almayı planlıyor. Siyasal gericilik, solun kimi kesimlerine hala çıkar yol olarak gözüken Avrupa demokrasisini de kapsayarak tüm dünyada dalga dalga yayılıyor. Ancak bunları sistemin kendini yeniden üretme potansiyellerini tükettiğinin işareti olarak da görmek gerekir.

Araştırmaların gösterdiği gibi dünyada ve Türkiye’de, kapitalist sistem tarihinin en büyük gerilemesini yaşamaktadır. Bu, işçilerle, emekçilerle, tüm ezilenlerle sermaye arasında, yönetilenlerle yönetenler arasında çelişkiyi derinleştirmekte ve örgütlenmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu olgunun gündelik faaliyetle bağı kurulmalıdır. Kapitalizmin onarılması değil, yıkılması gereğinin sosyalizmin nesnel bir imkan olarak kendini gösterdiği bu süreçte kitlelerin bilincine çıkarılması bütün politik faaliyetin ana ekseni olmalıdır. Emekçi sınıf karakterli yeni bir iradenin devreye girmesi gerekiyor.

İlk iş 90’lı yılların ideolojik atmosferinden kopuşu gerçekleştirmektir. Bu işin görülmesi, post-modern akımların sol uzantılarına, liberalizme, milliyetçiliğin yeni tezahürlerine ve Türkiye’de Kemalizme karşı ideolojik ve teorik mücadeleyi gerekli kılar. Aynı zamanda, yaşanılan süreçlere politik müdahalenin koşullarını yerine getirmek için kollektif bir iradenin inşa edilmesini gerektirir. Bu irade doğrudan bir siyasal örgüt yaratmak olarak değil, ideolojik-politik, teorik bir bütünlük, kapitalizme karşı topyekün bir alternatif olarak düşünülmelidir. İzlenecek strateji ise, geçmişte olduğu gibi, işçi sınıfı dışındaki toplumsal hareketleri kendine tabi kılarak değil, hegemonya yoluyla sınıf mücadelesine aktif bir tarzda eklemlenmelerini sağlama yönünde olmalıdır.

Söz konusu olan, doğrudan bir sınıf partisi değildir. Sınıf partisi ideolojik mücadele ile kazanılacak bir şeydir, baştan vaazedilen değil. Sınıf mücadelesinin bugünkü tarihsel koşulları, geçmişten farklı olarak –kapitalizmin tarihsel olarak aşılmasının gecikmişliğini de içeren– evrensel düzeyde “geçiş” özelliği taşımaktadır. Bu özellik mücadelenin örgütlenme biçimlerini de farklılaştırmaktadır. Ancak, farklılıklar ne denli zengin olursa olsun, sınıf perspektifi vazgeçilemez temel düsturdur.

Ne tartışırsak, ne yaparsak emekçilerin bilincinde sıçrama yaratır? Sendikal bilincin ürediği –ya da onun dahi üremekte zorlandığı– bir yerde, siyasal bilincin üreme şartları, dinamikleri neler olabilir? Emek örgütlerinin krizini tespit edip çözüm doğrultusunda tartışma açmak; sorunları demokrasiye indirgeme hatasına düşmeden somut çıkarlarla siyasetin ilişkisini ve iktidar perspektifi arasındaki bağı yeniden kurmak; işçi hareketine sızan faşist hareketle ve siyasal İslamla yüzleşmek, bunu ideolojik ve politik açıdan gündemimize almak ilk işlerdendir. “Emekçileri, işçileri devletten, sermayeden, onun partilerinden bağımsızlaştırmanın”, her türlü sosyal-demokrasiden ayrımı gerçekleştirmenin yolu buradan geçecektir.

Her krizde biraz daha gündeme gelen ve zaten gelmesi gereken sorun sistem sorunudur. “Sokaktaki insan”da artık, “Sistemi sorgulamak gerekir,” demektedir. Krizlerin ardından gelen her “istikrar paketi“nin yığınları daha da yoksunlaştırıp mülksüzleştirdiğini herkes görebiliyor. Sorun, ortada tutarlı bir seçeneğin olmamasında. O nedenle bugün sermayenin mal ve hizmet üretimi üzerindeki mülkiyet ve denetimini temelden sorgulamayan bir siyasal hareket, Türkiye koşullarında, bir yanda kaba bir “antiemperyalizm”le “milletin bölünmez bütünlüğü” edebiyatına yaklaşmaktan, öte yanda sol liberalizmle AB muhipliğinden öteye geçemez, geçemiyor. Önceki sayılarımızda söylediğimiz gibi, sınıf mücadelesinin sonuçsuz kalarak sürdüğü her yerde toplumsal çöküş kaçınılmazdır. Bunu önlemenin yolu, sınıf mücadelesini kapitalist sistemin bütününü hedef alan bir doğrultuda yükseltmekten geçiyor.