1 Aralık ve sonrası

1 Aralık’ta bir milyon emekçi ya meydanlara çıkmıştı ya da işyerinde direnişteydi. Emek Platformu çerçevesinde, emek hareketinin hemen bütün eğilimlerinin hükümetin IMF buyruklu politikalarını protestosuydu bu. Üstelik sosyalistlerle, gençlerle yanyana, omuz omuza. Hücre tipi ya da F-tipi cezaevi modeline karşı “ölüm orucu” ile direnen tutuklu devrimcilerin analarıyla, yakınlarıyla içiçe. Bu tablo neyi gösteriyordu? Sınıf mücadelesiyle demokrasi mücadelesinin, iktisadi temelli mücadele ile politik mücadelenin içiçe geçtiğini.

Gerçi sendikalar bu bilinçle hareket etmemişlerdi ama, fiilen durum buydu: sosyalistlerin özlemini çektiği bir tablo. Çünkü sınıf temelli politik mücadele, ancak böyle bir organik bütünlüğe dayandığında gerçeklik kazanabilir. Sermaye ve onun politik-ideolojik temsilcileri ve iktidarı açısından asıl tehlike de budur. Tabloyu böyle okuduğumuz zaman, neden onun bir an olarak kaldığını, zamana yayılamadığını da kavrayabiliriz.

Küreselleşme süreci, Yeni Dünya Düzeni, yeni ekonomi, bilgi çağı, iletişim devrimi gibi parlak adlandırmaların gerisinde sermayenin tepkisiz bir toplum yaratmayı hedefleyen ideolojik saldırısıyla eşzamanlı işliyor. Semayenin küreselleşmesinin olmazsa olmaz koşullarından biri de bu çünkü. Halkları köleleştirmek, köle ruhlu insanlar yaratmak. Medyaya biçilen öncelikli rol de bu. Promosyonlarla, altına ve paraya endeksli TV yarışmalarıyla, yoksullaştırılan kitlelerin beyinleri ele geçirilecek; gençlik, ya bilgisayar oyunlarının tutsağı haline getirilecek, ya da ezbere dayalı, bireyci ve rekabetçi bir eğitim sistemiyle ülkesinin, halkının, insanlığın sorunlarına yabancılaştırılacak. İnsanın toplumsal varoluşunun temeli olan iletişim yok edilecek. Ve sadece belirlenen sınırlar içinde, dayatılan algılama ve kavrama biçimiyle “düşünce” üretilecek. Böylece demokrasinin altı oyulacak ve birey, sermaye imparotorluğuna “uyruk” edilecek.

Yaşanan budur. Kayıtsızlık sorgulamanın, insanca duyarlılığın yerini çoktan almış, yürekleri yapışkan bir kir gibi sarmıştır. İnsanlar, “iletişim çağı”nda iletişimin nasıl olup da bu kadar tükendiğini dahi düşünemez hale getirilmişlerdir. Denetim içselleşerek özdenetim halini almıştır. Yabancılaşma hiç bir zaman bu kadar gözle görülür hale gelmemişti. Tabii, görenler için.

Bu da yetmez. Yoksulluğun ve yoksunluğun kitleselleştiği bir süreçte suç ve ceza sistemi de değiştirilmeliydi. Değiştiriliyor da. Tüm halkı, halkın tüm kaynaklarını soyup soğana çevirmenin adı “serbest ticaretin savunulması”dır. Çalışanların geçim kaynaklarını ellerinden almak da “küçültme” ve “rasyonelleştirme”. Küçük yatırımcının borsadaki yedi milyar dolarını bir gecede uçurmak ise, şunun bunun verdiğ “kötü not” ya da kriz oluyor. Bunların hiç biri cezalandırılabilir suçlar arasında sayılmaz. Suç alt sınıflarla özdeşleştirilmelidir. Yeni dünya düzeninin cezaevleri modeli, “F” tipi hücreler gündeme bu mantıkla getirildi. Çoğu solcunun aklını çelen “demokratikleşmenin evrensel standartları“ bunu da içeriyor. “Bu kişiliksizleştirme ve tecrit, ikinci bir cezadır” şeklindeki tepkiler önce yankı bulmadı. Direniş ancak içerdekilerin ölüm orucu ile kamuoyunda olay oldu. Sonunda “adalet” dağıtan bakanın F tipi cezaevlerine sevki “ertelediğini” açıklaması yla birlikte, Başbakanın da belirttiği gibi, düğmeye basıldı. Gerisini hep biliyoruz. F tipleri fiilen açıldı. Mesaj açıktı: devletin “şefkati” bundan böyle, böyle tecelli edecekti. Toplumun sessiz çoğunlu- ğu, büyük ozanın dizesindeki o “büyük insanlık”, timsah gözyaşlarını bile esirgendi katledilenlerden.

Zamanlama ilginçti. 1 Aralık eyleminin geleceği kuşatan potansiyeli yok edilmişti. 19 Aralık perdesi 1 Aralığın üzerine inmişti. Ne demişti ozan: “Yarını bugünden kuracaksın!” Onlar “yarın”ın tomurcuklarını bugünden biçiyorlar.

AB ile Katılım Ortaklığı Belgesi üzerinde ortaya çıkan anlaşmazlık giderilmiş, göstermelik Kara Çarşamba krizi yeni özelleştirmelerin, yeni vergi ve zam kararlarının gerekçesi yapılmıştı. 2001 bütçesinde silhlanmaya ayrılan büyük pay sessiz sedasız geçirildi. İnsan hakları ve demokrasinin “kalesi” olarak gösterilen AB’nin İnsan Hakları Komisyonu, F tipi üzerine raporu ile operasyonun onay makamı oldu.

Hazırlıkların bir yıl önceden yapıldığı bilgisi, medyanın operasyon haberlerini veriş biçimindeki tıpatıp benzerlikler, tüm gelişmelerle birlikte ele alındığında, ekonomik programın toplumu sindirme ayağının da titizlikle hazırlandığını göstermektedir. Yaratılan gerilim ortamıyla, sol muhalefete gözdağı verilmiş, tüm muhalefet odaklarına yönelik yıldırma politikaları yürürlüğe konmuştur. Aydınları, meslek odalarını, Baroyu harekete geçiren, protesto eylemlerinin başını çeken sosyalist solun en büyük partisi iç çekişmelerin girdabına sürüklenmiştir. Tehlikenin ne kadar farkında olduğumuzun göstergesidir bu.

Bu yaşananlar neyi gösteriyor? Küresel sermayenin, yerli işbirlikçileri eliyle ulus-devleti salt baskı aygıtı işlevini görecek “Bekçi Devlet” olarak biçimlendirmeye çalıştığını. F-tipini bu doğrultuda ideolojik ve politik bir saldırı olarak anlamaktan çok, bir insan hakları sorunu olarak kavramalarından belli ki sendikalar, tüm emek örgütleri, sol partiler, sürecine yazık ki böyle okumuyorlar. Asıl tehlike bu! Devletin, kendisinin olduğu kadar toplumsal muhalefetin de yeniden yapılandırılmakta olduğunu görememek!