21.Yüzyılda bağımsızlık mücadelesinin öncülleri

Küreselleşme sürecinde bağımsızlık talebinin, anti-emperyalizmin bilimsel, dolayısıyla gerçekçi olmayan bir istek olduğu pek çok kez söylendi, hatta bu tür istemlerin Marksizmle bağdaşmayacağı ileri sürüldü.

Nedir dayanakları? Tüm dayanaklar küreselleşme sürecinde mündemiç. Ulusal ekonomilerin dünya pazarında bütünleşmeleri, karşılıklı bağımlılık, sermayenin uluslararasılaşması, ulus-devletin aşınmakta oluşu, üretim sürecinin, üretim sektörlerinin küreselleşmesi. Özetle, küreselleşmenin bütün görüngüleri anti-emperyalizmin, bağımsızlığın olanaksızlığına dayanak olarak gösteriliyor.

Bu yaklaşım özünde ya emperyalizmin aşıldığı varsayımına, ya da ona teslimiyete, kurumsal yapılarına katılarak reforme etmenin olanaklılığına olan inanca dayanabilir. Ama politik açıdan ikisi de aynı kapıya çıkar. Ne var ki, doğrudan bunu söylemenin teorik ve politik çıkmazlar yaratacağının sezgisiyle, örtük bir dille konuşurlar. Solun büyük bir çoğunluğu bu yaklaşımların etkisi altındadır. Politik gündeminde bağımsızlık mücadelesi, anti-emperyalist mücadele gibi kavramlar çoktandır yer almıyor. Bunun Türkiye solu açısından, evrensel koşulların yanısıra, kendine özgü “öznel” nedenleri de var. Kürt sorununun “ulusal ve demokratik” bir sorun olarak varlığı ve mücadelenin ağırlıkla bağımsızlıkçı temalarla sürdürülmesi sanki bu coğrafyadaki halk bütün olarak emperyalizmin egemenliği ve sömürüsüne tabi değilmiş gibi metafizik bir yargıya yol açmıştır.

Küreselleşmeyi tanımlamaya dayanak oluşturan olgular elbette ki ampirik olarak gerçek olgular. Ama her ampirik olgu gibi, gerçekliği yansıtmaz. Yansıtsaydı, Marx’ın söylediği gibi, bilime gerek kalmazdı. Bilgikuramsal düzeyde Marksizmle pozitivizm arasındaki en basit ayrım budur. Mesela, dünya kapitalist sisteminin hiyerarşik yapısı ve o yapı içindeki egemenlik ilişkileri, ampirik olarak görünen şeyler değildir. Bunlar bilimsel-teorik analizin konusunu oluştururlar. Sorun burda düğümleniyor..

Küreselleşmenin ayırdedici özellikleri olarak gözlenen olgular bu ilişkileri ve hiyerarşik yapıyı değiştiriyor mu, değiştirmiyor mu? Bilimselliğin ölçütü budur. Ama küreselleşmeciler soruna bu açıdan yaklaşmazlar. Böylece sistemin merkezinin buna kesinlikle izin vermediğini, G. Kore’yi, Asya Kaplanları’nı geri kusmasıyla bunu bir kez daha kanıtladığını görmezden gelirler. Olgulardan hareket etmeyi bir yöntem olarak kabul etsek bile, yine de küreselleşmeyi yalnızca bir kısım olgular kümesine dayanarak açıklıyorlar. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, “gelişmiş”, “azgelişmiş”, “yoksul” diye tanımlanan ülkelerin dünya sisteminde edindikleri ekonomik ve politik konumları yitirmeleri; ithal ikameci politikaları, kalkınma stratejilerini terketmek zorunda bırakılmaları; dünya ticaretindeki kimi imtiyazlarından artık yoksun olmaları da birer tarihsel olgu değil mi? Emperyalistler bunlara her gün yenisini ekliyor. Yani emperyalizm, uluslararası işbölümünde ve dünya sisteminde 19. ve 20. Yüzyılda biçimlenen statülerin değişmesine yol vermek eğiliminde değil.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA VE SONU

Bütün bunlara karşın emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele konusundaki uzlaşmacı eğilimler nasıl oluyorda etkili olabiliyor? Bunun tarihsel ve ideolojik nedenleri var. Şimdi bunlara bakalım.

2.Dünya Savaşı sonrası süreç sömürgecilikten yaygın bir çıkışın yaşandığı bir dönem oldu. Savaştan sonra dünya iki bloka ayrılmıştı. Otuz yıl boyunca iktisadi alanın siyasal bir müdahaleye ihtiyaç duyduğu inancı ve uygulamaları revaçta oldu. İşte bu koşullarda Batı’nın temsil ettiği adaletsiz düzeni reddeden, ancak Sovyet yörüngesine de girmek istemeyen ülkeler, 1955’te Bandung, 1961’de Belgrad Konferanslarının ardından Bağlantısızlar Bloku’nu oluşturdular. İki blok arasında, bağımlılıktan kurtulmak için üçüncü bir yol arayışı içinde, içe dönük bir modernleşme ve planlı kalkınma modelinin temellerini atmaya çalıştılar. Kapitalizmin bir genişleme dönemini yaşıyor olması bu tasarının tarihsel olabilirliği hayalini canlı tuttu. Reel Sosyalizmin iktisat ve siyaset politikalarından etkilenen, dış politikada bağımsız ya da tarafsız bir politika izlemeye çalışan bu ülkelerin oluşturduğu Üçüncü Dünya, ağırlıkla ulusal burjuvazilerin ideolojik tercihlerini yansıtan siyasal bir gruplaşmayı ifade ediyordu ve bu yüzden son derece farklılık gösteren heterojen bir oluşumdu, bu nedenle de kurumsallaşamamıştı. Tito’nun Yugoslavya’sı, Vietnam, Çin ve Küba’nın yanında Hindistan, Mısır, Cezayir, Endenozya, Libya, Sudan gibi ülkeler de bu bloktaydı. Bu ülkelerin bir çoğu (bazıları Marksizmi rehber alan) anti-sömürgeci ve ulusal kurtuluş devrimlerini gerçekleştirmişlerdi.

Öte yandan, Alman Devriminin 1919’da yenilgisinden sonra Bolşeviklerin stratejik olarak Doğu’ya yönelmesi, “burjuva demokratik kurtuluş hareketlerini” desteklemesi, 60’lı yıllarda Sovyetler tarafından bu kez “kapitalist-olmayan kalkınma yolu” olarak formule edilip bu ülkelere telkin ediliyordu. Bu doğrultuda Türkiye dahil bir çok ülkede sinai yatırımlar gerçekleştirdiler. Ekonominin devlet tarafından düzenlenmesi bir ulusal kurtuluş biçimi olarak algılanıyordu. Bir çok ülkede madenler, stratejik işletmeler millileştirildi; ulusal pazarı korumak için dış ticaret görece devlet tekeline alındı. SSCB ve Çin de kendilerine yakın hareketleri destekliyorlardı. Nehru gibi ılımlıların yanısıra, Tito, N’Krumah, Nasır gibi liderler emperyalizme karşı savaşılmasından yana bir tutum izliyorlardı. 1966’da Havana’da Asya, Afrika, Latin Amerika Halkları Dayanışma Örgütü’nün kurulması anti-sömürgeci, anti-emperyalist söylemlerin yaygınlaşmasını pekiştiriyor, Amerikan emperyalizminin Vietnam’da yenilgiye uğratılması, ulusal kurtuluş hareketleri için önemli bir güç ve moral iklimi yaratıyordu.

Ne var ki 70’li yıllarda Bağlantısızlar (77’ler) Hareketi inandırıcılığını yitirdi. Siyasal bağımsızlığın kazanımından sonra öne çıkan sınıf mücadeleleri bu ülkeleri ABD ya da SSCB’ye yakınlaştıran bir faktör oldu.Kalkınma modeli çoğu yerde başarısızlığa uğradı. Başarısızlık borç krizini üretti. 80’li yıllarda kapitalist sistemin krizi ile birlikte emperyalizm, Reagan ve Thatcher politikalarıyla karşı saldırıya geçmişti. Borç krizi, Sovyetler’in dağılışı, yapısal uyum politikalarına boyun eğmeyi kolaylaştırmış, “3. Dünya” koşulları ortadan kalkmıştı. Bunun yerine yavaş yavaş azgelişmişliği, yoksulluğu, ekonomik ve sosyal bir statü olarak ifade eden “Güney” sözcüğü geçti. Kriz ortamında Kuzey ülkeleri, Güney ülkelerine dünya ekonomisiyle bütünleşmekten ve bunun yolunun da serbest piyasa ekonomisini gerçekleştirmekten geçtiğini tavsiye eder oldular. Bunu IMF ve Dünya Bankası ile ve yörüngelerindeki ekonomistler ordusuyla dünyanın dört bir köşesine empoze ettiler. Bu yolda Güney’in bazı ülkeleri, özellikle Asya Kaplanları, iletişim teknolojisi alanında, kısmi başarılar da gösterdiler. Bu, dışa dönük modelle Kuzey’e doğru sınırın aşılabileceği demekti. Sonuçta, “gelişmekte olan” ülkeler, gelecekleriyle ilgili stratejilerini kökten değiştirerek bir zamanlar tartıştıkları egemen dünya düzenine katılmaya başladılar. Dolayısıyla bu, bağımsızlık taleplerini gözden düşürmek için yoğun bir ideolojik kampanyanın nesnesi oldu. Gelişmek için sistemden kopuş’un anlamsızlığı tanıtlanmış oluyordu. Sovyetler’in krizi ve sonuçta dağılması da Ekim Devrimi’yle sistemden kopmuş olmasına bağlanıyordu. Bütün bunlar Ücüncü Dünya ülkelerindeki devrimci hareketlerin gerilemesine neden oldu.

KÜRESELLEŞMECİ İDEOLOJİ

Ulusal toplumların dünya kapitalist sistemiyle bütünleşmesi evrenselleşmenin de koşullarını yarattı. Metanın biçiminde, dağıtım mekanizmasında içselleşen kapitalist ideoloji kendisini kültür aracılığı ile evrenselleştiriyor. Çünkü kültür hem ideolojinin havuzudur, hem de kullanım değerlerinin düzenlenme tarzı. Böylece, kapitalist sistemin doğası gereği, kullanım değerinin değişim değerine uymak zorunluluğu nedeniyle kültür de tekbiçimlileşmeye maruzdur. Mimariden resime, müzikten edebiyata kadar bütün kültür biçimleri, giderek artan ölçüde insanları satınalmaya ikna etmenin araçlarına, yaşamın tüketim kalıplarına göre düzenlenme tarzının ögelerine dönüştükçe, kültür de görece özerkliğini yitirmekte ve metalaşmaktadır. Bu, küresel düzeyde yaşanan bir süreç. Çünkü, emperyalist metropollerden sömürülen ülkelere, uydu teknolojisinin bütün gezegeni kuşatır düzeye eriştirdiği kitle iletişim araçlarıyla yaygın ve yoğun bir kültür istilası sözkonusudur. Bu görsel ve işitsel araçlardan yayılan görüntüler, sözcükler, ahlaki değerler vb., dünyanın her köşesindeki edilgen alıcılarının istek ve gereksinimlerini, davranış biçimlerini, olayları algılama ve kavrama biçimlerini yönlendirirken, böylece toplumsal ve öznel varoluş tarzlarını Batılı normlara göre yeniden biçimlendirirken, sonuçta onların her türlü kültürel yaratıcılığını da köreltmektedir.                      

Kültürün tekbiçimlileşmesi, "havuzun" kuruması demek. Çünkü yerel ve evrensel düzeyleriyle özgün varoluşların bütünlüğü anlamında kültürel havuz, uygarlığın ve ideolojilerin alternatifler deposudur. Bu açıdan baktığımızda tekbiçimlileşme kültürün çok renkliliğini, yaratıcı dinamiğini yitirmesi demektir. Dolayısıyla, beslenme havuzu olarak işlev gördüğü ideoloji de kendini yeniden üretemez olur. Burjuva ideolojisinin durumu bugün tam da budur. Yani, bir yandan kültür aracılığı ile evrenselleşirken, öte yandan kültürü de, evrensel ve yerel kaynaklarını tekbiçimlileştirmekle yok etmektedir. Böylece kültürel evrimin yaratıcı dinamiklerden yoksun bırakılması esneklik yitimine, toplumsal yapı ve davranış biçimlerinin katılaşmasına ve sonuçta kültürel çöküşe yol açıyor. Batı sinemasının korku ve şiddeti neredeyse ana tema haline getirmesi boş bir fantezi değil, esneklik yitimi ve katılaşmanın yansıması. Dolayısıyla gelişen, barbarlık pratikleri olmaktadır. Yok edilen, yozlaştırılan ise halkların kültürlerindeki adalet duygusu ve direnme öğeleridir.

Küreselleşmenin ya da “geç kapitalizmin kültürel mantığı” olarak rol oynayan postmodernizm ise, yalnızca tarihsel sürekliliği görmezlikten gelmekle kalmıyor, zaman enlemini de birbiriyle bağlantısız, ilişkisiz parçalara ayırıyor; insan yaşantısını zaman içinde bir dizi arı ve bağlantısız “şimdiki-an”a indirgiyor. Parçalanmayı, bölünmeyi meşrulaştırmak; yerelliği, toplumsal gruplaşmada ortaya çıkan her türden fetişizmi yüceltmek; bütünselci teorileri reddetmek, sonuçta, politik, ekonomik uluslararası işbölümünü, küreselleşme vb. süreçleri kavramayı perdelemeye yarıyor. Çünkü kültürel değişmeyi, insanın zaman deneyiminde yapısal olarak öngörülmesi gereken temel süreçlerle ilişkilendirmiyor. Peki, geriye kalan nedir? Geriye kalan, bu temel süreçlerden soyutlanmış bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi, toplumsallıktan, sınıfsallıktan soyutlanmış bir bireyselliktir. Bunlar, bir toplumun “vicdanı” olarak tanımlanmış aydınların zihnini çeliyor öncelikle.

Peki, bağımsızlık mücadelesi açısından değişen bir şey yok mu? Çok şey var. Öncelikle sorun, eski teorik şemalar içinde ele alınamaz artık. Egemenlik/bağımlılık, sömürgeci/sömürge gibi kavram çiftleri sorunun biçimsel yanını ortaya koyma yeteneği ile sınırlı. Bu sınırlılığı, modernizm eleştirileri ve bu eleştiriler ışığındaki tarihsel analizler, gözardı edilen önemli boyutları ve bakış açılarını ortaya koyarak göstermişlerdir.

EMPERYALİZMİN İDEOLOJİK TEMELİ: AVRUPAMERKEZCİLİK

Burada modernizmin öteki yüzüne, emperyalizme ideolojik temel teşkil eden Avrupamerkezciliğe değinmeliyiz. Ama bu kavramı, Wallerstein’ın işaret ettiği gibi, “Avrupa’nın yaptığı her şeyin yanlış analiz edildiği ve hem bilim, hem de siyasal dünya için tehlikeli sonuçlar yaratmış olan yetersiz çıkarımlar,”1 bütünü olarak anlamak gerekir.

Avrupa'nın kültürel oluşumunun, dolayısıyla burjuva kültür ve ideolojisinin iki boyutu var: 1) Ronesans ve aydınlanma ile metafizik kültür ve ideolojiden kopuşunun ona kazandırdığı evrenselcilik; 2) bu evrenselci eğilimle çelişen ve varolmayan bir tarihsel süreklilik savı, yani Avrupamerkezcilik. Bu sav, antik Yunan’ı Batı kültürünün; Mısır, Mezopatamya, İran, Hint ve Çin'i Doğu kültürünün kökeni olarak gösterirken Batı kültürüne ayrıcalık ve üstünlük atfeder. Böylece çarpıtılmış bir dünya tarihi ve ona dayalı bir siyaset anlayışı geliştirir. Bugün, AB ülkeleri böyle bir tarih anlayışıyla Atina'yı Avrupa'nın kültür merkezi ilan etmişlerdir. Oysa eski Yunanlılar, Doğu dünyasının kültür alanı içindeydiler, Mısır, Babil ve Fenikeliler’den öğrendiklerini inkar etmiyorlardı. İkincisi, bütün karşıtlıklarına rağmen Hristiyanlık ve İslamiyet Helenizmin mirasçılarıdır. Batı, Helen düşüncesini daha çok İbni Sina, İbni Rüşd, Farabi ve İbn Haldun gibi İslam düşünürlerinden öğrendi. Özellikle Aristo geleneğinin büyük mirasçısı Endülüs’lü İbn Haldun, Marksist anlamda tarih biliminin ilk kurucusu olarak bilinir. Ve üçüncüsü, Avrupa'nın kültürel sürekliliği savını boşlukta bırakan, Ronesans’la antik Yunan arasında 15 yüzyıllık bir Ortaçağ tarihi var.

Avrupa tarihine özgü unsurları mitleştirerek insanlığın diğer kesimlerinin tarihini küçümseyen Avrupamerkezcilik, böylece bir yandan kapitalizmin oluşumunu çarpıtarak, onun ancak Avrupa'da ortaya çıkabileceği yargısını egemen kılmaya çalışırken, öte yandan, bugünkü merkez-çevre bölünmesine tarihsel bir süreklilik ve kaçınılmazlık atfederek kapitalist sistemin doğasındaki kutupsallaştırmayı gizler. Merkez ve çevreler arasındaki eşitsizlikleri, ülkeler arası gelişmişlik farklarını tümüyle her ülkeye özgü "iç" sebeplere bağlar. Böylece hem eşitsiz gelişme yasasını, hem de çevresel (bağımlı) ülkelerde giderek artan adaletsiz gelir dağılımında kendini gösteren (ulusal ve sosyal) çifte kutupsallaşmanın küresel ölçekte sermaye birikiminin bir sonucu olduğunu perdeler.                

Avrupamerkezcilik modernizmle özgül (Batılı) bir yaşam tarzını, Batılı olmayan yaşam tarzının evrileceği nihai hedef, evrensel bir model olarak, işbirlikçi yönetici sınıflar vasıtasıyla bugüne kadar yoksul halklara dayattı. Böylece farklı toplumlardaki özgül değişmeleri böyle bir evrimin yasaları içinde yer alan "aşamalar" olarak gösterdi. Yerel burjuvaziler ulusal devlet projelerini ve kalkınma stratejilerini bu modele uydurdular.

Aydınlanmanın karakteristiği olan "medeniyet" kavramı modern yaşam tarzını ifade ediyordu ve önceki toplum biçimlerinde kısıtlanmış olan potansiyelin gerçekleşmesiydi. Böylece modern toplumun tarih öncesi yalnızca kendi geçmişinde değil, aynı zamanda Afrika, Asya ve Amerika’nın biçimlenmemiş ve durağan toplumlarında, “tarihsel şimdi”deydi. Batı Avrupa'nın modern toplumlarıyla dünyanın geri kalanı arasındaki ilişki medeniyet ile barbarlık, ilerleme ile durağanlık, gelecek ile geçmiş arasındaki ilişki olarak kavranıyordu. Başka bir deyişle, Modern Avrupa, kendini öteki medeniyetler arasında farklı bir medeniyet olarak görmekten çok, benzersiz bir biçimde medeni olarak gördü. Bu, Avrupalı olan her şeyin evrensel olduğu yargısını içeriyordu ve dolayısıyla, Modern Avrupa’ya bir uygarlaştırma misyonu yüklemeye meşruluk kazandırıyordu. Böylece medeniyet kavramı, bu kavramın kuşattığı değer ve normları Avrupalı olmayan halklara dayatma bahanesiyle, modern toplumların tecavüzlerinin, baskı ve sömürülerinin, sömürgeciliğin meşrulaştırılması için kullanıldı. Bu, Batının, bu halkların kendi geleceklerini temsil ettiği savına dayanıyordu. Bugün, bu açıdan değişen bir şey yok. Emperyalist devletlerin “Batı demokrasisinin değerlerini korumak” adına Batı dışındaki bölgelerde gelişen siyasi durumlara “müdahale hakkı”nı kendilerinde görmelerinin ardındaki mantık da aynıdır.

Özetle Batı kültürü ya da kolektif bilinci, başka bir kültürü tanımayı, dolayısıyla farklı kültürlerle etkileşimi, alışverişi dışlayan kültürel tekbenciliğe dayalıdır. Bu özelliği, kendi dışındaki tüm toplumsal kültürleri azgelişmiş, aşağı ve ilkel olarak nitelemesinde dışavurur. Özellikle 19. Yüzyıl antropolojisi Batı ile “geri kalanı” (Öteki) arasındaki ilişkilerin farklılık olarak değil, mekan ve zamanda mesafe olarak yorumlanmasını sağlayan ideolojik bir işlev görmüştür. Herşeyden önce sömürgeleştirme projesinin entelektüel haklılık ve meşruluk kazanmasına katkıda bulunmuştur. Bu, sadece geçmiş kültürlerin değil, bütün yaşayan toplumların geri dönülmez bir şekilde zamansal eğime, bazıları yukarı, bazıları aşağı olan bir zaman akışına dahil edildiği bir şemanın oluşmasını özendirmiştir. Uygarlaşma, evrim, gelişme, kültürel asimilasyon ve modernleşmenin (ve bunların yakın akrabaları olan sanayileşme, kentleşme) kavramsal içeriği evrimsel zamandan türetilen terimlerdir.

Batı düşüncesinde bir kategori olarak ilkel, vahşi vb. gibi terimler (ve kabile, geleneksel gibi yumuşatılmış biçimleri), sıralama ve mesafelendirme araçları olarak kullanılır ve bunlarla fethedilen halklara farklı bir zaman tahsis edilir. Sömürgeciler kendilerini bu araçlarla meşrulaştırdılar. Bu nedenle, vahşilikten uygarlığa, köylülükten sanayi toplumuna geçiş gibi zamansallaştırmalar, amacı dünya pazarında egemenliği haklı çıkarmak olan bir ideolojiye hizmet etmiştir. Açıktır ki, zamandaşlığın inkarı egemenliğin ideolojik bir koşulu olarak rol oynadı. Batılı düşüncenin laikleşmesi (kutsal’ın, büyünün, tanrısal’ın yerine “aklın geçmesi”), Batılı’nın öteki’yle, diğer halklarla aynı zamanda varolma düşüncesinin reddini de içerir. Amerikalı antropolog J. Fabian şöyle diyor: “Ötekinin bizim zamanımızda bulunmaması, bizim söylemimizde –bir nesne ve kurban olarak– varlığının yoludur”.2 Dolayısıyla, öteki ile zamandaş olarak paylaşılan öznelerarası zaman ve toplumlararası çağdaşlığa dayalı iletişimsel etkileşim inkar edilir. Bu aynı zamanda (bilgikuramsal açıdan), dil vasıtasıyla iletişimin zamansal maddiliğinin inkarıdır; çünkü konuşmanın zamansallığı, ben ile ötekinin çağdaşlığına işaret eder. Böylece, zamandan koparılmış idealist bir bilgi teorisi, kültürel, ideolojik ve politik tavırların, egemenlik ilişkilerinin bir sonucu olmaktadır. Çünkü zamandaşlık, farklı, çatışan ve çelişkili bilinç biçimlerinin problematik eşzamanlılığı demektir.

Sömürgeci-emperyalist yayılmacılık, tek-yönlü, çizgisel tarih tasarımlarına ihtiyaç duymuştur: ilerleme, modernlik ve bunların negatif imajları; duraksama, azgelişmişlik, gelenek, böyle bir tarih tasarımının terimleridir, negatif imajlar birincilerle aynı zamanda varolmazlar. Dolayısıyla, bu tasarım tarihi ardışık zamanla özdeşleştirir.

BATILILAŞMACILIĞIN REDDİ

Batı kültürünün tekbenciliği karşısında öteki konumunda olan kültürler açısından ise onun bakışını ve yargılarını benimsemek modern sömürgeciliğe evrilen süreçte evrensel bir hedef halini almıştı. "Kendi kendini yadsımak, hatta kendi varlığını tartışma konusu yapmak ve tamamen Batılılaşmak.. Öteki olmak için kendi özvarlığını yadsımak. Bilerek öteki gibi, ötekine benzer olmayı hedeflemek.."                            

Kamerunlu düşünürün3 özlü bir anlatıma kavuşturduğu bu yönelim, üçüncü dünya ülkelerinde "çağdaş uygarlık düzeyine erişme" (kalkınma-sanayileşme-modernleşme) şiarında ifadesini buldu. Ulusal kurtuluş devrimleri, hem burjuva önderlikler hem de Marksizmi klavuz edinmiş önderlikler açısından, bu amaç etrafında biçimlendi. Yönetici sınıfların benimsediği Batılılaşma veya modernleşme ideolojisi, geçmişten tam bir kopuşa ve kendinde eksik olanı gidermek için ötekine açılmak yerine, kendi kültürel benliğini yadsıyarak öteki (Batı) olma mantığına oturtuldu. (Bu arada Kemalizmi’de bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini hatırlatalım). Ama sonuçta ne kendisi, ne de başkası olabilen şizofrenik bir kimlik doğurdu. Özellikle son on yılda daha net gözlemlenebildiği gibi bu süreç de neredeyse sınırına ulaştı.

Üçüncü dünya halkları Batılılaşmayı reddediyorlar bugün. Elbetteki bunun temelinde sömürünün, yoksullaşmanın nedeni olarak Batı emperyalizminin görülmesi var. Buna karşın bu reddiye, politik İslamın temel bir ideolojik bileşeni haline geldi. Çünkü bu asimilasyon tasarısına karşı çıkan tek akım, siyasal İslamdı. Üstelik bunu bilinçli bir şekilde, modernizmin eleştirisiyle yapıyorlar. Bu ideolojide, Marksist sol, modernleşmeci yönetici sınıfların ortağı olarak algılanıyor. Yani sosyalizm de Batı mamulü olarak kavranıyor. Bu kavrayışta gerçek payı yok değil. Zira solun çeşitli akımlarının ortak kimliği kültürel bir koşul olarak güçlü bir modernlik duygusunda kök salmış bir kimlik olduğu gibi, modernizm de solun önemli ölçüde rasyonalitesini oluşturur. Sosyalist sol –özellikle bizim tarihsel ve toplumsal gerçekliğimiz açısından baktığımızda– kalkınma, din ve laisizm gibi önemli konularda, ciddi bir biçimde Batılılaşma tasarısına eklemlendiği için, globalizmin ideolojik saldırısı karşısında evrensel ve yerel değerleri özgürleşme bağlamında bütünleştiren somut bir kültürel-siyasal tutum geliştiremedi. Batılılaşmanın işası karşısında kayıtsız kalması ve giderek marjinalleşmesi, sonuçta ezilenlerin somut bir özgürleşme alternatifinden yoksun kalmaları, geçmişe yönelik ütopyalara bel bağlayan akımlara yaradı. Bunu iyi değerlendiren siyasal İslam, suretini İran devriminde buldu. Ama bu devrim de kendi çıkmazını gösterdi, kendini mutlak olarak ötekini (Batıyı) yoksayan bir temele oturtmakla, yalnızca Batı düşüncesinin olumlu yönü olan evrenselciliği değil, kültürler arasında iletişim ve etkileşimi de yadsıdı.

Ne var ki bu, ideolojide (ve rejimin resmi söyleminde) böyle. İdeoloji toplumsal gerçekliği yansıtmıyor. İran’da Mollalar rejimi (siyasal İslam) toplumu hızla modernleştiriyor. Bunu, çağdaş dünyada kültürler arası iletişim ve etkileşimin kaçınılmaz olması nedeniyle yapıyor. İran toplumu da, Humeynici devlet de başka türlü ayakta duramaz. Söz gelimi Afganistan gibi olmak, İran toplumunun tarihsel, toplumsal, ekonomik dinamikleriyle uyuşmaz çünkü. Kapitalizmi yadsımayan –tersine, her haliyle kutsayan– siyasal İslam’ın İranda kendine göre de olsa toplumu modernleştirmekten başka alternatifi yoktur. (Modernleşme süreci ilerledikçe “kendisi” de değişecektir.) Rejim içi “ılımlılar-tutucular” çatışması, modern dünya ile etkileşimin ekonomik-siyasal iktidar çekişmesindeki yansımasıdır.

O halde, bağımsızlık ve emperyalizme karşı mücadele sorunu, bir kimlik sorunu olmanın ötesinde alternatif bir uygarlık geliştirme sorunudur. Bu aynı zamanda moderniteyi aşma, alternatif bir değerler ve rasyonalite sistemi geliştirme anlamına gelir. Sistemden devrimci bir kopuşu hedeflemeyen hiç bir strateji bağımsızlık getirmez. Bu yüzden bağımsızlık istemek, ulus-devlet, içe kapalı bir ekonomi, bağımsız kapitalizm istemek değildir; kapitalizme itirazı yükseltmek, emperyalist egemenlik ve sömürüye karşı çıkmaktır. Dolayısıyla, bağımsızlık talebiyle anti-emperyalizm, dün hiç olmadığı kadar özdeş kavramlardır.

EGEMENLİK VE BAĞIMLILIK İLİŞKİLERİ

Eskiden ulusal bağımsızlık, ulusal kalkınmanın önkoşulu olarak öne sürülürdü; ama daha çok da azgelişmişliğin, geri kalmışlığın aşılması anlamında. Oysa gelişmişlik ve azgelişmişlik, kapitalist üretim tarzının doğrurduğu bir kutupsallık. Dolayısıyla, bu ikisi, her birinin tek başına bir anlamı olmayan, ancak birbiriyle ilişkisi içinde anlam kazanan bir kavram çiftidir. Bu nedenle, azgelişmişliği aşmak demek, gelişmişliği de aşmak, yani söz konusu ilişkiler bütününü (gelişmişlik-azgelişmişlik), kutupsallığın bizzat kendisini ortadan kaldırmak demektir. Bu olmadıkça her kisi de, kapitalist sistemin kutupsallık üreten doğası gereği, kutupsallık olarak yeniden üretilmeye devam edecektir. Bu açıdan bakıldığında “kalkınma” bir aldatmacadır. 1950’lerden bu yana Üçüncü Dünya ülkelerine önerilmiş olan kalkınma modelleri ve politikalarının sonucu, bu saptamayı bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler dünya sisteminin üretici süreçlerinde kritik bir rol oynarlar, ama politik gücleri ve dünya ekonomisindeki payları bununla hep ters orantılı gitmiştir. Gelişmişlikle azgelişmişlik arasındaki fark, azalacak yerde, özellikle kapitalizmin yeni küresel yayılma döneminde, devasa ölçülerde büyümüştür. Bu, “kalkınma”nın, emperyalizmin eskimiş bir ideolojik manipülasyonu olduğunun en somut göstergelerinden biridir.

Bir başka manipülasyon, küreselleşmenin “karşılıklı-bağımlılık” ürettiği, dolayısıyla, bağımsızlık isteminin “saçma”lığıdır. Bu kavram, mantıksal olarak, eşit ilişkileri içerir. Yani ülkeler ya da devletler ve ulusal ekonomiler arasında çıkarların eşdeğerliliğini varsayar. Diyelim ki, Uzakdoğu’nun iletişim teknolojisi ve ürünleri onun için bir avantaj ve üstünlük sağlıyor; Hindistan ve Türkiye için de tekstil. Dünyanın geri kalanı görece buna bağımlıdır; ama onlar da üstün olmadıkları bir başka sektöre. Dolayısıyla, karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı bu kavram, ülkelerin ve ekonomilerin dünya sistemi içerisindeki merkez/çevre, egemen/bağımlı şeklindeki konum ve statülerinin, nihayet sistemin temel karakteristiği olan hiyerarşik ilişkilerin ortadan kalktığını ya da sönümlendiğini ima etmiş olur. Ancak, Samir Amin’in de değindiği gibi, bu tür analizler, her şey bir yana, merkez ülkelerin veya küresel emperyalizmin etkinliğini ve denetimini, beş alandaki tekelle, yani 1) araştırma-geliştirme programları devasa harcama gerektiren teknoloji tekeli ile; 2) finansal akımları denetleyen tekellerle; 3) gezegenin doğal kaynaklarına ulaşmayı sağlayan tekellerle; 4) dünya kültürünü aynılaştıran ve siyasal manipülasyonlara uygun yeni olanaklar sağlayan kitle iletişimi ve medya alanındaki ve 5) kitle imha silahları alanında faaliyet gösteren tekellerle (Bu sonuncusu ABD’nin tekelinde) sağladığını görmezden gelirler. Bu tekeller, dünya ölçeğinde hiç bir zaman olmadığı ölçüde gelir dağılımı eşitsizliğini ve hiyerarşisini derinleştiriyor, çevre sanayilerini bir çeşit taşeron konumuna indirgiyor.

Egemenlik ve bağımlılık ilişkileri, düne göre bugün daha keskindir. Bu, ekonomik ilişkiler alanında olduğu gibi siyasal alanda da böyle. Sermayenin çıkarlarıyla çelişen ulusal hukuk sistemleri, yasalar ortadan kaldırılmakta, görece demokratik siyasi karar alma mekanizmaları, yeni yöntemlerle (fast track) etkisizleştirilmektedir. Ülke parlamentoları, demokrasiler göstermelik hale gelmişlerdir. Emperyalist burjuvazi “kendi suretinde bir dünya” yaratmıştır. Böyle bir dünyada çalışan sınıflar, ezilen toplumsal gruplar bizzat ulus haline geliyor. Dolayısıyla anti-emperyalist mücadele ve bağımsızlık sorunu, kapitalizme karşı mücadelenin, sınıf mücadelesinin özgül bir biçimi olarak kavranabilir ancak: küresel sermayeye yerel düzeyde politik saldırının özgül biçimi.

(1) Immanuel Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu, s.194, Metis y. 2000,
(2) Johannes Fabian, Zaman ve Öteki, s. 194, Bilim ve Sanat 1999,
(3) Marcien Towa, aktaran, Serge Latouche, Dünyanın Batılılaşması, s.80, Ayrıntı, 1993