Türkiye Tebeşir Dairesi

Türkiye, yolu her çatallaştığında mutad bir tartışmanın içine girer. Anlamsız bir tartışma değildir bu. Yaklaşık 200 yıllık geçmişi olan bir tartışmadır. Cumhuriyet bu tartışmanın içinde –ancak o tartışmayı aşarak değil, içine alarak– kurulmuştur. Tartışmanın bitmiyor olması, tartışmayı beceren bir toplum olmamızdan değil, tartıştığımız şeyi hayatın içinde çözebilecek kadar atak bir toplum olmayışımızdan dolayıdır. Tartışma, Nasrettin Hoca’nin içinde yattığı tabutta doğrulup cemaate, hangi yoldan gidileceğini söylemesine benzemektedir. Batıdan mı gidelim, Doğudan mı?

Bu tartışma, bugün her zamankinden daha günceldir. Dünya ciddi biçimde bir sarsıntı geçirmektedir. Sovyetler Birliği’ni, ilk sosyalizm teşebbüsünü bastıran kapitalizm, zaferinden sonraki koşulların üstesinden bir türlü gelememektedir. Dünya yeniden yapılandırılacaktır ama, nasıl yapılandırılacaktır?

Dünyanın yeniden yapılandırılması gibi evrensel düzeyde stratejik bir sorunun varlığı sözkonusu ise, bu sorun bütün ülkeleri derece derece ilgilendirmektedir. Tek tek ülkeler bazında ise toplumsal sınıfları ilgilendirmekte ve derinden etkilemektedir. Bu demektir ki bugün her toplum, kendi gelişme perspektifini, sınıf mücadeleleri üzerinden tartışmakta ve netleştirmeye çalışmaktadır.

Türkiye’de bu tartışma kafa karıştırıyor. Kim neyi, niçin savunuyor belli değil. Batıdan gidelim diyenlerin de, Doğudan gidelim diyenlerin de ne söyledikleri ve bizi nereye götürmek istedikleri tam belli değil. Batıdan yürümek için demokratikleşme gerekli, ama bu Batıdan gidelim diyenlerin de işine gelmiyor. Şimdi bir de Kürt Meselesi diye bir mesele eklendi. Batıya giderken evdeki bulgurdan olma korkusu var. Doğudan gidelim diyerek Cumhuriyeti kurtarmaya çalışanların da açmazları çok. En büyük açmazları Kemalist olmaları. Türkiye’yi Batıya çeken sermaye gücü, onların devlet felsefesi ile serpilmiş ve gelişmiş. Ulus-devletten vazgeçme eğilimi içine girmekle suçladıkları sermaye, ulus-devleti de doğal olarak onların elinden almış, yolunda gidiyor. Bir çelişkileri de Kürtler. Kürtler, onları dinleyerek Batıya gidişatın kurallarına uydular. Şimdi vazgeçmiyor, “devam” diyorlar. Ya İslamcı sermaye? O da Kemalistlerin bir başka çelişkisi. Bunca zaman Batıya karşı olmuşken, şimdiki palazlanmış haliyle o da Batıdan gidilmesini istiyor. Karışık bir durum!

Niçin karışık bir durum? Çünkü bu tartışmada hakim sınıf yelpazesi tümüyle var, ama işçi sınıfının, emekçilerin düşüncesi ve tercihleri yok. Başka bir ifadeyle sol bu tartışmanın içinde, doğrudan kendine ait görüş ve tezlerle yok.

Tartışmada “sol” elbette hiç yok değil. Ama yakından bakalım; kimlerle ve hangi görüşlerle var? “Sol”un tartışmada enine boyuna yer alan, tartışmaya kesin ve köşeli görüşlerle katılan, ikisi de simge haline gelmiş iki “düşünür”-yazarı var. Çetin Altan ve Atilla İlhan. Bunların görüşlerini yanyana koyarak baktığımızda, hem neyi tartıştığımızı, hem de solun bu tartışmanın neresinde olduğunu daha iyi anlarız. Çünkü bu iki yazarımız söylediklerini, Marksist olduklarını da ekleyerek söylemektedirler. İkisi de kendilerine göre Marksizme dayanarak birbirinin tam zıddı görüşleri savunmaktadırlar. Tartışmaları, Türkiye solunun vaktiyle içine girdiği ama yeterince tüketmediği bir tartışmanın devamı gibi gözüktüğü için aynı zamanda solun görüşleriymiş gibi algılanmakta. Önce bu iki yazarımızın görüşlerini özetleyelim.

ÇETİN ALTAN

Dünya zaten bir bütün olarak 200 yıldır, Marx’ın öngördüğü mecrada ilerlemekte ve onu doğrulamaktadır. Bilimsel ve teknolojik gelişme sınıfları ortadan kaldırarak kapitalizmin niteliğini değiştirmekte, onu sosyalizme dönüştürmektedir. Bu karşı konulmaz gelişme Batıda gerçekleşmekte, ama evrensel tek gelişme modeli olarak bütün ülkeleri ve toplumları etkilemektedir. Düşüncesinde ve eyleminde “milli duvar”larını kaldırmayan ve bu ilerlemeye direnmeyi seçen toplumlar uygarlığın dışında kalmaktadırlar. Direnmeleri, uygarlaşmalarını geciktirmekten başka bir sonuç vermeyecektir. Türkiye’de direnen, toplum değil, Kemalist devlettir. Devlet toplumun Batılılaşmasına, kapitalizmini geliştirmesine “Şarklılığından” dolayı engel olmaktadır. Türkiye kendi kapitalizminin gelişmesinin önündeki bütün engelleri hemen ortadan kaldırmalıdır. Devlet Batılı devletleri kendine örnek almalıdır. Başka tür bir kaderi olamayacağını anlamalıdır. Üretilm yoksa, paylaşım da olmaz. Adaletsiz paylaşıma itiraz, yeterince üretken olamamış toplumlara mahsus bir hastalıktır. Paylaşım adaletsizliği kapitalizmden değil, gelişmemişlikten, gelişmemişlik ise tembellikten, tembellik ise devletten ve devletçilikten kaynaklanmaktadır Şarklılığımızdan kendimizi kurtarırsak Garplılaşmamızın, o halde aynı zamanda gerek toplum, gerekse bireyler olarak özgürleşmemizin ve zenginleşmemizin önü açılacaktır. “Milli” olan şey, boş böbürlenmeden başka bir şey değildir, ürettiğin malların bolluğu ve kalitesi ile övünebilirsin sadece. Doğuya gidildikçe karanlığa, Batıya gidildikçe aydınlığa gidilmiş olur. Devlet milletin yakasını bırakmalı, küçülmeli, her tür sosyal vecibesinden arınarak kendini “teknik işler”le sınırlı bir “teknik devlet”e dönüştürmelidir. Bunları yapmadığımız sürece, lami cimi yok, “Biz adam olamayız!”

ATİLLA İLHAN

Bu memleketin başına ne geldiyse Batılılaşmaktan geldi. Kendi milli kimliğimizi kaybettik. Şimdi de AB’ye girerek, küreselleşmeye katılarak ulus-devletimizden de olma tehlikesiyle yüz yüzeyiz. Atatürk o “Büyük Kurtuluş Devrimi”ni bu amaçla yapmamıştı. Atatürk Batıya, emperyalizme karşıydı. Milli değerlerimize yeterince sahip çıkmadığımız için Batı bizi köleleştirdi, kendine bağımlı kıldı. Bütün sıkıntılarımız bundandır. Türkiye Kemalist devrimin düşünsel ve ideolojik kaynaklarına geri dönmelidir. “Türklük” bu kaynaktan nefret etmiştir. Dünya bugün bizim için sorunu, “Türk’ün varlığına tahammül, ya da onun yok edilmesi” biçiminde koymaktadır. Bu nedenle bizim için aslolan Türk varlığının korunmasıdır. Varlığımızı da ancak, Batının dışında kalarak, ondan kaçarak, Doğuya, en azından kendi tarihimize sığınarak koruyabiliriz. Zengin Batı yoksul Doğuyu ezmektedir. Yeni bir anti-emperyalist Türk devrimine gereksinmemiz vardır. Türkiye’de bunu gerçekleştirecek güçler de vardır. İşte Kemalist aydınlar, işte mazlum milletlerin Batıyı reddeden ruhu, işte Türk Devletinin sönmeyen bağımsızlıkçı ruhu. İşte ordu, işte millet! Bu tarihsel dayanaklar üzerinde kendi özgün yolumuzu yeniden bulabilir, emperyalizmin bizi millet olarak sömürmesinden kendimizi kurtarabilirsek, hem zenginleşiriz, hem özgürleşiriz, hem de üstüne üstlük bir de kimliğimiz olur. Bunu yapabiliriz. Bir avuç komprador burjuvanın hakkından mı gelemiyoruz? Demek ki Kemalist basiretimiz bağlanmış, Jakoben ruhumuz ölmüş. Ey Türk, titre ve kendine dön!

SINIF YOK

Bu tartışmada sözde Marksizm var gibi görünüyor, ama sınıf yok. Sınıfın olmadığı yerde Marksist kavrayış olur ama emekçi sınıflar için değil, başka sınıflar için. Çetin Altan’ı izleyip Batıya, Atilla İlhan’ı izleyip Doğuya gitsek kapitalizmi bulacağız. Birinde çıkış yolu dünya kapitalizmi, ötekinde ulusal kapitalizm. (Öyle de, dünya kapitalizminden soyutlanmış, bağımsız kapitalizm tarihin bu evresinde ne ola ki?)

Sınıf bağlamından soyutlanınca tartışma elbette ilginç. Solu etkisi altına alan tarafı da bu. Demokrasi arayan sol Batıyı, bağımsızlık arayan sol Doğuyu, ya da aynı anlama gelmek üzere Türkiye’nin kendi tarihsel potansiyellerini istiyor.

Doğuda, ya da “milli kavrayış” içinde sola kendindenmiş gibi görünen miras nedir ki? Anti-emperyalist Kemalizm! Hangi sınıfla ve hangi sınıf için? Bugün hem Kemalizmin, hem Türkiye’nin durduğu yerde bu besbelli değil mi? Burjuva sınıf kendine, o günkü dünya ahvalinde “yerli yerine oturacak bir ulus-devlet” ararken gündeme gelen bir tartışmanın Marksistleri de içine çekip etkilemesi, bir yanıyla, o günkü ülke ahvalinde işçi sınıfının varlığı/yokluğu’na dair ampirik gözlemlerin tartışmaya açık olması; bir yanıyla da, Ekim Devrimi’nin de o günkü dünya ahvalinde aynı tartışmaya kaçınılmaz olarak sürüklenmiş olması nedeniyledir. Bizi Doğuya çağıran Atilla İlhan’ın Marksizminin kaşıdığı bu “sol”culuktur. Bu “sol”culuk, yani sınıfı yok bir bağımsızlık solculuğu bir ara emperyalizme karşı bir “güvenlik kuşağı” olarak, yeni kurulmakta olan işçi devletinin de dikkatini çekmiş, hatta Batıya karşı güdülen devlet siyaseti içinde önemli bir yer edinmişti. Ekim Devrimi’nin ve yeryüzünde yapayalnız kalmış olan tek ülkede sosyalizmin kaderiyle sıkı ilişki içinde bir sorun olarak ortaya çıktığı ve böyle algılandığı için bu “güvenlik kuşağı” meselesi, pek çok Marksistin ve Marksist hareketin, Marksist teoriyi bu noktaya doğru bükmesine de yol açmıştı. Bunlardan birinin de Atilla İlhan’ın Marksist teorisinin tarihi referans noktalarından başta geleni olan Sultan Galiyev düşüncesi olduğunu Marksistler bilmektedirler. Sınıf mücadelesini emperyalizmin ezdiği milletler için öncelikle bir ulusal kurtuluş aracı olarak gören Galiyevizmin Marksizmle ilişkisinin sınırlarını zorlamak ve bunu güncelleştirmeye çalışmak, olsa olsa, sınıftan umut kesmiş bir Marksizmin işi olabilir.

Ayrıca, söz konusu “güvenlik kuşağı”nın, bırakalım tek ülkede sosyalizmi emperyalizme karşı korumayı, kendini emperyalizmden ne ölçüde koruyabildiği orta yerdedir. Reel sosyalizmin sırtından “ulusal bağımsızlık”lar kazanan bu kozmopolit kapitalist kuşağın bir benzerinin bugün Marksizme dayanılarak çıkış yolu gibi gösterilmesi işçi ve emekçilere hiç bir şey söylemediği gibi, Türkiye kapitalizmine de hiç bir şey söylememektedir. Küreselleşme çağında “ulusal burjuva” aramaktaki tuhaflık bir yana, insanlığın küreselleşmeye karşı bundan çok daha büyük, geniş ve tarihsel temeli derin güçleri vardır. İşçi sınıfı vardır, emekçiler vardır, sosyalizm düşüncesinin entelektüel potansiyeli vardır, belli bir çatısı yoktur ama her yerde ve her saat kendini eyleme vuran emekçi enternasyonalizmi vardır.

AVRASYA

Bu eski tartışma bugün yeniden “Avrasya” parantezi içinde şekillenip gelişmektedir. Türkiye’nin yolu yine çatallaşmış, aynı tartışma yine başlamıştır. Dünya kapitalizmi bugün ihtiyaç duyduğu kendi iç tanzimini, tarihsel olarak ortaya çıkmış bugünkü merkezi ve evrensel kapitalist hiyerarşiyi bozmadan gerçekleştirmeye çalışırken, Türk burjuva sınıfı da ister istemez kendi gerçeğine uygun ihtiyacını dillendiriyor. Kendince seçenekleri var ve bir bölümü için bunlardan biri de “Avrasya”!

Avrasya Türkiye kapitalizminin önüne muhayyel bir yeni gelişme mecrası koyuyor. Ama sadece “muhayyel”; çünkü, dünyanın tüm büyük kapitalist güçlerinin de açılan bu yeni mecrada gözü var. Bu nedenle ve herkesten daha gerçekçi olan Türkiye kapitalizmi, bu yeni mecraya ancak Batı kapitalizmi ile uygun adım yürüyerek girebileceğini biliyor, bilmese de öğreniyor. Söz konusu olan “Avrasya”dır diye Türkiye kapitalizminin Batı kapitalizmine göre “dil, kültür, tarih, kader birliği” gibi avantajları ve öncelikleri bulunduğunu varsayan güçlü bir görüş de var. Bu görüş daha çok ulus-devletin şuuraltında depreşiyor.

Atilla İlhan’ın buradan, yani Türk devlet şuurunun tarihsel dayanaklarından çıkarak kurduğu sol konsept, ideolojik düzeyde geniş bir kapsam oluşturuyor. İlhan Selçuk, Mümtaz Soysal, Doğu Perinçek, hatta Devlet Bahçeli bile burada. Mesele “Milli Varlık”ın, başka bir deyişle, “bağımsız Türk Kapitalizmi”nin korunması ise, ayrıca Türk Ordusu’nun kağıt üzerine dökülmüş varlık nedeni de burada.

Bu hassas duruma, yani kimlik devası güden Türk’ün davasına sözgelimi kendi kimliğinden söz edip çomak sokan Kürt’ün “ihanet”ni affetmek ne mümkün? Bütün Kürt düşmanları da bu safta.

Bu mecra (Avrasya)’dan bağımsız sınıf siyaseti için ne çıkar? Marksizmi kuşanıp gidersek Avrasya bize ne verir? Bu soru da bugün belli bir sol umut yeşertmiyor değil. Bu “sol” umut yetmiş yıl öncesine göre bugün acaba ne kadar gerçekçi?

Batıyı tutuşturamadığı için Batının kuşatması altında kalan Rus işçi devriminin, “işçi devrimi olarak kalmak ve gelişebilmek” bakımından bir ara Doğuya yönelmesi anlaşılır bir şeydir. Tarihin o günkü koşullarında o alandan Marksizm hanesine yazılabilir özgün bir perspektif olarak çıka çıka “Galiyevcilik” çıktı. Bu perspektif de ne kadar özgün, bu perspektiften doğup gelişen “mazlum halkların kendi kaderine hakim olmaları“ başarısının ne kadarı bu halkların kendilerinden, ne kadarı o işçi devriminden kaynaklandı? İnce bir tartıya vurulması gereken böyle bir olgu da var. Yani, Doğuya “milli kapitalizm”in bekası için değil de, işçi ve emekçi sınıfların bekası için gidildiğinde durum pek de daha parlak değil.

“Avrasya” hayali kuran kapitalistler pazar derdindedir, İşçi sınıfı için ise dünyanın her yeri “can pazarı”! Atilla İlhan’ın Marksizmi için Türk burjuva sınıfı “demokratik” olmasa da olur, “milli” olsun yeter. Onun Marksizmi işçi sınıfı olmasa da olabilen bir Marksizm. Tıpkı Çetin Altan’ın Marksizmi gibi. Orda da, “serbest girişim özgürlüğü ve piyasa—yani kapitalizm— olmadan demokrasi ve özgürlük olmaz!” diyen bir dogma var. İkisinin de Marksizmi kapitalizmle taşınabiliyor ve kapitalizme taşınıyor. Ama aynı yola sınıf Marksizmi ile çıkınca iş değişiyor; umut daralıyor, perspektif sıkışıyor.

Batıya gidişin güçlüklerinin Doğuya gidişatın güçlüklerinden daha az olduğu söylenemez. Çetin Altan Türkiye’de bireye değil, işçi ve emekçilere değil, topyekün kapitalizme özgürlük istiyor. Ama istediği özgürlük yok, olamıyor. Acaba niçin?

Şarklılığımızdan değil, milli devletten değil, sermaye sınıfımızın ahvalinden dolayı olamıyor. Bu demokrasi yeşertemeyen kapitalist toprağı kim belirliyor? Şüphesiz Batı kapitalizmi belirliyor. Bu kapitalizm, bütün kapitalizmler üzerinde muktedir olan güçtür. Kendi için gerekli saydığı koşullar ve zaman oluştuğunda Türkiye kapitalizmini ve siyasetini bal gibi değiştiriyor. Türkiye’nin ayakta güçlükle duran Şarklılığını mı değiştirmeyecek! Bu nedenle, Çetin Altan’ın Türkiye’de beğenmeyip yerden yere vurduğu her şey, çok beğendiği ve göğe çıkardığı Batının kendi ürünüdür ve bugün onun yararını temsil etmektedir. Bu kadar kapitalizm Batıya gidilerek kurulmuştur; “daha iyisi” de Batıya gidilerek, Türkiye’nin çalışan ve çalıştırılarak sömürülen insanlarının değil, Batının sermayedarlarının çıkarları için kurulacaktır.

TEK SORUN DEVLET                            

Atilla İlhan’ın istediğini kim yapabilir ama yapmamaktadır? Devlet. Çetin Altan’ın istediğini kim yapabilir ama yapmamaktadır? Gene devlet. Her ikisinin de düşüncesinde devlet, sermaye sınıfının çıkarlarından, dünya ve Türkiye kapitalizminin gerçekliğinden soyutlanmış, kendi başına olabilen ve eyleyebilen bir şeydir. Devlet istemediği için “bağımsız” olamıyoruz, kalkınamıyoruz; isterse bağımsız da oluruz, kalkınırız da; ya da devlet ahmakça bir bağımsızlık tutkusundan kendini kurtaramadığı için muasır medeniyetle bütünleşemiyoruz.

İkisi de Kemalizmin iki yüzü. Kemalizm de zaten hem muasır medeniyetle bütünleşmek, hem de “bağımsızlık” demektir. Biri bu yana çekiyor, öteki öbür yana.

Devleti sermaye sınıfından ayrı, apayrı bir hadiseymiş gibi görmek, demokrasi lazımsa devlet engelliyor, olamıyoruz diye sitem, veya demokrasi lazım, devlet yapsın diye istem sadece bu iki yazara mahsus bir problem olsa, onlar zaten Marksist değil der, geçebilirdik. Ancak bu kavrayış şekli solda çok yaygın. Üstelik bugün çok da güncel. Muasır demokrasiye geçtik geçeceğiz, geçersek işçi, işveren demeden hep birlikte, milletçe sevineceğiz, ama devlet durup dururken karar değiştiriyor, “Kürtçe TV” gibi bahaneler buluyor, ayak sürüyor. Yani kapitalizm demokrasiye yatkın da, devlet kararsız!

Marx’ın, hangi toplum, işte o devlet! dediği unutulmuşsa, ister Çetin Altan’ın Marksizmi olsun, ister Atilla İlhan’ınki, yapılan havanda su dövmekten başka bir şey değildir.

Sorun devlette değil, onun toplumsal temelinde, dayandığı sınıfların durumunda ve ihtiyaçlarında. Yön tayin eden sınıf, bu memlekette o devlet sayesinde tekelci doğmuş tekelci sermayeden başkası değil. Batıya giderek geldikleri yerin kıymetini Atilla İlhan’dan daha iyi biliyorlar. Batıya da öyle ha deyince varılamadığını en az Çetin Altan kadar görüyorlar.

EMEKÇİLERİN YOLU

Batıya da gitsek kapitalizm, Doğuya da gitsek kapitalizm. İşçiler, emekçiler, özgürlük isteyenler için, onlara Marksizm adına bu iki ünlü yazarımızın gösterdiği yollardan başka yol yok mudur?

Yüzyılın başına göre dünyada şartlar bir hayli değiştiği için, sol düşüncenin geliştirdiği bazı yeni kavramlar çerçevesinde de rağbet Batıyadır. İşçi ve emekçiler ve özgürleşmeciler için ilgi merkezi, yüz yıl önce kapitalizme başkaldıran “Doğu” olabilmişti; bugünkü dünya koşulları solun da yönünü değiştirmiştir.

Batının özgürlükçü sol güçlere vereceği nedir ki?

Özgürlük!

Hangi özgürlük, ne zaman ve nerede? Emeğin özgürleşmesi, yani “özgür emek” sermaye için zarurettir; insanın özgürleşmesi ise felaket. Oysa Marksizm ve sol düşünce için “özgürlük”, emekle birlikte emeği taşıyan somut insan bireyinin de özgürleşmesidir. Bu da “zaruret” değildir. Özgürleşmek isteyen insanlar için eylemi şart koşar. Eylemsiz özgürlük görülmemiştir.

Bu sorun bugün Batıda da sorun, Doğuda da sorun. Birinden birine yol aramak sermaye sınıfının işi olabilir. Solun, onunla birlikte işçilerin, emekçilerin, özgürlükçülerin sadece iki yönden birine değil, her tarafa, tüm dünyaya ve özellikle geleceğe açılan kendi özgün yolu var:

ENTERNASYONALİZM!

Emekçiler için hangi kapitalizm daha iyidir diye bir soru yoktur. Sömürünün iyisi/kötüsü, sömürülmeyen insanlar için vardır. Sömürülen insan için, onun insanlığına saldırı olarak, sömürü vardır.