AB, Türkiye'de tam bir 'sınıf'

kukla2AB’nin merkez şartları zaten var. Şimdi “çevre şartları” her bir ülke için ayrı ayrı oluşuyor ve “genişleme”nin kapsamı ortaya çıkıyor. Türkiye için özel olarak hazırlanmış ortaklık şartları da, bir pazarlık belgesi olarak açıklandı. Belge Türkiye’nin şartları ile çatışıyor, bu da doğal, ve bu yüzden de tartışma yaratıyor. O da doğal.
Belge’nin iki boyutu var, çünkü zaten sürecin de iki boyutu var. Bunu anlamak, dünyayı “yuvarlak bir yıldız” dan ibaret algılama ahmaklığından kurtulmakla mümkün.

Biz mi AB’ye gidiyoruz, o mu bize geliyor? Küreselleşmenin bölgesel bir boyutu olarak AB bize geliyor. Bu nedenle hafızamızı kaybetmemize gerek yok. Biz yerli yerimizdeyiz. AB Türkiye’ye, bir yandan “Batı” olarak geliyor, bir yandan da “sınıf” olarak. Bundan doğal ne olabilir? Çünkü o bir “Batı” “kapitalizmi”! Türkiye’ye dayatılan şartlar bu iki veçheyi de kapsıyor.

AB’nin “Batı” olarak gelişinden Hükümet ve iş çevreleri birlikte rahatsız oldular. “Sınıf” olarak gelişinden, Hükümet ve iş çevreleri, birlikte memnun.

AB’yi, yani kimilerine göre ulus devletlerin de üstüne çıkan bu kavi “birliği” “Batı”-“sınıf” veya “Batı”-”kapitalizm” diye bölerek görmemiz, herkeste bir parça bulunduğunu gözlediğimiz kafa karışıklığı nedeniyledir. Bölüp açarsak, kafamız karışmaz.

Ne istiyor AB, önce “Batı” olarak? Kıbrıs üzerindeki ipoteğini hafiflet. Kürtlerin kimliğini tanı. Askerleri siyasetin dışına çıkar. Bugünkü, hem demokrasi hem değil veya ne demokrasi ne değil olan durumdan çık ve “kendine göre” de olsa, kabul edilebilir bir demokrasiye geç.

Demesi kolay, gel de sen yap! Hükümeti ve iş çevrelerini kızdıran istekler bunlar. Nerden çıkardın bunları, bunun AB ile ne ilgisi var, sanki senin böyle kusurların yok mu, bizi köşeye sıkıştırma, sen sermaye birikimini hakkıyla yapmışsın, sana kolay geliyor söylemesi ama ben nasıl yaparım, bunu düşünsene.. diye kızıyor Hükümet ve iş çevreleri. Böyle olunca da yüreği hopluyor pek çok kişinin ve çevrenin, eyvah AB’ye girme fırsatı, “demokrasi fırsatı” kaçacak diye. Tepki gösteren Hükümet ve iş çevreleri haklıdırlar. Bunlar bizim iç işlerimiz, ulusal işlerimiz demekte de haklıdırlar. Bunu AB anlıyor ve anlayış gösteriyor. “Batı” olarak Türkiye’den istediklerini, gene “Batı” olarak pazarlığa açık tutuyorlar. Anlamayan, AB’den demokrasi geleceğini uman, demokrasinin bizim kendi iç işimiz olduğunu anlamayan bizleriz.

Demokratikleşmeyle ilgili konuları bu işe karıştırma diyen Hükümet ve iş çevreleri ayrıca şu bakımdan da haklıdırlar: AB, onun merkez güçleri de dahil, katılan herkes için bir ekonomik projedir. Hatta öyle, katılan herkes kapitalizmini geliştirsin diye düşünülmüş de değil, ancak en büyük kapitalist güçlerin katılıp yarar temin edeceği finansal bir projedir. Bununla demokrasinin, gerçekten de ne ilgisi var? Şöyle bir ilgisi var elbet: Demokrasi, Türkiye koşullarında, AB kapitalizmini içselleştirmeyi denetlenebilir bir süreç olmaktan çıkarabilir.

Gelelim AB’nin Türkiye’ye “sınıf” olarak gelişine. Bundan Hükümet ve iş çevreleri memnun. Bekledikleri de zaten bu değil midir? Uygulanan ve memurlar aç kalıp sokaklara dökülse de, işçiler yoksulluktan kırılsa da, halkın sıkıntıdan derisi kemiğine yapışsa da asla ödün verilmeden uygulanacağı her gün bir keç kez yüzümüze söylenen ekonomik programa bakarak, gelen AB’yi teşhis edebiliriz. Bu “sınıf” olarak, “kapitalizm” olarak gelen AB’dir. Onu teşhis etmek için gelip giden heyetleri beklemek hiç gerekmez, bu zaten bizde de öteden beri varolan AB’dir. TÜSİAD’dır, Hükümettir, ordudur, devlettir vs.’dir... AB’ye ortaklık, içimizde çözülecektir.

“Pürüzler”mi var? Bunların demokrasiyle, milliyetçilikle alakası yoktur. Kapitalist bütünleşme başka nedir ki? Büyük küçüğü yutarken küçük hiç mi bağırmasın? Bu güç durumunda Türk sermayesinin başını demokrasiyle derde sokmak akıl karı bir iş midir? AB bunu görmeyecek kadar basiretsiz midir? Kürtçe televizyon, Kıbrıs’ta itidal, Ege’de uzlaşma... Peki, madem istemiyorsun, şimdilik kalsın der geçer. Diyecektir, demiştir de. Hükümetin direnmesi, gecikmesi, elini yavaş tutması, mesih bekler gibi AB’yi bekleyenlerin yüreğine korku salması bu nedenledir.

Hükümet haklı: Bu bizim iç işimizdir. Kürtlerin Kürtçe duyamamaktan daha ileri bir dertleri. İşçilerin, emekçilerin “düşünce özgürlüğü”nden daha çoktur istekleri. Kürtlerin TV’simi yok? Yanına devletin Kürt TV’si eklenirse Kürtler kurtulmuş mu olacak? İşçiler, çalışanlar için düşünce “özgür” olacak, eylem üzerinde yasaklar sürecek. Bu özgürleşme mi olacak?

Demokrasi Hükümetin ve sermayenin derdi değil. AB’nin de uzaktan bakarak —ve kendi çıkarını kollayarak— ne kadar derdiyse o kadar derdi. Peki, onların başını demokrasiyle derde sokmak kimin işi?

Bu soruyu sorunca, ister istemez “iç işlerimiz”e geliyoruz. Gelelim.

Süreç ilerledikçe sıkıntı, ekmeğini çalışarak kazananlara -veya kazanamayanlara- bugünü aratacaktır. Örgütsüzlük ve çaresizlik koşullarında “Ya sabır!” denilip susulacaktır. Suskunluğu, çaresizliği, yenilgiyi bu noktada reddetmek gerekir. Yıkımı, yıkımın sonucunu görmeden durdurmaktır bilinçli ve uyanık olmak. Siyaset de buna denir zaten. Herkes bilir sabrın bir sonu olduğunu. Herşeyi içine atmanın imkansızlaştığı o hudutta bildiğimiz ya da bilip de unuttuğumuz gibi
—benzetmek gibi olmasın ama— 15-16 Haziran gibi olur herşey. AB’nin bize “sınıf” olarak geldiğini görmek ve olup bitecekleri sınıf sezgisiyle görüp değerlendirmek sol siyasetin görevidir. Gene bizim başımıza kalıyor “demokrasi meselesi”ni çözmek. Nasıl çözmek? Ekmek meselesini çözer gibi çözmek: demokrasiyi devletin ve sermayenin elinden —ucu iktidar cebelleşmesine uzanan bir inatla— ekmeği aslanın ağzından sökercesine almak.

AB “Batı” olarak gelirken pazarlıkçı, “sınıf” olarak gelirken katıdır. Onun “sınıf” olarak, “kapitalizm” olarak gelişini, kapitalizmi kendi kanında ve canında yaşayanlar anlar. Geliyor, ve artık unuttuğumuz veya değiştiğini sandığımız pek çok şeyi de beraberinde getiriyor.

Kafamız karışmasın, gelen kapitalizmin evrensel gerçekliğinden başka bir şey değildir.