Ağaçlar ve orman

 

Sovyet sisteminin çöküşüyle birlikte Türkiye’nin Küba’dan sonra en zor durumda kalan ikinci ülke olduğunu söylemek abartma olmaz. Devlet, tarihinde ilk kez kaderini belirleyecek bir stratejik tercihi tek başına yapma zorunluluğuyla yüz yüze geldi.

Sovyetler Birliği’nin dağılması Doğu Avrupa ülkelerinin AB kapitalizmine ve güvenlik sistemlerine çeşitli derecelerde entegre olmasına yol açarken, Rusya ile ABD arasında, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Orta Asya’da   ve İran üzerinden Körfez bölgesine doğru yayılan geniş bir alanda şiddetli bir rekabet başladı. Gorbaçev’in ve Perestroyka iktisatçılarının Batı kapitalizmine bağladıkları umudun ve Ortak Avrupa Evi düşünün sönümlenmesiyle birlikte, Yeltsin sonrası yönetici kadrolar, Yugoslavya felaketinden de ders alarak Rusya’nın bölgesel çıkarlarını kollamaya başladılar ve Şanghay Beşlisi’nin (Rusya, Çin, Tacikistan, Kazakistan ve Kırgızistan) kurulmasına öncülük ettiler.

ABD ve Avrupa arasındaki sorunlu ve çelişkili birlik ile Şanghay Beşlisi arasındaki rekabetin en kritik bölgesini Türkiye oluşturmaktadır. NATO’nun hazırladığı 16 kriz senaryosundan 13’ü Türkiye’nin çevresinde yaşanacak sıcak çatışmalara ilişkindir.

ABD, AB’ye aday üye olmasını sağladığı Türkiye’yi yapısal reformlarla dönüşü olmayan bir yola sokmaya çalıştı. Bu yolda Türkiye, kendi iç rejimini ve hukukunu Avrupa standartlarına göre yeniden yapılandıracak, çok etnili ve kültürlü   siyasal temsili kabul edecek, Yunanistan’la olan sorunlarını ve Kıbrıs sorununu Batı’nın istediği biçimde çözecek, “eski güzel günler”deki gibi ittifakın Güney kanadının bekçisi, ayrılmaz ve uysal bir parçası olacaktı.

Bu arada Türkiye’nin Kuzey Irak ve Kürt sorunu, Kıbrıs ve Yunanistan’la olan anlaşmazlıkları, ordunun yeniden yapılandırılması gibi konularda ABD ve AB ile gittikçe artan bir gerilim yaşadığını değerlendiren Rusya Federasyonu, Başbakan Kasyanov’u göndererek Türkiye’ye “Stratejik Ortaklık” önerdi. Bu “Stratejik Ortaklık” deyimi, Çin ile Rusya arasında daha önce yapılan stratejik anlaşmayı (Nisan 1996) tanımladığı için, Türkiye’nin önüne alternatif bir “Avrasya” stratejisinin konulduğunu gösteriyor. Öte yanda, Karadeniz bölgesinde, AGSK’ya (Avrupa Güvenlik Savunma Kimliği) benzer/ya da alternatif bir yeni askeri yapılanma önerisi geliştiriliyor.

NATO ittifakı, bugüne kadar yaşanan bütün uluslararası/ve ya da bölgesel krizlerde Türkiye’nin başlıca güvencesi oldu. Ancak AB’nin, AGSK kapsamında kendi güvenlik örgütünü kurma girişimleri Türkiye’nin bu güvencesini zayışattı ve bardağı taşıran son damla olarak askerlerin AB’ye karşı kesin tutum almalarına yol açtı. 2003 yılına kadar kurulacak AMG’nin (Acil Müdahale Gücü) komuta kademesinde Türkiye’nin yer almaması, NATO’nun katılacağı ortak askeri harekâtlarda Türkiye’nin bir piyon olarak kullanılması anlamına geliyor.

ABD’de oğul Bush’la birlikte Soğuk Savaş döneminin en hegemonyacı-militarist kesimlerinin teori üreten vakışarından çıkarak iktidara yerleşmeleri, ABD dış siyasetinde Pentagon’un ağırlık kazanması, Balkanlar’dan Asya-Pasifik bölgesine ve özellikle Tayvan Boğazı’na kadar daha çok gerilime, daha çok silahlanmaya yol açacak.

Türkiye bu uluslararası zemin üzerinde ağır bir siyasal ve iktisadi kriz yaşıyor. Özellikle militer kesimin gözünde tablo çok açıktır: geleneksel müttefikler ülkeyi bölmeye, Sevr’i geri getirmeye çalışırlarken, geleneksel düşmanlar “stratejik ortaklık” öneriyorlar. Siyasal partileri, parlamentosu ve bütün karar alma mekanizmalarıyla Soğuk Savaş dönemine koşullanmış Devlet, büyük güçlerden bağımsız bir dış siyaset uygulamakta zorlanıyor ve kendi içinde mutabakat sağlayamıyor.

Başbakan’ın Avrupalı liderlerle aynı fotoğraf karesinde görünmek için Nice’te bulunduğu sırada askerlerin Kopenhag Kriterleri’ne gösterdikleri tepkiyle başlayan, jandarmanın sivillerin yolsuzluğuna el koymasıyla (Beyaz Enerji Operasyonu) devam eden ve Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen sempozyumda yüksek rütbeli subayların AB’ye kesin bir dille karşı çıkmalarıyla en yüksek noktaya ulaşan sürecin geriplanını farklı jeopolitik alternatiflerin yarattığı çıkar çatışmaları oluşturmaktadır.

Süreç, Devlet’in bütün kurumlarını etkilemekte, adeta karşı karşıya getirmektedir. Şevket Bülent Yahnici’nin İngilizce ve Türkçe olarak yazılan ve bütün devlet kademelerine ve elçiliklere gönderilen mektubu, “bizi bölecekler, Sevr istiyorlar,” demekte ve böylece MHP’nin askerlerin yanında olduğunu açıkça ortaya koymakta; ANAP geçmiş günahlarına askerlerin el attığını görerek çaresizce debelenmekte; Ecevit, MİT Müsteşarı’nın ağzından Genel Kurmay’ı eleştirmekte, solculuk icabı arada bir Cotarelli’yi fırçalamakta, hattâ AGSK konusunda NATO Genel Sekreteri Lord Robertson’u azarlamakta, ancak kimseye yaranamamakta ve jandarmanın demokrasiye kast etmeye hazırlanan “karanlık güçleri” de yakalamasını istemektedir! İTO Başkanı Mehmet Yıldırım, ekonomik sorunların ancak “örfi idare” altında çözülebileceğini vurgulamakta; IMF’ye karşı olan ve 28 Şubat’ta şeriata karşı tavır alan sendikalar kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen hiç bir konuda görüş bildirememekte; CHP, Tony Blair, Ricky Martin, pembe dumanlar ve konfetilerden vazgeçerek Şeyh Edebali hazretlerini keşfetmekte; “sosyalist solun umudu”, üzerine doğru gelmekte olan Leviathan’ın ayakları dibinde “sen git ya da ben gideyim” muhabbetini sürdürmekte; bir grup sosyalist ise askerlerin “milli demokratik devrimin tamamlanmamış görevleri”ni tamamlayarak sosyalizmin yolunu açacaklarını hayal etmektedir.

Durum kritiktir. Ülkede, iç içe geçmiş bir ikili iktidar vardır. Devlet’in esas çekirdeği bir noktada inisiyatifi ele alarak, bütün saşaşmaları belirleyecek, kısa olanları uzatıp, uzun olanları kısaltarak her şeyi kendi Prokrustes yatağına uyduracak, en azından bunu deneyecek gibi görünmektedir.

Duvar’ın yıkılışından bu yana ertelenen stratejik tercih kendini dayatmıştır. Tercih hangi yönde yapılırsa yapılsın (ABD’nin Avrasya-Ortadoğu bekçiliği ya da AB’nin denetiminde iktisadi ve siyasal reformasyon ya da Rusya-Çin ekseninde bağımsız Avrasya siyaseti), hâkim sınıflar ve Devlet’in çeşitli kesimleri arasındaki çıkar çatışmaları şiddetlenecektir.

Ormanın kökünden sökülerek kendisine yer aradığını görmezden gelerek tek tek ağaçlarla ilgilenmek, gerçek gündem büyük ve tarihsel bir açmazı işaret ederken, yapay gündemlerin içinde rol kapmaya çalışmak faydasızdır.

Karl Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i kitabının birinci bölümünde şöyle der: “Fransızlar gibi, ulusların hazırlıksız yakalandıklarını söylemek yeterli olmaz. Bir kadın ya da bir ulus, önüne çıkan ilk maceracının tecavüz edebileceği savunmasız bir konumda olduğu için mazur görülemez. Bu türden ifadeler sorunu çözmez, sadece ona değişik bir biçim verir. Otuz altı milyonluk bir ulusun, nasıl üç dolandırıcı tarafından apansız ele geçirildiğini ve hiç karşı koymadan esir edildiğini AÇIKLAMAK GEREKİR.”