Beleşçiler ve solcular

Kapitalist sistem ülkeleri otuz yıl önce içine girdikleri enflasyon hastalığından zaman içinde bir bir kurtuldular, Türkiye kurtulamadı. Şimdi o da son hamlesini yapıyor, enflasyondan kurtulmak istiyor.

Bu hamle, öteki kapitalist ülkelerde kolay olmadı ki Türkiye’de olsun. Sınıf mücadelesini her halükarda körükleyen bir kapitalist hamle bu.

Sınıf mücadelesini körüklemesinin iki nedeni var. Bu iki nedeni ayırdetmek bilhassa sol siyaset açısından önem taşıyor.

Birinci neden, yönetici kapitalist sınıfın enflasyondan kurtulmayı “tüketimi kısma” ve bunu yaparken sermaye birikimini artırma projesi olarak ele almasıdır. Tüketim, kitleler yoksullaştırılarak kısılabilir ancak. Enflasyonla mücadele programlarının sınıf mücadelesini tahrik etmesi bundandır.

İkinci neden, enflasyonla mücadelenin, enflasyonun yarattığı ve katmanlaştırdığı bir kapitalist sınıfı da karşısına almasıdır.

Bu iki ayrı neden hayatta ve siyasette iki ayrı nitelikte kavganın nedeni olmaktadır. Kavganın biri kapitalistler, biri de emekçilerle kapitalist sınıf arasında.

Türkiye, enflasyonla mücadelenin henüz ilk safhasında olduğu ve ilk şoklarını yaşamakta olduğu için, kim neyin kavgasını veriyor, karıştırılmaktadır.

İki kavga düzleminin karıştırılması kapitalist sınıfın işine gelir. Emekçi sınıfların hakkından gelirken, kendi içindeki ayıklamayı da gerçekleştirmiş olur.

Kapitalistlerin kendi aralarındaki kavga ile emekçilerin kapitalist sınıfla kavgasını karıştırmak sol siyasete zarar verir, onun açık, anlaşılır siyaset üretmesini engeller.

Bu genel geçer olgular Türkiye’de bugün aynen mevcuttur. Temizel-Tantan-Sezer... Bunlar “temiz toplum” diye tutturulmuş bir yalanın sembolleriymiş gibi icrai faaliyet göstermektedirler. Yok bilmem ne operasyonları düzenlenerek güya hırsız yakalanmaktadır.

Buna DYP muhalefeti de arka çıkmaktadır. Çünkü o da iktidar dışı kaldığı zamandan beri “Türkiye’de hırsız var!” diye bağırmaktadır.

Bu kavga, kapitalist sınıfın kendi içinde bir arınmasıdır, hırsızlardan arınması değil. Bunun demokrasiyle de, normalleşmeyle de bir ilgisi yoktur. Bu kavga, öteki kavgayı unutturmaktadır. Emekçilerin kapitalist sınıfla olan kavgası gürültüye gitmektedir.

Öyle gitmektedir ki, yılların suskun ve hareketsiz emekçileri 1 Aralık 2000 günü bir ücret ve hak direnişi yaptılar ve buna 1 milyon emekçi katıldı. Bu eylem, kapitalist sınıf ile emekçiler arasındaki kavganın ilk görünür kitlesel kıvılcımıydı. Büyüyebilecekti.

Ama büyümedi. Tersine, geriledi, sönümlendi, konuşulmaz oldu. Çünkü kendini toplumsal gündeme sabun köpüğü misali sokmak yetmez. Gündeme nasıl girilmişse ordan öyle çıkılır. Kalıcı ve belirleyici olabilmek için ortada bir sol siyasetin bulunması ve emekçi sınıf hareketine yön vermesi şarttır. Türkiye’de bu yoktur.

Türkiye’de solcu mu yoktur ki sol siyaset de yoktur?

Olmaz mı? Türkiye’de solcu vardı r da sol siyaset, solun kendine kimin ve niçin ihtiyacı olduğunu unutmuş olması nedeniyle, yoktur.

Solun kendine, kendi bağımsız hedefine ve buna hizmet edecek bağımsız siyaset konseptine gereksinmesi vardır. Bu da ancak emekçi sınıflarla kapitalist sınıf arasındaki kavga baz alındığında oluşabilen bir şeydir. Sınıf unutulursa, solculuk da unutulur. Varmış gibi yapılır.

Sol bugün Türkiye’de henüz, kendini kendi “bağımsız” “evren”inde yeniden kuramamışken, evrenini genişletme gayreti içine girmenin problemlerini yaşamaktadır.

Kendi bağımsız evreninden yoksun solun sağa sola yönelerek gücünü çoğaltmasına olanak yoktur. Şu sıra sola hakim olan, gücümü artırmak ve siyasetin gündeminde yer alabilmek için kiminle, nerede, nasıl birleşirim düşüncesidir. Bu bir yanlış arayıştır.

Bugünkü tarihsel koşullarda solun atışları elbette uzağa düşmez. En genelinde demokrasi içinde kalır. Ama böyledir diye solun özgün işlevi ortadan kalkmaz. Sol kendi özgün çizgisini ortaya çıkarmadıkça, demokrasi falan da olmayacağı gün gibi ortadadır.

Herkes demokrasi istiyor, fakat gereğini yapmıyor. Beleşten demokrasiyi isteyen isteyene. Olmaması bundan. Mücadeleyi göze almadıkça demokrasi kimlerle ve nası l gelir?

Devletin derin kanallarından bir bildiri, bir muhtıra, biraz itiraz yükselince, demokrasi beleşçileri paniğe kapılıyorlar. Tam Avrupa’nın içine girip demokrasiyi kazanacakken askerler, gizli odaklar taş koyuyorlar diye hayıflanıyorlar. Peki gereği ne ise onu yap. Hayır, öyle bir vecibesi yok. O halde sırtında yumurta küfesi yok.

Demokrasi için gerçek mücadele bu nedenle sola düşüyor. Sol bu mücadeleyi elbette kendi özgün konumundan ve kendisi için verir; demokrasi isteyip de bunun gereği nedir bilmeyenler için değil. Öyle olunca da, solun vereceği demokrasi mücadelesinin niteliği değişik olur. Sınıf üzerine temellenir. Sınıfın ufkunca derinlik kazanır. Solun daha ütopik olan hedeflerine bağlanır. Gerçek bir demokratik içerik taşır.

Bu, demokratlara gitmekle, demokratlaşmakla, yolunu onlarınkiyle birleştirmekle olacak iş değildir. Bu ayrıca, rastgele güç birleştirmek de değildir. Bu kavrandığı zaman sol, bu mücadeleyi tek başına kazanamayacağını bildiği için, kimlerle nasıl güç birleştireceğini de bilecektir.

Ama önce, sol kimdir, nedir, onu görelim.