Halkın gündemi ve siyasal irade

Kriz ortamı ülke emekçilerinin yıllardır ürettiği değerlerin kimler ve hangi sermaye kesimleri tarafından nasıl gaspedildiğini gözler önüne sermekle kalmadı, belirli (ve yabancı) ellerde yeniden yoğunlaşmasına da zemin hazırladı. Yaşanan kriz, bu topraklar üzerinde üretilen servetin –ve “kamu yararı”nın– sahipliğinin el değiştirdiği bir yeniden paylaşım kavgasıdır. Yurt düzleminde olduğu kadar uluslararası düzlemde de mevcut birikimler yeniden paylaşılmakta, emek üzerindeki sömürü ayrıcalığı yeniden tanımlanmaktadır.

Kriz dönemleri, hükümetler için “pahalı” operasyonları gerektiren “yüksek riskli” dönemlerdir. Yürütülen yeniden paylaşım operasyonlarının toplumsal, ekonomik ve siyasal maliyetleri geniş çalışanlar kitlesinin yanısıra küçük üreticilerin ve esnafın, küçük-orta toprak sahibi köylülerin, dar ve sabit gelirlilerin sırtına yıkılmaktadır. Çerçevesi demokrasi ayıbı ayyuka çıkmış 12 Eylül “hukuku” ile belirlenmiş mevcut siyasal rejim de, ülke halkının hayati çıkarlarını ve iradesini hiçe sayan siyaset ve uygulamaları kolaylıkla devreye sokabilmektedir.

IMF ve Dünya Bankası, doğrudan temsilcisi olan bakanlarla, işbirlikçisi politikacılar ve kamuoyu oluşturucularıyla birlikte bu siyasal iradenin arkasındadır. Halkı soyup soğana çeviren politikalar ve uygulamalar karşısında gıkı çıkmayan sendikacılar çoğunluğu ve kitle örgütü yöneticileri bu siyasal iradenin fiilen arkasındadır. Tutarlı ve kararlı bir muhalefet yerine bu politikalara boyun eğen veya itiraz eder görünen parlamento içi ve dışı başka siyasal aktörler de bu siyasal iradenin arkasındadır. “Sosyal demokrat” CHP, Ecevit-Derviş koalisyonunun ülkeyi “dünya”ya uyarlamasını bekleyip, halkın çektiği sıkıntıyı ola ki bir genel seçimde oya tahvil beklentisi içinde yerinde saymakla meşguldür. Her renkten ve sesten “yeni oluşum”cular “dünya” ile ulus-devlet arasında koz paylaşımından kendilerine siyasal kariyer çıkarma hesabı ile gün dolduruyorlar.

Kriz döneminin ekonomik yeniden paylaşım kavgaları siyasal rejimin yeniden düzenlenmesi beklentileriyle elele ilerliyor. Büyük sermaye, bağlantılı olduğu iç ve dış çevrelerle ilişkili olarak yeni siyasal aktörleri öne sürme, bazılarının önünü kesme denemeleriyle gündemi işgal ederken ordu üst kademesi hükümetten ayrı, özerk, meşruiyetini kendinden alan bir “organ” gibi siyasal, ekonomik, toplumsal sorunların doğrudan muhatabı haline geliyor.

Dünyanın gidişi ve ülkenin “stratejik kozları”, iş başındakilerin ABD ve NATO eksenli özel misyonlar yüklenerek ülkeyi akıbeti hiç de meçhul olmayan maceralara sürükleme heveslerini besliyor. Buna fazla hevesli görünmemeye dikkat edenlerin de sözde bir takım “emrivaki”ler karşısında “çaresiz” kalabileceklerini önceden ilan etmeleri ayrıca anlamlıdır. (Ecevit’in Ocak ayında ABD seferi öncesi Dışişleri Bakanının demeci: “ABD bize rağmen Irak’ı vurabilir.”)

Bu durumda, krizden ve kriz dönemi hükümet politika ve uygulamalarından büyük zarar gören işçi sınıfının ve sosyalist solun kendi bağımsız siyasal kürsüsünü oluşturarak sesini yükseltmesi, ülke gündemine müdahale edecek bir siyasal iradeyi ortaya koyması gerekiyor. (Bunda çok geç kalınmış olduğu doğrudur. Ama gecikmenin neresinden dönülse kârdır.) Sınıfı –ortak çıkarlarını gözeterek– dara düşen köylüler ve esnaşa, kamu çalışanları ve özel sektör çalışanı hizmetlilerle bir araya getirecek; on milyonlarca işsizin, emeklinin ve sair dar ve sabit gelirlinin, bugün ortada kalmış, geleceği karanlık geniş gençlik kitlesinin, demokratik hak talepleri kaale alınmayan Kürtlerin, ekonomik sıkıntı altında özgürlük talepleri bastırılan kadınların ve tüm ezilenlerin desteğini kazanacak; çalışanların acil ekonomik-demokratik hak taleplerini, genel siyasal demokrasi hedefini öne çıkaracak ve mevcut Emek Platformu’na da iş görücü, sonuç alıcı bir dinamik katacak acil bir programla ortaya çıkmak gerekiyor. Bu arada sosyal tabanında rejime muhalefet dinamiklerinin yer yer süregeldiği sosyal demokrat ve Kemalist çıkışlarla ve olası Müslüman duyarlıklarla da iletişimi, eleştirel teyakkuzu elden bırakmaksızın, ihmal etmemek gerekiyor. Kısacası, IMF-Dünya Bankası politika ve uygulamalarıyla azgınlaşan büyük sermaye saldırısına karşı doğrudan emekçi iktidarı perspektifini içinde taşıyan kararlı bir genel itiraz ve direniş cephesi oluşturmaya yönelmek büyük aciliyet kazanıyor.

Böyle bir siyasal cepheyi örmenin bir ön-koşulu, sosyalist soldaki siyasal öznelerin çoğunluğunu büyük sermaye politikalarına karşı birleştirecek böyle bir siyasal programın oluşturulmasıdır. Ama ondan da öncesi, öyle bir programla ortaya çıkma ve onun arkasında durma iradesinin gösterilmesidir. Ne isteneceğini, ne yapmak gerektiğini belirlemek çok zor olmaz. Yaşanan hayatın dayattığı ihtiyaçlar ve taleplerle çözüm perspektifleri, yani halkın gerçek gündemi ayan beyan ortadadır. Sorun, bu gündemin ardında direnişe geçmek için bir araya gelme iradesinin gösterilip gösterilmeyeceğindedir.