Herkes kendi bacağından

Türkiye’de bağımsızlık önce sermayenin gözünden düştü. Yerine “karşılıklı bağımlılık” diye bir kavram kondu, yüceltildi. Bundan, “ulus-devlet”in sahneden çekilmekte olduğu sonucu çıkarıldı.

Buradan sert ve ilginç bir tartışma başladı. Tartışmaya kendilerine sosyalist diyen, Marksistliklerine hiç toz kondurmayan solcular da girdi ama asıl (Marksist) solun kendi kavramlarıyla girilmesi gereken yerden değil.

Bu “sol”un şimdilik yapabildiği, gelişmenin peşinden sürüklenmek. Ulus-devleti “zayıflatan” gelişmelere destek verirken görünürde haklı. Bugüne kadar ne çektiyse, burjuva sınıfın kendini ulus olarak örgütlediği, tarzı bağımsızlık, ideolojik temeli milliyetçilik olan ulus-devlet’ten çekti. Şimdi hazır, tarihsel evrim ya da emperyalist “küresel” dayatma bu “musibet”ten kurtulma olanağı bahşediyorsa, niçin itiraz etsin ki?

Oysa bu kavramlarla burjuva sınıfın ilişkisi başkadı r, Marksist solunki başka.

Ulus-devlet ve bağımsızlık ile burjuva sınıfın ilişkisi ilkeseldir. Kendi ilkesidir, vazgeçer de. Bize ne? O öyle görmüş, çıkarı bunu gerektirmiş... Kendisi bilir –ve biliyor da!

Bu kavramlarla Marksistlerin ilişkisini her yerde ve her zaman emekçi sınıfların çıkarı belirledi. Burjuva sınıf kendini “ulus-devlet” olarak örgütleme mücadelesine giriştiğinde onlar buna, kendi dayanakları açısından yarar gördülerse katıldılar, görmedilerse katılmadılar. Yani bu konuyla ilişkileri ilkesel değil, pratik-siyasal nitelikli oldu hep. Bu konuda hata yapmadılar.

Bugünkü tartışmada burjuva sınıfın bir kısım “sol” ve sağ (milliyetçi-faşist-dinci) sözcü ve temsilcileri “bağımsızlıkçı” ve “ulus-devlet”ten yana, bir itiraz geliştiriyorlar. Bu itirazın bahanesinde ve içeriğinde söz gelimi Devlet Bahçeli ve İlhan Selçuk’un yan yana gelebildikleri söyleniyor. Gelirler, bundan bize ne?

İşçi sınıfı siyasetinin kendi bağımsız “bağımsızlık” yaklaşımının ne olduğu önemli. Ulus-devletçiler de, küreselleşmeciler de sonunda emekçilerin emeği, çıkarı üzerinde tepiniyorlar. Bizim “kendi” sözümüz ne?

Bizim sözümüz bağımsızlıktan yanadır. Bu “bağımsızlık”, emekçi sınıfın kendini “devlet” ve “toplum” olarak örgütleme hedefinden başka bir şey değildir. Her zaman olduğu gibi bugün de dünya sermayesinin etek taşıyıcısı süreçlerin sınıfsal dinamiklerine itirazı ve direnmeyi içerir. Burjuva ulus-devletten kurtulmanın yolu “küresel” dayatmayı eteklemekten değil, bu itirazdan ve direnmeden geçer. Bu anlamda hem bağımsızlıktan yana, hem ulus-devletçi olmak da mümkün değildir. Ulus-devletin somutu, sermayenin (burjuvazinin) çıkarı ve iktidarıdır.

Sorun emekçi sınıfın içeriği böyle tanımlanan bağımsızlık hedefiyle tezat teşkil etmeyecek biçimde kavranmışsa, güncel siyasi tavır yönünden de emekçi sınıf çıkarı bağımsızlıktadır. Çünkü sorunu alevlendiren, bugünkü dünya koşullarını dünya emekçileri aleyhine kökten ve yeniden düzenlemekte olan emperyalizmden başkası değildir. Bağımsızlık şimdi doğrudan halklara lazımdır; ulus-devletlerin böyle bir ihtiyacı ve derdi kalmamıştır. Ulus-devletin ideolojik, politik enstrümanlarıyla bağımsızlık ne korunabilir, ne de yeniden kazanılabilir.

Önümüze sürülen çatışma tablosu zaten hepten yalan. Gerçek, bu tablonun altındaki ekonomik süreçlerde. “Ulus-devletten yine ulus devletin kendisi vazgeçiyor”... Liberallerin topluma –ve bu arada “sol”a– keyifle izlettikleri bir illüzyondur bu. Oysa yapılan, uluslararası sermayenin yeni bir “irade planlaması”ndan ibarettir. Ulus-devletin eksilen kısmı dünya çapında bir iradeye eklemlenip yine emekçi sınıfların ve halkların karşısına, içi boşaltılmış bir heyula gibi değil, gerçek bir dev gibi dikilmektedir.

Bunlar “dolambaçlı, ideolojik laflardır” denmektedir elbette. O zaman somutundan ve şimdi yaşamakta olduğumuzdan bakalım.

Devlet bir zamandır “küçültülüyor”! Yarısı “gitti bile”. Peki, Türkiye ulus-devletinin bu yarısının nereye gittiği, ordan büyüyerek “Derviş” kılığında geri dönmesinden belli değil mi?

Daha somut bir şey lazımsa, elinden nafakası alınan tütün ve pancar köylülerine, emekli kuyrukları nda ömür tüketenlere, fırlatılıp işten atılan milyonlarca işçiye, şaşkın ve çaresiz memura soracaksın. Cesaretin yoksa işsizlere hiç sormayacaksın!

Nasıl soralım? Şöyle: “Ulus-devletin büyütülmesinden mi yanasın, yoksa küçültülmesinden mi?”

Yanıt:...!

Muhtemeldir ki, ne “ulus” kalır orta yerde, ne de devleti.

Bağımsızlığın gerçek solcu, Marksist içeriği burdan, emekçinin kendisinden başlar.

Burjuva sınıf nasıl lazım geldiğinde kendini ulus olarak kurmak için halkını haşat etmiş, bunun adına “kurtuluş” demişse, şimdi gene lazım geldiği için kendi ulus-devletiyle gerekeni yapıyor, adına “küreselleşme” diyor.

Buna direnç ve itiraz, hala ulusal kapitalizm rüyası görebilen Kemalist aydın direncinden ve hobisinden ibaret olamaz ve kalamaz.